PİSKOLOJİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PİSKOLOJİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2014 Perşembe

Seksin gizli tarihi

Seksin gizli tarihi

Milyonlarca yaşındaki dünyamız yeni bir seks devriminin eşiğinde. Kendimizi bildik bileli var olan kadın ve erkek ikilemi tarihe karışıyor. İnsanlık yüzlerce yıldır bastırdığı arzularını salıvermeye çok yakın. Binlerce yıldır bastırılmış şekilde var olan seksin çok cinsiyetli yönü, tarihin gizemli derinliklerinden baş veriyor.

Hazırlayan : HANDE ÖNGÖREN


Utanacak değilim. Tanrı beni kendi suretinde yarattı" diyordu Boy George açılma albümü olan "Cheapness and Beauty?de. Üstelik bu yıllar önceydi. Peki siz gay ve lezbiyenlerin son zamanlarda mı çoğaldığını düşünüyorsunuz? "Metroseksüel erkek" kavramı dilimize yeni düştü diye kadınsı yönünün farkında olan erkeklerin ve tarzı "normal"e göre daha sert olan kadınların sayısının son yıllarda mı arttığını zannediyorsunuz? Öyleyse çok yanılıyorsunuz. Çünkü gay samuraylar, Çin'li "şeftali yiyenler", lezbiyen denizciler, çok cinsiyetli Amerikan yerlileri, dolunay şahitliğinde seks ayinleriyle Afrika kadın evliliği gelenekleriyle dünyamız, modern fantezileri gölgede bırakacak bir seks tarihine sahip. "İçkili bir toplantı. Konu, bu tür toplantılarda çoğu zaman olduğu gibi seks. Komedi oyunları yazarı Aristophanes, çevresindekilere cinsellik hikayelerinin ortaya çıkışını anlatıyor: 'Başlangıçta üç cinsiyet varmış; erkek, dişi ve hermafrodit. O zamanlar insanların görünüşleri çok farklıymış. Vücutları yuvarlakmış, dört kolları ve bacakları, iki yüzleri ve iki cinsel organları varmış. Ama bu insanlar çok güçlü oldukları ve tanrıların iktidarını tehdit ettikleri için Zeus hepsini tam ortadan ikiye ayırmış ve her bir yarının diğeri için özlem duymasına neden olmuş. Böylece başlangıçta hermafrodit bütünün bir dilimi olan erkek kadınları, kadın ise erkekleri çekici bulmaya başlamış. Başlangıçta kadın olan bütünün dilimi olan kadın kadınlara, başlangıçta erkek olan bütünün dilimi olan erkek ise erkeklere yakınlaşmak istemiş." Bu hikaye, Platon?un"Şölen" adlı eserinde anlatılıyor. Bu eski eserde tabii ki "eşcinsel"ya da "transgender" gibi terimler kullanılmıyor; ama bunlarla ilişkili olgular insanlığın kendisi kadar eski. BEDEN BENİM, SANA NE OLUYOR? Sanayileşmiş kuzey ülkelerinde birkaç yüzyıldır "cinsel çeşitlilik hakkı" için yasal düzenleme çabaları arttı. Ama sonuç "normal"denilen heteroseksüellerle; "anormal", "sapık" ya da "sapkın" denilen eşcinseller arasında keskin bir ayrım oldu. Artık direnme yönünde dünya çapında bir hareket var. Londra'daki South Bank Üniversitesi sosyoloji profesörü Jeffry Weeks, cinsel çeşitlilik açısından günümüzde asıl değişenin tarih tarafından sürekli olarak susturulanların bir patlamayla ortaya çıkışları olduğunu söylüyor: "Marjinalleştirilenler, her yerde eşitlik ve adalet istiyorlar. Önyargılara, ayrımcılığa, homofobiye ve baskılara karşı koyuyorlar." İçinde bulunduğumuz "paradokslar çağı"nda seksüel tercihler konusunda ciddi bir karmaşa var. Kesin olan tek şey ise yüzlerce yıldır farklılıkları nedeniyle zulme uğrayan gay?ler, lezbiyenler, biseksüeller, travestiler, transseksüeller, transgendered?ler, hadımlar, interseksüeller, hermafroditlerden oluşan cinsel çeşitliliği kabullenme zorunluluğu. Çok değil; daha 10 yıl önce eşcinsellerin bile "varolmadığının" iddia edildiği Güney yarıkürede ve zengin ülkerde sesi yükselen transgender hareketi, kadın ve erkekten oluşan ikili biyolojik ve toplumsal cinsiyet sistemini sorguluyor. Metis Yayınları?ndan çıkan "Cinsel Çeşitlilik/ Yönelimler, Politikalar, Haklar ve İhlaller" kitabının yazarı Vanessa Baird?in derlediği araştırmalara göre çok cinsiyetlilik tarihi, oldukça derin. Örneğin Kenya?nın Mombasa kentinde zengin müslüman kadınlar arasında; devrim öncesi Çin?de vejetaryen rahibe topluluklarında; Gana, Lesotho ve diğer Afrika ülkelerinde kadınlar arası evlilik geleneklerinde ve Avustralya Aborjin topluluklarında çok cinsiyetli gelenekler yaygın. Nedimesi Sarah Churchill?le uzun süreli ilişki yaşayan Britanya Kraliçesi Anne; sevgilileri arasında Marlene Dietrich ve Greta Garbo da olan İspanyol sosyetiği Mercedes de Acosta gibi ünlülerin geçmişleri de çarpıcı örneklerle dolu. ANTİK YUNAN?DA SEKS KODLARI Antik Yunan kültürü, mitolojilerdeki çok cinsiyetli hikayeleriyle bir fenomen. Örneğin baş tanrı Zeus, yakışıklılığının yanı sıra güzelliğiyle göz kamaştıran Ganymedes?e düşkünlüğü nedeniyle biseksüel olarak tasvir ediliyordu. Milattan sonra ikinci yüzyılda Roma?da yaşayan Yunanlı doktor Soranos?un yapıtlarının çevirilerinde "tribade" denilen kadınlardan söz ediliyor; "Bunlar iki tür seks de yaparlar. Ama kadınlarla ilişkiye girmeye erkeklerle olduğundan daha heveslidirler." Başka ilgi çekici bir alıntı Artemeidorus Daldianus'tan: "Bir erkek için daha zengin ve yaşlı bir erkeğin içine girmesine izin vermek iyidir; çünkü böyle erkeklerden almak geleneklere uygundur."Plutarkhos ise "Sevgi Üstüne Diyalog"da şöyle diyor: "İnsan güzelliğine aşık olan, erkek ve kadınların aşk konusunda giysilerinde olduğu kadar farklı olduklarını düşünmez. Her iki cinsle ilişkiye tamamen ve eşit derecede eğilimli olur." Klasik Arap eserlerinde eşcinsellere sık sık tarafsız bir biçimde ayrı bir insan tipi olarak değiniliyor. Binbir Gece Masalları'nın en az üç yerinde eşcinsel aşkın mı, heteroseksüel aşkın mı tercih edilmesi gerektiği tartışılıyor. Tasavvufi gelenekten gelen şairlerin transgendered ve homoerotik davranış biçimlerine yönelimleri sır değil. Mevlana?nın eserleri gibi dünya edebiyatının en güzel erkek aşk şiirleri ilhamlarını bu gelenekten alıyorlar. SEKSİ GONDOLCULAR Avrupa'da rönesans dönemi de yaygın eşcinselliğin çağı olmuş. Çoğu soylunun kendi cinslerinden gözdeleri varmış. Londralı tüccarlar ve aktörler, Venedikli berber-cerrahlar ve gondolcular, Cenovalı matbaacılar, işçiler, hizmetkarlar ve denizciler, yani toplumsal yelpazenin her kesiminden erkekler birbirleriyle seks yapıyorlarmış. Ünlü ressam Donatello, çıraklarını "yeteneklerinden çok güzelliklerine bakarak" seçermiş. Dini nedenlerle seksten uzak dursa da Michelangelo'nun erkeklere hissettiği platonik tutkuyu herkes bilirmiş. Araştırmaların gösterdiğine göre Amerika?nın yerli toplumlarında da eşcinsel ve transgender gelenekler yaygınmış. Hem kadınların hem erkeklerin yaptıkları eşcinsel evlilikler, erkek gibi giyinen ve davranan kadınlar, kadın gibi giyinen ve davranan erkekler çokmuş. Gay travestiler ise kabilenin şamanları ya da şifacılarıymış. Evlenmeyi, çocuk doğurmayı reddeden Yukon'daki kızlar erkekler gibi giyinir ve avlara katılırlarmış. Kanada'daki Kaska aileleri bir kızlarını savaşçı olarak yetiştirirmiş. Bu kız cinsel deneyimlerini sadece kadınlarla yaşarmış. ŞEFTALİYİ PAYLAŞMAK Araştırmalara göre Afrika'daki yerliler de evreni siyah-beyaz, kadın-erkek, iyi-kötü kutuplarından oluşmuş olarak algılamıyordu. Bir kişi için "doğal"olan ruhların o kişiye ne anlattığıydı. Yaşlı bir yerlinin deyişiyle: "Bizim için insan, doğa ve düşleri onu nasıl yaptıysa öyledir. Onu olmak istediği gibi kabul ederiz." Günümüz Amerikan yerlisi kökenli eşcinsel ve transgendered kişiler de, tarihlerinden güç aldıklarını gizlemiyorlar. Apaçi ve İskoç-İrlandalı melezi Gary Bowen, "Transgender?lığım bana Ruh tarafından verilen kutsal bir dürtü; beyaz tıp tarafından keşfedilmiş bir nevroz değil. Atalarımın yolunda yürüyorum?"diyor. Eşcinselliğin Çin?de belgelenmiş uzun bir tarihi var. "Savaşan Krallıkların Vakayinamesi'nde, önemli şahsiyetlerin eşcinselliklerini açıkça ortaya koyan çok sayıda biyografi yer alıyor. Örneğin Vei Dükü Ling ve bakanı Ni Xia arasında duygusal bir ilişki varmış. Bir gün meyve bahçesinde dolaşırlarken Ni ağaçtan şeftali koparıp ısırmış. Lezzetli bulduğu şeftalinin kalanını düke ikram etmiş. Erkekler arasındaki eşcinsel aşktan söz ederken yaygın biçimde kullanılan "paylaşılan şeftali aşkı" sözü bu hikayeden geliyor. Tarihçi Vivien W Ng, resmi tarihin ünlülerin eşcinsel yönelimlerini gizlemediğini yazıyor. "Eski Han Tarihi'nden son imparator Aidid'in birçok erkek sevgilisi olduğunu ve bunlardan Dong Xian?a düşkün olduğunu öğreniyoruz. Bir gün Dong başı imparatorun omzunda uyurken, imparatorun bir ziyaretçisi gelmiş. İmparator sevgilisini uyandırmamak için elbisesinin kolunu kesmiş. Bu hikayeden de eşcinsel aşk için kullanılan diğer edebi ifade doğmuş: Duanxiu (kesik yen). Günümüzde Uganda?daki Langolar, Kenya'daki Muruslar, Güney Zambiya'daki İlaslar ve Güney Afrika'daki Zulular gibi pek çok Afrika kültüründe eşcinsel ve transgendered erkekler ruhani görevliler. 16-19'ncu yüzyıl arası Afrika kıtasından getirilen çoğu Yoruba dinine mensup 12 milyon Afrikalı için kullanılan en az 25 terim var. Örneğin "adodi" kelimesi eşcinsel, biseksüel ve transgendered erkekler için; "alakuata" kelimesi ise lezbiyen, biseksüel ve transgendered kadınlar için kullanılıyor. BÜTÜN MUTLULUKLARIN MERKEZİ Bugün Sudan'ın güneybatısı, Demokratik Kongo Cumhuriyeti?nin kuzeyi ve Orta Afrika Cumhuriyeti'nin güneydoğusundaki Azandeler, 20'nci yüzyıla kadar kuşaklar arası bir homoerotizm yaşamış. Azande kadınları da, erkekleri de yoğun bir eşcinsel erotizme sahiplermiş. Lezbiyenler özellikle prenslerin saraylarında yaşayan kadınlar arasından çıkıyormuş. Ağaç kökünden üretilen bir penis kullanırlarmış. Lezbiyenliğin büyüsel çağrışımları varmış. Çinli budist rahibeler arasında da lezbiyen ve trangender davranışlar çok yaygınmış. 16'ncı yüzyıldan sonra kurulmuş olan On Kız Kardeş Budist Rahibe Topluluğu, heteroseksüel evliliğe direnişi, tutkulu dostluğu ve lezbiyen ilişkiyi benimsemiş; eşcinsel evlilik törenleri düzenlemiş. 19?ncu yüzyılda Güney Çin'in Guandong eyaletinde binlerce kadın, rahibe toplulukları kurarak ilişki kurmuşlar ve asla bir erkekle evlenmeyeceklerine dair Tanrıça Yin?e ant içmişler. Erken dönem Budizm'indeki Hint kökenli "cataka" hikayelerinde Buddha?yla öğrencisi Ananda arasındaki sevginin de, eşcinsel ilişkiyi işaret ettiği söyleniyor. İki yakışıklı brahman olan Buddha ve Ananda?nın birbirlerinden ayrılmamak için evlenmedikleri biliniyor. Hinduizmin bir kolu olan tantra geleneğinde de kadın cinselliğine çok değer veriliyor ve lezbiyenliğe dinsel kutsallık tanınıyor. Kadınlık organı bütün mutlulukların merkezi olarak görülüyor. Bhubanesvar'da bulunan bir heykel biri diz çöken, diğeri ayakta duran ve tanrısallığını gösterecek şekilde sağ elini havada tutan iki kadını tasvir ediyor. Diz çöken kadının yüzü, ayaktaki kadının venüs tepesinde olarak görünüyor.

15 Mayıs 2014 Perşembe

SEKSİN GİZLİ TARİHİ



SEKSİN GİZLİ TARİHİ


Seksin gizli tarihi
Milyonlarca yaşındaki dünyamız yeni bir seks devriminin eşiğinde. Kendimizi bildik bileli var olan kadın ve erkek ikilemi tarihe karışıyor. İnsanlık yüzlerce yıldır bastırdığı arzularını salıvermeye çok yakın. Binlerce yıldır bastırılmış şekilde var olan seksin çok cinsiyetli yönü, tarihin gizemli derinliklerinden baş veriyor.

Hazırlayan : HANDE ÖNGÖREN

Utanacak değilim. Tanrı beni kendi suretinde yarattı" diyordu Boy George açılma albümü olan "Cheapness and Beauty?de. Üstelik bu yıllar önceydi. Peki siz gay ve lezbiyenlerin son zamanlarda mı çoğaldığını düşünüyorsunuz? "Metroseksüel erkek" kavramı dilimize yeni düştü diye kadınsı yönünün farkında olan erkeklerin ve tarzı "normal"e göre daha sert olan kadınların sayısının son yıllarda mı arttığını zannediyorsunuz? Öyleyse çok yanılıyorsunuz. Çünkü gay samuraylar, Çin'li "şeftali yiyenler", lezbiyen denizciler, çok cinsiyetli Amerikan yerlileri, dolunay şahitliğinde seks ayinleriyle Afrika kadın evliliği gelenekleriyle dünyamız, modern fantezileri gölgede bırakacak bir seks tarihine sahip. "İçkili bir toplantı. Konu, bu tür toplantılarda çoğu zaman olduğu gibi seks. Komedi oyunları yazarı Aristophanes, çevresindekilere cinsellik hikayelerinin ortaya çıkışını anlatıyor: 'Başlangıçta üç cinsiyet varmış; erkek, dişi ve hermafrodit. O zamanlar insanların görünüşleri çok farklıymış. Vücutları yuvarlakmış, dört kolları ve bacakları, iki yüzleri ve iki cinsel organları varmış. Ama bu insanlar çok güçlü oldukları ve tanrıların iktidarını tehdit ettikleri için Zeus hepsini tam ortadan ikiye ayırmış ve her bir yarının diğeri için özlem duymasına neden olmuş. Böylece başlangıçta hermafrodit bütünün bir dilimi olan erkek kadınları, kadın ise erkekleri çekici bulmaya başlamış. Başlangıçta kadın olan bütünün dilimi olan kadın kadınlara, başlangıçta erkek olan bütünün dilimi olan erkek ise erkeklere yakınlaşmak istemiş." Bu hikaye, Platon?un"Şölen" adlı eserinde anlatılıyor. Bu eski eserde tabii ki "eşcinsel"ya da "transgender" gibi terimler kullanılmıyor; ama bunlarla ilişkili olgular insanlığın kendisi kadar eski. BEDEN BENİM, SANA NE OLUYOR? Sanayileşmiş kuzey ülkelerinde birkaç yüzyıldır "cinsel çeşitlilik hakkı" için yasal düzenleme çabaları arttı. Ama sonuç "normal"denilen heteroseksüellerle; "anormal", "sapık" ya da "sapkın" denilen eşcinseller arasında keskin bir ayrım oldu. Artık direnme yönünde dünya çapında bir hareket var. Londra'daki South Bank Üniversitesi sosyoloji profesörü Jeffry Weeks, cinsel çeşitlilik açısından günümüzde asıl değişenin tarih tarafından sürekli olarak susturulanların bir patlamayla ortaya çıkışları olduğunu söylüyor: "Marjinalleştirilenler, her yerde eşitlik ve adalet istiyorlar. Önyargılara, ayrımcılığa, homofobiye ve baskılara karşı koyuyorlar." İçinde bulunduğumuz "paradokslar çağı"nda seksüel tercihler konusunda ciddi bir karmaşa var. Kesin olan tek şey ise yüzlerce yıldır farklılıkları nedeniyle zulme uğrayan gay?ler, lezbiyenler, biseksüeller, travestiler, transseksüeller, transgendered?ler, hadımlar, interseksüeller, hermafroditlerden oluşan cinsel çeşitliliği kabullenme zorunluluğu. Çok değil; daha 10 yıl önce eşcinsellerin bile "varolmadığının" iddia edildiği Güney yarıkürede ve zengin ülkerde sesi yükselen transgender hareketi, kadın ve erkekten oluşan ikili biyolojik ve toplumsal cinsiyet sistemini sorguluyor. Metis Yayınları?ndan çıkan "Cinsel Çeşitlilik/ Yönelimler, Politikalar, Haklar ve İhlaller" kitabının yazarı Vanessa Baird?in derlediği araştırmalara göre çok cinsiyetlilik tarihi, oldukça derin. Örneğin Kenya?nın Mombasa kentinde zengin müslüman kadınlar arasında; devrim öncesi Çin?de vejetaryen rahibe topluluklarında; Gana, Lesotho ve diğer Afrika ülkelerinde kadınlar arası evlilik geleneklerinde ve Avustralya Aborjin topluluklarında çok cinsiyetli gelenekler yaygın. Nedimesi Sarah Churchill?le uzun süreli ilişki yaşayan Britanya Kraliçesi Anne; sevgilileri arasında Marlene Dietrich ve Greta Garbo da olan İspanyol sosyetiği Mercedes de Acosta gibi ünlülerin geçmişleri de çarpıcı örneklerle dolu. ANTİK YUNAN?DA SEKS KODLARI Antik Yunan kültürü, mitolojilerdeki çok cinsiyetli hikayeleriyle bir fenomen. Örneğin baş tanrı Zeus, yakışıklılığının yanı sıra güzelliğiyle göz kamaştıran Ganymedes?e düşkünlüğü nedeniyle biseksüel olarak tasvir ediliyordu. Milattan sonra ikinci yüzyılda Roma?da yaşayan Yunanlı doktor Soranos?un yapıtlarının çevirilerinde "tribade" denilen kadınlardan söz ediliyor; "Bunlar iki tür seks de yaparlar. Ama kadınlarla ilişkiye girmeye erkeklerle olduğundan daha heveslidirler." Başka ilgi çekici bir alıntı Artemeidorus Daldianus'tan: "Bir erkek için daha zengin ve yaşlı bir erkeğin içine girmesine izin vermek iyidir; çünkü böyle erkeklerden almak geleneklere uygundur."Plutarkhos ise "Sevgi Üstüne Diyalog"da şöyle diyor: "İnsan güzelliğine aşık olan, erkek ve kadınların aşk konusunda giysilerinde olduğu kadar farklı olduklarını düşünmez. Her iki cinsle ilişkiye tamamen ve eşit derecede eğilimli olur." Klasik Arap eserlerinde eşcinsellere sık sık tarafsız bir biçimde ayrı bir insan tipi olarak değiniliyor. Binbir Gece Masalları'nın en az üç yerinde eşcinsel aşkın mı, heteroseksüel aşkın mı tercih edilmesi gerektiği tartışılıyor. Tasavvufi gelenekten gelen şairlerin transgendered ve homoerotik davranış biçimlerine yönelimleri sır değil. Mevlana?nın eserleri gibi dünya edebiyatının en güzel erkek aşk şiirleri ilhamlarını bu gelenekten alıyorlar. SEKSİ GONDOLCULAR Avrupa'da rönesans dönemi de yaygın eşcinselliğin çağı olmuş. Çoğu soylunun kendi cinslerinden gözdeleri varmış. Londralı tüccarlar ve aktörler, Venedikli berber-cerrahlar ve gondolcular, Cenovalı matbaacılar, işçiler, hizmetkarlar ve denizciler, yani toplumsal yelpazenin her kesiminden erkekler birbirleriyle seks yapıyorlarmış. Ünlü ressam Donatello, çıraklarını "yeteneklerinden çok güzelliklerine bakarak" seçermiş. Dini nedenlerle seksten uzak dursa da Michelangelo'nun erkeklere hissettiği platonik tutkuyu herkes bilirmiş. Araştırmaların gösterdiğine göre Amerika?nın yerli toplumlarında da eşcinsel ve transgender gelenekler yaygınmış. Hem kadınların hem erkeklerin yaptıkları eşcinsel evlilikler, erkek gibi giyinen ve davranan kadınlar, kadın gibi giyinen ve davranan erkekler çokmuş. Gay travestiler ise kabilenin şamanları ya da şifacılarıymış. Evlenmeyi, çocuk doğurmayı reddeden Yukon'daki kızlar erkekler gibi giyinir ve avlara katılırlarmış. Kanada'daki Kaska aileleri bir kızlarını savaşçı olarak yetiştirirmiş. Bu kız cinsel deneyimlerini sadece kadınlarla yaşarmış. ŞEFTALİYİ PAYLAŞMAK Araştırmalara göre Afrika'daki yerliler de evreni siyah-beyaz, kadın-erkek, iyi-kötü kutuplarından oluşmuş olarak algılamıyordu. Bir kişi için "doğal"olan ruhların o kişiye ne anlattığıydı. Yaşlı bir yerlinin deyişiyle: "Bizim için insan, doğa ve düşleri onu nasıl yaptıysa öyledir. Onu olmak istediği gibi kabul ederiz." Günümüz Amerikan yerlisi kökenli eşcinsel ve transgendered kişiler de, tarihlerinden güç aldıklarını gizlemiyorlar. Apaçi ve İskoç-İrlandalı melezi Gary Bowen, "Transgender?lığım bana Ruh tarafından verilen kutsal bir dürtü; beyaz tıp tarafından keşfedilmiş bir nevroz değil. Atalarımın yolunda yürüyorum?"diyor. Eşcinselliğin Çin?de belgelenmiş uzun bir tarihi var. "Savaşan Krallıkların Vakayinamesi'nde, önemli şahsiyetlerin eşcinselliklerini açıkça ortaya koyan çok sayıda biyografi yer alıyor. Örneğin Vei Dükü Ling ve bakanı Ni Xia arasında duygusal bir ilişki varmış. Bir gün meyve bahçesinde dolaşırlarken Ni ağaçtan şeftali koparıp ısırmış. Lezzetli bulduğu şeftalinin kalanını düke ikram etmiş. Erkekler arasındaki eşcinsel aşktan söz ederken yaygın biçimde kullanılan "paylaşılan şeftali aşkı" sözü bu hikayeden geliyor. Tarihçi Vivien W Ng, resmi tarihin ünlülerin eşcinsel yönelimlerini gizlemediğini yazıyor. "Eski Han Tarihi'nden son imparator Aidid'in birçok erkek sevgilisi olduğunu ve bunlardan Dong Xian?a düşkün olduğunu öğreniyoruz. Bir gün Dong başı imparatorun omzunda uyurken, imparatorun bir ziyaretçisi gelmiş. İmparator sevgilisini uyandırmamak için elbisesinin kolunu kesmiş. Bu hikayeden de eşcinsel aşk için kullanılan diğer edebi ifade doğmuş: Duanxiu (kesik yen). Günümüzde Uganda?daki Langolar, Kenya'daki Muruslar, Güney Zambiya'daki İlaslar ve Güney Afrika'daki Zulular gibi pek çok Afrika kültüründe eşcinsel ve transgendered erkekler ruhani görevliler. 16-19'ncu yüzyıl arası Afrika kıtasından getirilen çoğu Yoruba dinine mensup 12 milyon Afrikalı için kullanılan en az 25 terim var. Örneğin "adodi" kelimesi eşcinsel, biseksüel ve transgendered erkekler için; "alakuata" kelimesi ise lezbiyen, biseksüel ve transgendered kadınlar için kullanılıyor. BÜTÜN MUTLULUKLARIN MERKEZİ Bugün Sudan'ın güneybatısı, Demokratik Kongo Cumhuriyeti?nin kuzeyi ve Orta Afrika Cumhuriyeti'nin güneydoğusundaki Azandeler, 20'nci yüzyıla kadar kuşaklar arası bir homoerotizm yaşamış. Azande kadınları da, erkekleri de yoğun bir eşcinsel erotizme sahiplermiş. Lezbiyenler özellikle prenslerin saraylarında yaşayan kadınlar arasından çıkıyormuş. Ağaç kökünden üretilen bir penis kullanırlarmış. Lezbiyenliğin büyüsel çağrışımları varmış. Çinli budist rahibeler arasında da lezbiyen ve trangender davranışlar çok yaygınmış. 16'ncı yüzyıldan sonra kurulmuş olan On Kız Kardeş Budist Rahibe Topluluğu, heteroseksüel evliliğe direnişi, tutkulu dostluğu ve lezbiyen ilişkiyi benimsemiş; eşcinsel evlilik törenleri düzenlemiş. 19?ncu yüzyılda Güney Çin'in Guandong eyaletinde binlerce kadın, rahibe toplulukları kurarak ilişki kurmuşlar ve asla bir erkekle evlenmeyeceklerine dair Tanrıça Yin?e ant içmişler. Erken dönem Budizm'indeki Hint kökenli "cataka" hikayelerinde Buddha?yla öğrencisi Ananda arasındaki sevginin de, eşcinsel ilişkiyi işaret ettiği söyleniyor. İki yakışıklı brahman olan Buddha ve Ananda?nın birbirlerinden ayrılmamak için evlenmedikleri biliniyor. Hinduizmin bir kolu olan tantra geleneğinde de kadın cinselliğine çok değer veriliyor ve lezbiyenliğe dinsel kutsallık tanınıyor. Kadınlık organı bütün mutlulukların merkezi olarak görülüyor. Bhubanesvar'da bulunan bir heykel biri diz çöken, diğeri ayakta duran ve tanrısallığını gösterecek şekilde sağ elini havada tutan iki kadını tasvir ediyor. Diz çöken kadının yüzü, ayaktaki kadının venüs tepesinde olarak görünüyor.



11 Nisan 2014 Cuma

ŞİDDETİN PSİKOLOJİSİ


ŞİDDETİN PSİKOLOJİSİ

   İnsan niçin şiddete başvurur? insanı, tanımadığı insanları bile acımasızca öldürmeye iten etkenler neler olabilir?     Tüm siyasal düşünce tarihi, aynı zamanda, iki düşünür kesimi arasındaki bir karşıtlığın tarihidir: insanların doğuştan "kötü" olduklarına inananlarla, insanların "iyi" ya da "kötü" olmalarının koşullara bağlı olduğuna inananlar arasındaki bir karşıtlıktır bu. Ama insanların doğuştan özellikleri ne olursa olsun; içinde bulundukları koşulların, "kötü" davranışların ortaya çıkıp çıkmamasında etkili olduğu da bir gerçektir.     Erich Fromm, ruhsal kaynaklarını araştırırken, bizi ilgilendiren şiddet türlerini üçe ayırarak inceliyor: Tepkisel şiddet, ödünleyici şiddet ve "kana susamıştık."     1.   "Tepkisel şiddet", insanın -kendisinin ya da başkasının- "yaşamını, özgürlüğünü, onurunu ve malını korumak" için başvurduğu bir şiddet türü. Tehdit edilme duygusundan, yani "korku"dan kaynaklanıyor.     Tepkisel şiddetin de kendi içinde dört ayrı türü var.     İnsanların -gerçek ya da görüntüde- bir "saldırı" karşısında bulundukları izlenimini almaları, onları "korunma amaçlı şiddet"e itebiliyor. Çağdaş savaşların çoğunda da, "savaş" halkın gözünde bu gerçek ile "yasallık" kazanıyor.     Tepkisel şiddetin bir başka türü de, "engellemelerden kaynaklanan şiddet." Gereksinmelerinin karşılanması engellendiğinde, hayvanların, çocukların ve hatta ergin kişilerin saldırganlaştığını görüyoruz. Bu "yok etmek" amacına değil, "yaşamak" amacına yönelik bir saldırganlıktır. (Sevilen, gereksinme duyulan şeye bir başkasının sahip olmasının yarattığı "kıskançlık"tan kaynaklanan saldırganlık da, bu türe girer.)     "Öç alıcı şiddet" de, tepkisel şiddet içerisinde yer alır. Fromm, bu şiddet türünü şöyle tanımlıyor: "Güçsüzlerin, sakatların, zarar görerek yıkılmışlarsa, kendilerine saygılarını onarmak için başvurabilecekleri bir tek yol vardır; 'göze göz, dişe diş' kuralına göre öç almak. Yaratıcı biçimde yaşayan bir insan hiç de böyle bir gereksinme duymaz. Aşağılanmış, incinmiş olsa bile üretici yaşama süreci ona geçmişte gördüğü zararları unutturur. Üretme yeteneği, öç alma isteğine ağır basar... En geri topluluklarda öç alma duygusunun çok güçlü olduğunu görebiliriz. Bu yüzden, sanayileşmiş ulusların en çok ezilen alt-orta sınıfları, ırksal ve ulusal duyguların odaklandığı sınıflar oldukları gibi, öç alma duygularının da toplandığı sınıflardır..."     Tepkisel şiddet grubu içinde, bizi belki de en çok ilgilendiren şiddet türü, "inancın -ve umudun- yıkılmasından doğan" şiddettir. "Büyük ölçüde aldatılmış ve düş kırıklığına uğramış bir kişi yaşamdan nefret de edebilir. Yaşamın kötülük dolu, insanların kötü, kendisinin de kötü olduğunu kanıtlamak ister. Yaşama inanan, yaşamı seven, ama düş kırıklığına uğramış olan kişi böylece sinik, yıkıcı biri olup cikar. Yıkıcılık umutsuzluktan doğmuştur; yaşamda karşılaşılan umut kırıklığı yaşamdan nefrete yol açmıştır."     2.   Erich Fromm, "ödünleyici şiddet'i, "ölüm sevgisi"nden daha hastalıklı bir şiddet türü olarak nitelendiriyor. Ödünleyici şiddet, "güçsüzlüğü" gizlemeye ya da güçsüzlüğü "telafi" etmeye yönelik bir şiddet türü olarak ortaya çıkıyor.     İnsan "zayıflık, kaygı, yetersizlik" gibi nedenlerle eyleme geçemiyorsa "güçsüz "dür. Güçsüzlüğünü hissetmenin verdiği acı, ruhsal dengesini bozar. Güçsüzlüğünü kabullenememesi nedeniyle başvurabileceği iki yol vardır: Ya güçlü bir kişi veya topluluğa boyun eğip onunla özdeşleşmeye çalışmak, ya da başkalarını öldürerek yok ederek kendini kanıtlamak. Fromm bu durumu şöyle anlatıyor:     "Yaşam yaratabilmek, güçsüz insanda bulunmayan birtakım nitelikler gerektirir. Yaşamı yok etmek içinse, yalnızca bir tek nitelik -şiddete başvurmak- yeter. Böylece kendisini yadsıyan yaşamdan öç almış olur. Ödünleyici şiddet, güçsüzlükten doğan, güçsüzlüğü ödünleyen bir şiddet türüdür. Yaratamayan insan yok etmek ister... Ödünleyici şiddet, yaşanmamış, sakat bir yaşamın sonunda doğan bir şiddet türüdür. Bu şiddet, cezalandırılma korkusuyla bastırılabilir (...), ancak insanı yaşama bağlayan koşullarla ortadan kaldırılabilir. Ödünleyici şiddet, tepkisel şiddet gibi yaşamın hizmetinde değildir; yaşamın yerini alan hastalıklı birşeydir; onun sakatlığının, boşluğunun kanıtıdır."     3.   Erich Fromm'a göre, "kana susamışlık" da bir şiddet türü. Kişi "kan akıtarak kendisini canlı, güçlü, eşsiz ve başkalarından üstün" duyuyor. Gerçi bu daha çok ilkel topluluklarda görülen bir durum ise de, çağdaş dünyada tümden yok olduğunu da söyleyemiyoruz.     "Öldürmek, en ilkel düzeyde en büyük sarhoşluk, en büyük kendini doğrulama yolu olur. ilkel anlamda yaşamın dengesi şöyle kurulur: öldürebildiğince öldürmek, yeterince kana doyduktan sonra da öldürülmeye hazır olmak..."     Şiddet türlerini böylece sınıflandıran Fromm; "şiddet ya da "barış"a yatkın ruhsal yapıları da ikiye ayırıyor: "Ölüm severlik" ve "yaşam severlik."     Ölümseverler için, gelecek değil geçmiş önemlidir. Hiç bir zaman gelecekte yaşamaz, hep geçmişte yaşarlar. Onlara göre, yalnızca iki "cins" insan vardır: Güçlülerle güçsüzler, öldürenlerle öldürülenler. "Katıksız bir ölümsever" tipinin en açık örneği ise Hitler'dir.     "Ölümsever önderlerin etkili olmaları, sınırsız öldürme yetilerinden ve isteklerinden gelir. Onların ölümsever kişiler tarafından tutulmaları bundandır, ölümseverlerin dışında kalanlara gelince; onlar, bu kişilerden korkar, korkularının bilincine varmaktansa onlara hayranlık duymayı yeğlerler...Ölümsever kişi denetime tutkundur; denetlerken yaşamı öldürür Yaşama karşı derin bir korku duyar; çünkü yaşam, yapısı gereği düzensiz ve denetimsizdir..."     Bir toplumda "ölümsever" kişilik yapısının yaygınlaşması ölçüsünde şiddet ve baskıyı önlemenin, hoşgörülü ve barışçı bir ortam yaratmanın zorlaşacağını söyleyebiliriz. Sağlıklı bir kişilik, "yaşam sevgisi"nin ağır bastığı kişiliktir. Kişiliğin oluşumunda çocukluk yılları belirleyici olduğuna göre; çocukta yaşam sevgisinin gelişebilmesi için en önemli koşul, onun "yaşamı seven insanlarla birlikte" bulunmasıdır, "insan enerjisinin çoğu, saldırılara karşı yaşamı savunmak, açlıktan kurtulmak için harcanırsa, yaşama sevgisi engelenir ve ölüm sevgisi güçlenir."     Fromm, bir toplumu oluşturan bireylerde yaşam sevgisinin gelişebilmesini, en çok şu üç koşulun varlığına bağlıyor: Güvenlik, adalet ve özgürlük... Yani, toplumu oluşturan bireylerin canları ve onurlu bir yaşama elverecek "maddesel koşulları" tehlike içinde olmamalıdır. Hiçbir birey, başkalarının amaçları için "araç" olarak kullanılamamalıdır. Herkese toplumun "etkin ve sorumlu bir üyesi" olma olanağı sağlanmalıdır. Yaşama karşı ilgisini yitirmiş bir insanın "iyiliği seçebilmesinin umulamayacağı unutulmamalıdır...***    Son yıllarda dünyada -giderek artan ölçülerde- tanık olduğumuz "milliyetçi şiddet" ve "etnik terör" olgularının gerisinde acaba ne gibi ruhsal etkenler var?     Her canlı kendi varlığını koruyabilmek için "çevre"ye karşı bir savaşım verir. "Dost" ve "düşman" kavramları da, bu süreç içinde ortaya çıkar, insan, varlığını koruyabilmesi açısından "engel" olarak algıladığı öğeleri "düşman", kendini "destekleyici" gördüğü öğeleri de "dost" olarak algılar.     Yurtseverlik, üzerinde yaşanan toprakları ve o topraklarda geçerli "belirli bir yaşam biçimi"ni benimseme ve koruma eğilimidir. Oysa milliyetçilik, parçası olunan "ulus" ve "etnik grup" adına "güç ve saygınlık" kazanma amacını da içerir.     George Orwell'e göre kendi kesiminin "aşağılanması, küçümsenmesi ya da rakiplerin övülmesi", milliyetçi kişide huzursuzluk yaratır. Bu durumdaki kişinin rahatlayabilmesi, "sert bir tepki"nin verilmesine bağlıdır. Milliyetçi kişi, kendi tarafına yapılan "zulüm" ve haksızlığa sert tepki gösterirken; karşı tarafa yapılan "zulüm" ve haksızlığı algılamakta ve kabul etmekte zorlanır.     Etnik gruplar ise, "farklı bir kimlik" duygusunun ve bu duygunun gelecek kuşaklara aktarılmasının ürünüdür. Bu durum, bir yandan grup üyelerinin kaynaşmasını ve dolayısıyla grubun devamlılığını sağlarken, öte yandan, diğer gruplardan ayırarak geleceğini tehlikeye sokar. Çünkü bir grubun varlığını sürdürebilmesi için, aynı zamanda "düşman"a gereksinmesi vardır. Gerçek ya da "varsayılan" düşman, grup içi dayanışmayı ve birliği kolaylaştırır. Birey, genellikle grup içinde "kendi özelliklerini yitirir" ve "grubu grup yapan özelliklere göre" davranır.     Birey, içinde bulunduğu grubun değerini abartmak, kendi yeteneklerini ve gücünü "askıya almak" eğilimi içine girer. Freud'a göre, "insan güçlü bir önder tarafından yönetilen güçlü bir grup içinde olmak isteyen düzensiz bir hayvandır". Birey, önderi "yüceltirken" kendisini "yetersiz" olarak algılar.     Unutmamak gerekir ki; etnik grup içindeki "ortak kimlik" duygusu, bireyin "zedelenen benliği"ni koruyan duygusal bir işlevi de yerine getirir. Düşman grup "psikolojik olarak bir uzaklıkta tutuldukça" etnik grubun kaynaşmasını sağlar. Ama "düşmanın bize benzediğini" düşünmek bunalım yaratır. Varlığını sürdürmek isteyen grup, aradaki "küçük" farklılıkları büyütmek, hatta yeni farklılıklar yaratmak arayışı içine girer.     "Etnik şiddet"e katılma eğiliminin en çok gençler arasımla bulunmasının bir nedeninin de ruhsal olduğunu söyleyebiliriz. Ergenlik çağındaki en önemli sorunlardan birisi, "ben kimim" sorusundan kaynaklanıyor. Yanıtı bulamamak ya da "net" bir yanıt verememek, bunalım yaratıyor. Örneğin Almanya'da yaşayan Türk ailelerin çocukları, bu bunalımı aşabilmek ve dolayısıyla "açıkça farklı" bir kimliğe sahip olabilmek için, "dinci" ya da "aşırı milliyetçi" gruplar içinde daha kolaylıkla yer alabiliyorlar.     Güneydoğu'daki "etnik terör" olgusunun gerisinde de, bu ruhsal etkenden söz edilebilir. Özellikle askeri yönetim dönemlerinde artan "Kürt kültürel kimliği" üzerindeki baskıların, öncelikle gençler üzerinde "olumsuz" etki yaptığı acıktır. Buradaki "direnme", bir tür "kişiliğini savunma" doğal mekanizmasının ürünüdür. Ancak "bireysel kimlik" karşısındaki tehdidin kalkmasından sonra da "savunma mekanizmaları"nın sürmesi durumunda, sağlıksız bir ruhsal durumdan söz etme olanağı vardır.     "Siyasal psikoloji" alanında uzman olan Prof. Vamık D. Volkan, "etnik duygu" oluşup yerleştikten sonra, onu değiştirmenin çok güç, hatta bazen olanaksız olduğunu öne sürüyor. Etnik kimliğin değiştirilmesi yönünde baskıların artmasnın, etnik grubun kendi kimliğine daha sıkı bağlanması sonucunu yarattığını ve gerekirse "ölmeyi göze alabilecek" noktaya gelinebildiğini anlatıyor. "Farklılığı koruma "nın önemini vurgulayan şu örneği veriyor:     "Kıbrıs Türk ve Rum çiftçileri, siyah pantolon ve siyah gömlek giyerlerdi. Bellerine biri kırmızı, biri mavi kemer takardı. Gerginlik durumunda, her iki toplum da, renklerini değiştireceklerine ölmeyi göze alırlardı. Bu mantıksız görünen şey yaşamın gerçeğidir. Burada psikolojik durumun insan davranışlarını nasıl yönlendirdiğini açıkça görmekteyiz." 

FEMİNİZM

TANIM OLARAK FEMİNİZM:

Feminizm'i Robert Sِzlügü, "kadinlarin toplum içindeki rolünü ve haklarini genisletmeyi ِngِren bir doktrin" olarak tanimlamaktadir. Ancak düsünceyi eylemlerden ayirmak olanaksizdir. Kavramin Fransa'da olusturuldugu günden bu yana, kadinlarin toplum içindeki rolü ve haklarini genisletmek üzere bir dizi eyleme de girisildi. Bunun için, feminizmin tanimi, yalniz ِgretiyi degil, eylemleri de içermek zorundadir.
Son 15 yilda, feminist teori, kadinlarin durumunun çِzümlenmesi amaciyla yeni kavramlar gelistirmistir. Günümüzün feministleri, "cinsiyetçiligi" tipki, A.B.D.'deki zencilerin ya da Fransa'daki renkli derili emekçilerin irkçiligini kinadiklari gibi kinamaktalar. اünkü, cinsiyetçilik, "kadin cinsine karsi uygulanan ayirimci bir tutumdur."
Cinsiyetçilik, fallokrasinin (penis egemenligi) dogurdugu bir sonuçtur. Fallokrasi ise sِyle tanimlaniyor: "20. yüzyil ortalarinda ortaya çikmis, erkeklerin (ve fallusun sembolik gücünün) kadinlar üzerindeki egemenligini ifade eden kavram." Ancak feministlere gِre, kimilerinin androkrasi (erkek egemenligi) ya da ataerkil (patriyarkal) sistem diye de adlandirdiklari fallokrasi, yalnizca bir egemenligi anlatamaz. Bu ayrica, erkeklerin, kadinlar üzerindeki egemenliklerini yeniden kurmak için, ellerindeki tüm kurumsal ve ideolojik olanaklari (hukuk, siyaset, iktisat, ahlak, bilim, tip, moda, kültür, egitim, kitle iletisim araçlari, vb.) tipki kapitalizmin kendisini sürdürebilmek amaciyla kullandigi gibi açiktan açiga ya da üstü ِrtülü biçimde kullanan bir sistemdir. Bu durum, feminizmin tanimlarinin ve feminist mücadelenin son on yilda Fransizca'ya kabul ettirdigi kavramlarin, sِzlüklerde verilen tanimlardan çok daha çesitli ve genis anlamli olduklarini ortaya koyar.
Kadinlarin durumu degerlendirilirken, içinde yasadiklari çagin ve toplumun erkekleriyle bir karsilastirma yapmak, bu erkeklerin elindeki iktidari ve ayricaliklarini gِzِnünde bulundurmak gerekir.
***Kadinlarin tarihi her seyden ِnce baski altina alinislarinin ve bunun gizlenisinin tarihidir. Zaten gizleme de baskinin bir parçasidir. Bu açidan ne rastlantidan, ne de tarafsiz bilimden sِzedilebilir. Bu yüzden kadinlarin tarihiyle ilgili sessizlik, ABD, Ingiltere ve kita Avrupa'sinda feministlerin bu sessizligi kirmak ve her ِgrendigimzle bizleri sasirtan bir geçmisi arastirmak konusundaki çabalariyla bozulmaya basladi.
Ama kadinlarin tarihi yalnizca baski altina alinislarinin degil, bugüne degin gün isigina yeterince çikarilamayan, baski altina alinma ve eve kapatilmaya direnislerinin de tarihidir. Bu direnis, Rِnesans'ta ortaya atilan bireysel ِzgürlesme ideallerinin toplumun degisik katmanlari arasinda yayilmasina kosut olarak giderek güçlenmis ve doruk noktasina günümüzde, kadinlarin kurtulus hareketlerinde ulasmistir. Bu hareketler merkezde yeralan kuzey yarikürenin gelismis ülkelerinde etkindir; güney yarikürenin çevre ülkelerine feminist mücadelenin nasil yayilabilecegi, üzerinde ciddiyetle durulmasi gereken bir sorundur.
Bu ülkelerde bastirilmadigi ya da yeraltina çekilmedigi dِnemlerde, feminist hareket, ancak, okur-yazar olmayan kِylü kitleleri ve yoksul gecekondu kadinlariyla aralarinda büyük bir uçurum bulunan, iyi egitilmis, her biri kendi kِsesinde, baskalarindan kopuk yasayan üç-bes kadini etkilemektedir. Ama bu saptamadan giderek feminist taleplerin kuzey yariküredeki merkez ülkelerin orta sinif kadinlarini ilgilendirdigini güney yariküre kadinlari için ِncelik tasimadigini sِylemek, en azindan garip kaçmaktadir. Dogurganligin denetim altina alinmasi, istenmeyen ve pespese gelen gebeliklerin yükü ve çocuklarina asgari bir maddi yasam garantisi ve egitim saglayamamanin umutsuzlugu altinda ezilen milyonlarca ـçüncü Dünya kadini için acil çِzüm bekleyen bir sorun degil midir?
Aslinda kadin onuru adina feministlerin ِne sürdükleri taleplerin hiçbiri ـçüncü Dünya kadinlari için geçersiz degildir. Batililar, ِzellikle Amerikan ve Ingiliz kadinlari, ـçüncü Dünya kadinlarinin içinde yasadiklari çok agir ezilme kosullarinin giderek daha fazla bilincine varmakta ve kendi ülkelerinin yِneticilerine, ـçüncü Dünya'ya ataerkil modelleri ve uygulamalari kabul ettirdikleri için suçlamaktalar. Gerçekten kadinlar bunlarin sonucu olarak tarimsal tekniklerden uzaklasmis, egitimsiz kalmis, toprak üzerindeki haklarini "aile reisi" kocalarina kaptirmislardir. Bu durumda ِnlerindeki tek seçenek kentlere gِç etmektir. Ama orada da is bulamamaktadirlar. Feminist kadinlar, Batili kalkinma uzmanlarinin, baska bir sey yapmadiklarini ve bu durumun kadinlari yaralayici arkaik geleneklerin sürdürülmesine yolaçtigini artik biliyorlar.
Nitekim, feminist kadinlar Dünya Saglik ضrgütü'ne basvurarak, kadinlarin cinsel olarak sakatlayan uygulamalara (bazi Afrika toplumlarinda kadinlarin klitorisinin sünnet edilmesi gibi) karsi ِnlem alinmasini talep ettiler. Kadin ve erkeklerin üye olduklari laik ya da dinsel derneklerin, uluslararasi kadin derneklerinin ya da Hristiyan misyonlarinin üyesi olarak kadinlarin giristigi bu tür eylemlere pek çok ِrnek verilebilir. Belki de en aydinlatici ِrnekler Amerikan kadinlarinin eylemleridir: Amerikan Kongresi'nden, daha ِnce kadinlar üzerinde etkilerinin ne olacagi arastirilmamis ve kadinlarin katilimini saglamayan hiç bir kalkinma programina kredi verilmemesini saglayan bir yasa tasarisi geçirdiler (1977).
ضte yandan bu kadinlar, feminizmin gelisebilmesi için nesnel bazi sosyo-ekonomik kosullarin gerektigini de anladilar. Artik, ancak 45 yasina kadar yasamayi umut edebilen, yetersiz beslenmis, okur-yazar olmayan, sürekli cehalet içinde, tropik hastaliklarla bogusarak, her türlü temizlik kosulundan yoksun yasayan, çocuklarindan itibaren kendilerini aile grubunun en agir ve itici islerini gِrmekle gِrevli dogurgan hizmetçileri olarak algilamaya kosullandirilmis milyonlarca kadini gebeligin denetlenmesi için mücadeleye çekmenin olanaksizligini biliyorlar. Ayrica kitlik toplumlarinda, hem yiyecek, hem de egitim yِnünden ِnceligin erkek çocuklara verildigini de gِzlemlemis durumdalar.
Bütün bunlari kavramis olmalarina karsin, Batili feministler henüz kadinlarin dünya genelinde az gelismisligini açiklayan bir kuram gelistirebilmis degiller. Oysa ataerkil sistemle bas edebilmek ve ona son verebilmek için (ki feminist mücadelenin asil amaci budur) bu sistemi çesitli gِrünümleri ve gizli, ama saglam temelleriyle iyi bilmek gerekiyor. Ataerkil sistem herseyden ِnce bir birikim sistemine (iktidar, kar vb.) bagli oldugundan, ilk yapilmasi gereken, kuzey ve güney yariküreleri ülkeleri arasindaki iliskileri ele alarak dünya genelinde birikim sürecini çِzümleyebilmektir. ـçüncü Dünya ile ilgilenen iktisatcilar tarafindan yapilmis bu tur çِzümlemeler bulunmakla birlikte, bunlar dünya çapindaki sِmürü mekanizmasi içinde, en fazla arti-degerin hangi insan gruplarindan elde edildigini açiga çikarmadiklarindan, henüz eksiktir.
Degerlerin gِzden geçirilmesi, feministleri, birikimci toplumlarin, rekabet, yarisma, sinirsiz büyüme ve kar, insanca olan her seyi tüketime, teknige ve ekonomiye feda etme, dev projelere, militarizme ve ulusal bencilliklere, nüfus artisindan yana ideolojilere verilen prim gibi bir dizi düsturunu reddetmeye gِtürmelidir. Feministler bu degerler sistemini sorgulamaya bugünden baslamislardir ve aralarindan pek çogu, Anne Tristan gibi, "Dogrunun yolunu bulabilmek için, günümüzün kapitalist erkek uygarliginin degerlerini ve kurallarini tam tersine çevirmek yeterlidir" diye düsünmektedir.
Feminizmin varolabilmesi ve yayilabilmesi, feministlerin kadinlarin ezilmesine getirdikleri çِzümlemeyi derinlestirmelerine baglidir. اünkü, çagdas toplumlarin hemen hepsinde geçerli olan ataerkil sistem altinda bütün kadinlar ezilmekle birlikte, hepsinin ezilme derecesi ayni degildir; hatta ezilenler arasinda baska ezilenleri ezenler de vardir. Bunun açikça ortaya konulmasi gerekir. Feminist strateji ve politika (ِncelikler, girisilecek eylemler, bulunacak müttefikler vb.) bu çِzümlemeye gِre degisecektir. Bِylece feminizm, basta bütün ülkelerin kadinlari olmak üzere insanlari ezen, adaletsiz, bagimlilik iliskilerine dayali, gününü doldurmus toplumsal ve uluslararasi ِrgütlenme sistemlerini anlamsiz ve geçersiz kilabilecektir. Bugün heretik (sapkin) gِrünen bu hareket, yarin, daha adil bir toplum kurma arayisi içindeki milyonlarca kadinla erkegin teorisi ve pratigi olacaktir.
Günümüzde kadinlarin hala ataerkil sisteme tabi olarak yasamalari ve onun yikici sonuçlarina katlanmak zorunda kalmalarinin nedeni, kadinlarin rollerini, geçmiste oldugu gibi bugün de dogurganliklarina baglama, ya da onlari, bunalim dِnemlerinde ise en son alinan ve isten ilk çikarilan "yedek emek-gücü"ne indirgemeyi amaçlayan bir dizi uygulamayi hakli çikarmak için, ev kadinligi ideolojisine ve kadinlara araçsal bakis açisina yaslanilmasidir. Günümüzün bütün Batili toplumlarinda açik issizler arasinda katinlarin orani yas gruplarina gِre yüzde 52 ile yüzde 75 arasinda degismektedir; oysa faal nüfus içindeki oranlari ancak yuzde 35-40'tir.
Buradaki bilgilerin bir kismi; Andree Michel'in kitabindan derlenmistir. Bu konu ile ilgili bilgilerin hepsini sayfamda açiklamaya ve anlatmaya çalisacagim. Katki ve yardimlarinizi her zaman beklerim.Diger ana baslik; KADIN HAKLARI:

  • MITOSLAR
  • ESKI اAGDA KADIN
  • CINSEL TABULARA KARSI VERILEN SAVASLAR
  • FEMINIST HAREKETLER
  • KADIN HAKLARI (20. YUZYIL SONUNDA)
  1. fenomencilik.. fenomen delisi olma hali..
(ssg, 24.09.2001 16:22) 
  1. fenomenlerden, yani zaman veya mekân icinde ortaya cikan ve deney konusu olabilecek olay ve olgulardan ba$ka hiç bir $eyin varolmadigini ileri süren felsefe doktrini.

  1. deneyin aracsiz konusu, her zaman bir tasavvur olduğu için, fenomenizmin tarihi, birçok noktada, idealizminkiyle karışır. meselâ gerçek olan, sadece sonlu zihinler ile sonsuz zihin, yani tanrı'dır.fenomenlerin uyduğu kanunların temeli olarak ilkeler , zorunluluk niteligi ta$ımazlar. bunlar, sadece zihni alışkanliklardir; deneyin ve fikir cagri$imlarinin sonucu olarak ortaya cikmi$lardir. tabiat kanunlarının ta$idigi zorunluluk ve evrensellik konusunda hume'un ileri sürdügü $üphecilik bu dü$üncelerden dogmaktadır.

  1. fenomenizm anlayışının değişik bir şekilde yeniden canlanmasına renouvier önayak oldu. renouvier'ye göre, fenomenler, anlığın kategorilerine zorunlu ve mutlak bir şekilde bağlıdır. ama bilinçli öznelerin dışında, kendinde-şeyler, yani numenler yoktur.
(mysterion, 26.05.2004 00:10)  

NERMİN YILDIRIM-YANSIMA MI YANILSAMA MI?


NERMİN YILDIRIM YANSIMA MI YANILSAMA MI?

"Orwell, bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan;  Huxley, pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna  tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell, hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley, hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Huxley, Orwell'in 1984'ünde insanların acı çekerek denetlendiğine dikkat çekerken; Brave New World'de insanlar hazza boğularak denetlenmekteydi." *Gelinen noktada tarih Huxley'i haklı çıkardı. Ne var ki Orwel'in korkularının tümüyle yersiz olduğunu söylemek de mümkün değil. Ortada bir enformasyon bombardımanı, imajlar, görüntüler silsilesi olduğu doğru. Ve fakat bizim bu bilgilere temas etmemiz pek de mümkün olmuyor. Zira ya -doğru bile olsa- üzerimize yığılan laf/görüntü yükünün altında kalıyoruz ya da ulaşabildiğimiz bilgi kırıntıları gerçeği yansıtmaktan uzak oluyor.Egemenler, kaba kuvvete başvurmaksızın, toplumsal rıza ve onayı alarak, söylemlerini meşrulaştırmanın, düzenin yeniden üretimini sağlamanın, yani yollarına devam etmenin çok daha iyi ve başarılı bir metod olduğuna kanaat getirdiler. Varolan söylemlerin, değerlerin, toplumsal algıların meşrulaştırıldığı, yeniden üretildiği o alanlardan en fonksiyonel ve sinsi olanı medyaydı kuşkusuz. Zira orada izlediğimiz ve kendimizi içinde konumlandırdığımız dünya tam anlamıyla bir yanılsamaydı. Medyada gördüğümüzün kendi yansımamız olduğu yanılgısına kapılarak, sunulanı benimsememiz, kabullenmemiz esasına dayanıyordu bütün bu alicengiz oyunları.Bütün bu enformasyon ve görüntü kirliliği, kakafoni oluşturmaktan, yansımanın yanılsamaya dönüşmesinden, anlamını kaybedip yeni tanımlara bürünmesinden öte bir anlam taşımıyor. Yıllar evvel Körfez Krizi zamanında CNN'den tüm dünya televizyonlarına yayılan Karabatak görüntüsü bunun en birinci kanıtı olarak serildi gözlerimizin önüne. O vakitler bu savaşı meşru kılmak, haklı çıkarmak için televizyonlardan gözümüze gözümüze sokularak dönemin sembollerinden biri haline getirilen o görüntü, aslında yıllar yıllar önce Fransa açıklarında bir yerlerde çekilmişti. Batan bir petrol tankerinin haberini yapmak için hem de. Yani ne Irak'la bir alakası vardı, ne Irak'ın kullandığı söylenen silahlarla, ne de savaşla. Görüntüyü kaydeden kameraman, gazetecilik etiği gibi pek de "trend" olmayan sebeplerden ötürü bu gerçeği açıklamaya kalktığı vakit, bir biçimde susturularak, bütün dünya medyasının kara listesine alındı. Şimdilerde gazetecilik yap(a)mıyormuş artık. İşte medya ancak bu kadar güvenilir, ancak bu kadar masum. Yazılı ve görsel medya genelinde düşünecek olursak, herşey varolan söylemin hayatta kalabilmesi için kurgulanmış bir oyun gibi görünüyor. Kadınların geleneksel kimliğinin sürekli tekrarlanması, her fırsatta vurgulanması da bu oyunun en güçlü/en sinir bozucu taraflarından biri. Medya karakterlerini ne kadar modernize ederse etsin, hep aynı kadınlarla, vefakar, cefakar, biçare annelerle ve eşlerle ya da 'yatağa atılacak' kadınlarla karşılaşıyoruz. Medyanın kadına biçtiği rol bu.Ekranlarda ya da uçucu köşe yazılarında yaratılan algı ve yaşam tarzı, bir eğlence kültürü olmaktan çok daha tehlikeli bir yerde duruyor aslında. Tüm bunlar kültürümüzün kendisi haline dönüşmeye başlıyor zamanla. Haberlerde, televizyon dizilerinde, gazete sayfalarında,reklamlarda hikayelerine tanıklık ettiğimiz kadınların gerçeğin yansıması, gerçeğin ta kendisi olduğunu kabul etmemiz, işte bu söz konusu prototiplere göre şekillenmemiz bekleniyor bizden. Doğal değişmez olarak belirlenmiş, tanımlanmış tüm bu kalıpları giyinip, kuşanmamız. İyi de bu elbise bize dar.Reklamlardaki kadın prototipini ele alalım örneğin. Hayatı çocuk, koca ve temizlik üçgeninde geçen, en büyük mutluluğu kocasına hafif yemekler yapmak, tek derdi evladının poposunu pişirmeyecek en doğru çocuk bezini bulmak olan ve her daim otuziki diş tekmili birden gülümsemeyi becerebilen 'reklam kadınları'na bakın. Yok böyle kadınlar. Hiç olmadılar. İnsanın hayatı yağ çözücüler, kireç sökücüler ve envai çeşit temizlik malzemesine bulanmışken nasıl olur da  maç seyreden kocasına yemek pişirmekten zevk alabilir? Ya da bütün gün canı çıkmışken bile o kadar güzel ve bakımlı olmayı nasıl becerebilir? İki dakikada bir üstünü başını kirleten, özellikle yağ ve çimen lekesi üzerine ihtisas yapmış evladının bu "sevimli" haşarılıklarından ötürü mutlu olup hastalıklı bir gülümsemeyle koşarak yeni deterjanını kucaklar mı? Yok böyle kadınlar. Ben hiç görmedim. Hayatı koca/çocuk/temizlik üçgeninde geçtiği halde bu kadar mutlu olan, bu durumdan memnun olan kadın görmedim. Temizlik günlerinde en güzel giysilerini kuşanıp, çamaşır sularını oraya buraya döküp, mutluluk çığlıkları atan kadın görmedim ben.Biz pijama giyeriz öyle zamanlarda. Ne bileyim lekeli bir şeyler giyeriz. Eğer bütün gün temizlik yapmışsak, akşam hizmet bekleyen kocalarımıza hınç duyarız. Sırf deterjanımızın marifetlerini ölçmek için "hadi çocuğum, gel üstünü başını boyayalım, çimenlerde yuvarlanalım, ketçabı üzerimize sıkalım"demeyiz. Sabahları uyandığımız zaman saçımız başımız birbirine girmiş, yüzümüz, gözümüz şişmiş olur bizim. Fönlü ve makyajlı uyanmayız.
Her türlü eleştiriye "iyi de biz olanı yansıttık." diyenler ya doğruyu söylemiyor, ya da hakikaten acınacak kadar saflar. Bizi paranoyaklıkla, buluttan nem kapmakla, her lafın altında türlü çapanoğlu aramakla suçlayanlar olacak. Evet, kötü niyetliyiz biz. Güvensiziz çünkü. Bu yüzden elimize bir büyüteç alıyor ve gördüğümüz herşeyi didik didik ediyoruz. Önümüzdeki sayıda haberlerden, kadınların haberlerde yer alış biçimlerinden bahsedeceğiz. Görüşmek üzere...*'Televizyon Öldüren Eğlence', Neil Postman

Dilek Ayman Rodrique-YAŞAMIN SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİ VE EKOFEMİNİSTLER



YAŞAMIN SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİ VE EKOFEMİNİSTLER

Dilek Ayman Rodrique 07/04/2004

"Olup bitenler artık canımızı yakmaya başladığında, bu acıyı bir eleştiriyle ortaya dökmek gerekir. Böyle bir eleştiri, olayla aramıza koyacağımız mesafenin değil, yakınlığın ürünüdür. " Peter Sloterdijk

"Olup bitenler artık canımızı yakmaya başladığında, bu acıyı bir eleştiriyle ortaya dökmek gerekir. Böyle bir eleştiri, olayla aramıza koyacağımız mesafenin değil, yakınlığın ürünüdür. " Peter Sloterdijk"KALKINMA" teriminin kullanımı ilk olarak yaklaşık 1500 yıl önce Batı’da bir "inanç", bir "ideoloji" ve var olan kaynakların toplum yararına dönüşümü, değerlendirilmesi şeklinde başladı. Ve sömürgecilik, toprak ve kaynak denetimi gibi yollarla da kendi kendini büyüttü, genişletti. Günümüzde yeryüzündeki kaynak dağılımında, en zengin yüzde 20’lik kesim bu kaynakların yüzde 82.7’sini paylaşırken, en yoksul yüzde 20’lik nüfusa ise yüzde 1.4 gibi bir pay düşüyor. Aşırı tüketim, yanlış ve dengesiz üretim ilişkisi sonucunda yeryüzü kaynakları yok olmanın eşiğine geldi. Ve yüzde 20’lik zengin nüfusun bu hızdaki tüketimi için, artık bir dünya değil, dünya gibi üç gezegen daha gerekiyor. "Sanayileşme" ve "kalkınma" ise artık "yoksulluk" ve "işsizlik" terimleriyle birlikte anılıyor. Sadece tekstil sektöründe geçtiğimiz yıl 86 bin yeni iş alanı yaratılırken, 410 bin iş yeri kapandı; bir daha açılmamak üzere... Her yıl 10 milyon insan susuzluktan veya sağlıksız sudan ölüyor. Susuz tarım yapılamıyor, tarım yapılamayınca gıda sağlanamıyor ve açlıkla insanlık "çatışma"ya sürükleniyor.Kısacası dünyanın "kalkınacak" hali kalmadı. 1992’de Rio de Janerio’daki "çevre" temalı zirveden 10 yıl sonra, 2002'de Johannesbourg’daki zirvede "sürdürülebilir kalkınma" teması işlendi. Çünkü her şey olabildiğince birbirine bağlı, her sorun, her olay alabildiğine birbiri içine geçmiş durumda. Günümüzde "çevre", sosyal yapılardan, kuzey ve güney politikalarından, insan+toplum+iklim dengelerinden ayrı tutulamayacak kadar "ağır top"... Tam da bu noktada; fiyaskoyla sonuçlanmış 1500 yıllık "kalkınma" macerasında, hakları ellerinden alınmaya kalkışılan nüfusun "kadın" aktörleri, "ekolojik feminizm" ile yaşam mücadelesinde yerlerini alıyorlar: İnsan sağlığı, su, orman, tarım ve genetik müdahalelere karşı ekolojik mücadeleleriyle... Değerleriyle, yöntemleriyle başka yaşam modellerini araştırıyorlar: Herkes için "iyi toplum"u oluşturma adına...Eko-feministler, tekelleşme ve felaketler karşısında çoğul, koruyucu/kurtarıcı ve hakkını isteyen mücadeleyi savunuyorlar.Roy, Maathai, Vandelac ve Shiva Arundhati Roy: Havayı satın alamazsınız… "1990 yılında Hint hükümeti, Hindistan’ın yedi kutsal nehrinden biri olan Narmada üzerinde ilk büyük baraj inşaatını tamamladı. Hükümet, baraj dolayısıyla yörede 70 bin kişilik göç olacağını ve 101 köy ve kasabanın suyla kaplanacağını bildirdi. Bir gün uyarı yapılmaksızın bu alan suyla dolduruldu; 114 bin kişi yerinden oldu ve 162 köyü su bastı. İnsanlar, çocukları ve hayvanlarıyla birlikte koşarak dağa kaçmak zorunda kaldılar. 10 yıl sonra ise barajın, öngörülen arazinin sadece yüzde 5’ini sulayabildiği görüldü. Bu yüzde 5’lik alan ise su baskını yaşayan ve yok olan köylerin alanından çok daha az bir alanı kapsıyordu..."
Hintli yazar Arundhati Roy, 1997’de yayınlanarak 40 dile çevrilen, Booker Prize ödüllü "Küçük Şeylerin Tanrısı" ile 1999’da yayınlanan "Yaşamın Değeri" adlı kitapların yazarı. Roy, özellikle Narmada Vadisi’ndeki büyük baraj yapılarına karşı verilen sivil mücadelenin aktif katılımcılarından. 6 Mart 2002’de Hint Yüksek Mahkemesi tarafından bir gün hapis cezasına çarptırıldı. Suçu, 1990’da mahkemenin, "Sardar Sarovar" Barajı’nın inşasının ertelenme kararını kaldırmasını eleştirmesiydi. İnşaat, Narmada Nehri’ni yüzlerce parçaya bölen bir "mega plan"ın sadece küçük bir bölümüydü: 30 büyük baraj, 135 orta ve 3 bin küçük baraj yapımı... Roy, barajların yapımıyla 500 bin yoksul köylünün yerinden sürüleceğini söylüyor ve mücadelesini yazılarıyla sürdürüyordu:"... Çok sınırlı toprak, su ve orman kaynağımız var. Eğer tüm bu kaynakları, klima/havalandırma sistemine, patates kızartmasına veya otomobile dönüştürürseniz bir an gelir ki hiçbir şeyiniz kalmaz. Para üretirsiniz, ama satın alacak hiçbir şey olmaz; havayı satın alamazsınız, suyu da satın alamazsınız. Hindistan, kendi ekonomisi için kendisi karar vermiyor. Milyonlarca Hintli yurttaş yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve günde bir öğün bile yemek imkanları yok," diye yazıyor Arundhati Roy, 21-27 Mart 2002 tarihli Courrier International’de yayınlanan "Görüyorum, yazıyorum, bağırıyorum" başlıklı yazısında.Arundhati Roy, yazılarında "kalkınma" ile ilgili görüşlerine de yer veriyor:"... Kalkınma adı altında seçilen yol, bunu "ödeten"le "ödeyen"in arasında biçimleniyor. Hindistan 50 yıl öncesine göre 20 kere daha fazla elektrik üretiyor ama size demiyorlar ki evlerin yüzde 80’inde elektrik yok ve bu nüfusun yüzde 90’ı yoksul. Sadece zirvede yaşayan nüfus gitgide daha çok elektrik kullanıyor ve bu yüzde 10’luk nüfus daha fazla tükettiği için ülkenin "kalkındığından" söz ediliyor. 15 yıldır Yeni Delhi’de yaşıyorum, insanların bir kısmı zenginleştiler, daha büyük arabalar, daha büyük evlere sahip oldular ama hava "siyah"laştı ve yoksullar kentin her köşesinde kalabalık yığınlar halinde yaşıyorlar. Bir gün zenginler tüketim tarzlarını değiştirebilmeyi başarabilecekler mi bilmiyorum, ancak itiraz edilemez bir egoistlikleri var. Şunu söyleyebilirim; Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi organlar, üçüncü dünya ülkeleri ile Batı ülkeleri arasında bir koalisyon kuruyor ve "yardım" maskesi altında üçüncü dünya ülkelerinin doğal kaynakları satılıyor. Hindistan bugün yönetimini büyük uluslararası organların hizmetine sunmuş durumda. Kısa bir süre önce Yeni Delhi’de Narmada Barajı’na karşı 5 bin kişinin katıldığı bir protesto yürüyüşü yaptık ve projeyi destekleyen Dünya Bankası Başkanı’nın çekilmesini istedik. Başkan tam bir beyaz kral gibi çıktı ve şunu dedi: ‘Bu durumu kişisel olarak araştıracağım.’ Ve tabii şunu sorduk ona: ‘İyi de siz kimsiniz? Ve kim oluyorsunuz da bizim için karar veriyorsunuz ve bizim adımıza kontroller yapıyorsunuz? Neden bizim toprağımız ve bizim nehrimizin geleceği için siz karar verme hakkına sahip oluyorsunuz?’Bunların hepsi bir şekilde nükleer silahlanma yarışı gibi; aslında, ne diyeceğinizi bilemiyorsunuz, zira sorun eninde sonunda "etik". Her eleştirinin bir karşı-argümanı/kanıtı var. Çözümün yüreği "çevreye saygı" dır ve başka da bir alternatifi yoktur.”Wangari Maathai: Yeşil Kuşak hareketi… Kenya’da gerçekleştirilen "yeşil kuşak" projesinin yaratıcısı eko-feminist Wangari Maathai, kadınları örgütleyerek 80 bin kişilik bir iş alanı yarattı. Maathai, Kenya’da yerel türdeki ağaçların oluşturduğu ormanların bugün yüzde 2’lik bir alanı kapladığını, oysa 100 yıl önce bu yaşlı ormanların yüzde 30’luk bir alana yayıldığını söylüyor ve mücadelesini şöyle anlatıyor:
"Ağaçlarımız kesilerek, -hükümetin muhalefetine rağmen!- Amerikan dev tarım şirketi Monsanto’nun genetik değişime uğratılmış tohumları serpilmek isteniyor topraklarımıza. Yeşil Kuşak hareketi eylemine devam ediyor ve ülkenin sosyal ve politik kültürünü sahiplenen kadınların katılımıyla, önceleri "büyücülük"le suçlandığımız ağaçlandırma çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Ormanlar Kenya için çok hayati bir konu; özellikle iki yıldır yiyecek, su ve ağaçların yokluğu nedeniyle milyonlarca insan yaşadıkları yerlerden oldular; su ve pişirecek yemek bulmak üzere başka bölgelere göçler yaşandı. Yanlış yönetim ve kararlar doğal kaynaklarımızı elimizden alıyor ve büyük ticari amaçlarla özellikle inşaatlarda kullanılmak üzere ekilen, hızlı büyüyen okaliptus ve çam ağaçları, Kenya’nın yerel biyoçeşitliliği için büyük bir tehdit oluşturuyor. Yeşil Kuşak hareketinin programında şimdi; diğer ülkelerdeki sosyoloji, çevre ve kadın araştırmaları yapan üniversitelerin ikinci dönem öğrencilerinin de katılımını öngören bir proje var. Bu proje, araştırmaların ilerlemesini sağlayacak ve Kenyalı kadınların "ağaç bilimi"ne dair yıllar boyu oluşmuş sözlü bilgilerini, projede kullanılabilir hale getirerek "uygulaması yapılan bilgiler" haline dönüştürecek. Bu genç öğrenciler bu deneyimlerini "ağaçlandırma hareketi" ile dünyanın dört bir yanında kullanabilecekler."Louise Vandelac: Bir nehri evlat edinin… "İmdat Su" sivil girişiminin kurucusu olan Louise Vandelac, "Bir nehri evlat edinin" kampanyasının sözcülüğünü yapıyor ve Kanada/Quebec’te büyüklü küçüklü baraj yapımına karşı mücadeleyi yürütüyor. Bu mücadelede "suyun özelleştirilmesi" girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasını da sağladı.
Vandelac, WHO/Dünya Sağlık Örgütü ile işbirliği yaparak, CINBIOSE (Çevre ve Sağlık Biyolojik Etkileşim Merkezi) adıyla bir gözlemevi kurdu. Su kaynaklarının korunması ve sağlıklı içme suyu için verilen mücadelenin yanı sıra, canlılara uygulanan genetik müdahaleye karşı da çalışmalar yapılıyor gözlemevinde. Vandelac, adına dünyanın kuruluşundan bu yana su, tohum, hava ve toprak denilen elemanların "canlı paralar"a dönüştürülmek istenmesine karşı öfkesini şu cümleyle ifade ediyor: "Çocuklarımız en değerli varlıklarımız diyoruz ve kök hücreler üzerinde çalışma bahanesiyle embriyon püreleri yapmaya devam ediyoruz." Sıkı bir klonlama karşıtı olan Vandelac, doğal zinciri bozma niyetindeki 21. yüzyıl etik yoksunu araştırmaların ve dünyayı genetik alfabeyle değişime uğratmak isteyenlerin karşısında mücadelesini sürdürüyor.Vandana Shiva: Yerelliğin geri kazanımı… Hindistan’ın kuzeyinde bir orman bekçisinin kızı olarak dünyaya gelen Vandana Shiva sıkı bir biyoçeşitlilik savunucusu.
Köylülerin binlerce yıldan bu yana, "sürdürülebilirlik" kavramının farkında olmadan sürdürdükleri "doğal" tarım/doğa bilgisi ve pratiğinin safında yer alıyor, uluslararası biyo-korsancılığa ve genetik müdahalelere karşı mücadele ediyor.Shiva, "fizikçi" kariyerini terk ederek uluslararası gıda endüstrisine karşı, köylülerin yanında yerini alıyor. Bilimsel çalışmaları ve yazdığı kitapları bagajına yükleyip ekoloji militanı olarak yola çıkıyor. Sürdürülebilir tarım ve biyoçeşitlilik çalışmaları için bir "Ekoloji, Teknoloji ve Bilim Araştırma Vakfı" kuruyor. Vakıf aynı zamanda "Navdanya"; Hindu dilinde "dokuz tohum" anlamına gelen ulusal hareketle de işbirliği yapıyor. Navdanya hareketi, ulusal biyo-tohum bankaları ağı yoluyla ülkedeki biyoçeşitliliği destekleyen çalışmalar yapıyor. Vakıf ve Navdanya hareketi Hindistan’daki 3 bini aşkın köyü "biyoçeşitlilik" için kayda almış durumda. Shiva’nın vakfının köylerde başlattığı çalışmalarda, her şeyden önce "sürdürülebilir tarım için toprağın yeniden kazanılması ve verimliliğinin doğal yollarla sağlanması" üzerinde yoğunlaşılıyor. 1970’li yıllarda Batılı elitlerin sunduğu "yeşil devrim"in, "kalkınma" olarak nitelendiğini ve bu tür kalkınmanın kendi antitezini yaratarak fiyaskoyla sonuçlandığını belirten Shiva, bu yeşil devrimin; pirinç ya da buğday gibi ürünlerin fotosentez yaptığı "yenilen" kısmına yönelerek, bitkinin sap, gövde ve kök gibi kısımlarını yok saydığını söylüyor. Oysa topraktaki bakterilerin ve mikroorganizmaların özellikle bu "yenmeyen" kısımlarıyla verimini/yaşamını sürdürebildiğini sözlerine ekliyor.Shiva, GMO’nun (Genetik değişikliğe uğratılmış ürünler) tamamen karşısında yer alıyor ve gıda pazarının "ikinci yeşil devrim" diye adlandırdığı, bitkiye genetik müdahalenin büyük bir yalan olduğunu belirtiyor:"Büyük ‘genetik müdahale’ şirketleri, örneğin genetik olarak değiştirilmiş pirinçte daha fazla A vitamini olduğunu ve nüfusun A vitamini eksikliğini giderdiğini söylüyor. Oysa balkabağı, havuç ve tüm yeşil yapraklı sebzeler mükemmel A vitamini kaynağı ve bunu böyle söylemeyip pirinçteki ‘fazladan’ ve ‘doğal’ olmayan A vitamininden söz ediyorlar. Söylemiyorlar çünkü bu sebzelerin bolca üretildiği bölgelerde şimdi genetik değişikliğe uğramış pirinçler yetiştiriliyor. Ayrıca yeşil devrim genellikle çok fazla su isteyen ‘kültür bitkileri’ni ele alarak, kuraklığa, susuzluğa töleranslı darı gibi bitkilerin yıkımına neden oldu; ‘bolluk’ olan yerlerde ‘kıtlığı’ yarattılar. Aynı zamanda da ‘su’ üzerine usta olan toplumlar, devletlerin kontrolü sonucu yıpranmaya başladı. Üçüncü dünya ülkelerinde, hükümetlerin kontrolü Dünya Bankası’nın ‘borç ve kredi’ formülüyle büyük yara aldı ve bu krediler büyük barajların inşası için verildi. Bu büyük barajlar, yerel toplumların su kontrolünü ellerinden alarak, ‘merkezi su kontrolü’ ile insanları ve nehirleri kolonize hale getirdi."Shiva’nin savunduğu "biyoçeşitlilik" sadece bir "koruma" işi değil, aynı zamanda "ekonomik yaşamı sürdürebilme" ile de ilgili. Zira biyoçeşitlilik, yoksulların üretim olanaklarını ellerinde tutmalarını sağlıyor. Şöyle açıklıyor Shiva biyoçeşitliliğin yaşamsal önemini:"Yiyecek için olsun veya ilaç için, enerji için ya da kumaşlar, törenler veya zanaat için olsun, yoksulların yaşamı biyolojik kaynakların zengin olmasına bağlı, yoksul köylüler bu kaynaklarla çok uzun zamanlardan bu yana tanışıklar ve onları kullanma bilgisine sahipler. Biyoçeşitlilik ne kadar azalırsa yoksulluk da o denli çoğalır."Ardından Shiva, biyoçeşitliliğin kaybının iki ana nedeni olduğunun altını çiziyor:"Birincisi; insan ve diğer canlı türlerinin yerleşimlerinin, barajlar, karayolları, maden ocakları düzenlemeleri gibi, Dünya Bankası tarafından büyük bir coşkuyla finanse edilen projeler ve uygulamalar yüzünden yıkımı.İkincisi; tarımda, ormancılıkta, balıkçılıkta ve hayvancılıkta, monokültür uygulamaların biyoçeşitliliğin yerini alması için yapılan ticari ve teknolojik baskılar. Çarpıcı bir örnek isterseniz; Hindistan’da 200 bin çeşit pirinç üretiliyordu, yeşil devrim denilen dönemde bu çeşitlilik 12’ye kadar indirildi."Shiva’nın mesajı oldukça net ve aydınlatıcı: Biyoçeşitlilik, merkezi değil, yerel, ekonomik ve politik oluşumlar tarafından güvence altına alınabilir. Suyun sürekliliği, doğanın ve yerli kültürlerin korunması da "yerelliğin" geri kazanımıyla mümkündür. "Aklın Monokültürleri" adlı kitabında ve diğer basılı eserlerinde Shiva, usanmadan şunu tekrarlıyor: "Ruhlardaki monokültürlülük, tarlalardaki monokültüre yol açtı. Bu "ruhen monokültür olma hali"; organizmaları, tohumları, çevresinden ve kendi kültür ortamından ayıran, tarımı ve ormancılığı ekosistemlerden ayrı tutan Batılı indirgemeci bilimin, zararlı ve tehlikeli bir ürünüdür. Teknikleşmiş Batılı bilim, tohumun kendi başına bir değeri olmadığını ve ona değerini vermek için tohuma müdahale ettiğini söylüyor. Nasıl bir bahanedir bu! Gezegendeki yerini aldığından beri canlı yaşam, birbirinden farklı milyonlarca türün gelişmesiyle sürekliliğini korudu.Yaşama ve canlı organizmalara mümkün olan bütün özgürlüğü bırakmalı ve onların milyonlarca yıldır bize kanıtladığı gibi, yaşamı kendi kendilerine sürdürerek yüceltmelerini sağlamalıyız."Kaynak: Recto-Verso Dergisi, Mayıs/Haziran 2002 sayısı

10 Nisan 2014 Perşembe

ZEKA,



Zeka Konusundaki Son Gelişmeler-I Yaşam Boyu Öğrenme ve Başarıda Zekanın Rolü

Özet Çeviri: Adnan Erkuş*Zeka çevreyi seçme, onu biçimlendirme ve ona uyum için gerekli olan zihinsel yeteneklerdir. Bu nedenle, "zeki" diye nitelenen bir davranış, bir çevresel bağlamdan diğerine değişebilmesine rağmen, bu davranışın altında yatan zihinsel süreçler değişmez. Fakat, bununla birlikte, bu süreçlere başvurmada bireyin yeteneği, bulunulan bağlamdan bağlama farklı olabilir.
Zeka ile ilgili olarak 1921 yılında yapılan bir taramada o güne kadar önerilen tanımlarda en yaygın unsurlar olarak; a) üst düzeydeki yetenekler (soyut muhakeme, zihinsel temsil, problem çözme ve karar verme gibi), b) öğrenme yeteneği ve c) çevreye uyum; 1986 yılındaki taramada ise, a) üst düzeydeki yetenekler, b) kültüre bağlı değerler ve c) icra (executive) süreçlerinin yer aldığı saptanmıştır. Çoğu tanımda en önemli tema, çevresel bağlama uyumdur. Ancak, insanlar çevreye hemencecik uyum yapmazlar: Çevrelerini biçimlendirir ve yeni bir çevre seçerler.
Bana göre, zeka; herhangi bir çevresel bağlamı seçme, biçimlendirme ve uyum için gerekli olan zihinsel yeteneklerdir. Bu tanıma göre, zeka çevreye tam olarak bir tepki (reactive) değil, fakat aynı zamanda, onu biçimlendirme etkinliğidir (active). Bu da, insanların olaylarla başa çıkmada esnek tepki verme fırsatına sahip olduğunu ileri sürmektir. Çevresel bağlam zaman içinde değiştiği için, onu seçme, biçimlendirme ve uyum, çocuklukta başlayıp yaşam boyu devam eden bir öğrenme sürecini içerir. Bu anlamda zeka, yaşam boyu öğrenmenin anahtarıdır.
Yaşam boyu zeka, en az iki işleve sahiptir: a) içsel bütünlüğü (coherence) ve b) dışsal uygunluğu (correspondence) oluşturmak. İnsanlar, dışsal uygunluğu, fenomene ilişkin inançları gerçeğe sadık olduğunda (o fenomeni gerçekten anladıklarında) başarırlar. Örneğin, çok sıcak bir nesneye dokunmuşsak, elimizin yanabileceğini anlarız. İçsel bütünlüğü ise, bir fenomene ilişkin bilgi ve inançlarımız birbiriyle tutarlı bir şekilde bağlantılıysa başarırız. Örneğin, ateşin sıcak ve tehlikeli olduğunu, pişirmede kullanıldığını vb. anlamışsak; yani inançlarımız birbiriyle uyumlu ve biri diğeriyle çatışmıyorsa yüksek bir iç bütünlüğe sahiptir.
Bu görüşe göre, bireyler, dünyayı bir testin zekayı test etmesinden daha fazla test ederler. İnsanların inançları bir geçerlik ölçüsüne (dışsal uygunluk) ve bir güvenirliğe (içsel bütünlük) sahiptir. Kişi ne kadar zekiyse, o derece yüksek dışsal uygunluk ve içsel bütünlüğe sahiptir.
Zekayı TanımlamaÇevresel bağlamZekanın çevreyle ilişkisinde bu bağlam; fiziksel, biyolojik ve kültürel ya da bunların bir etkileşimi olabilir. Örneğin, bilgisayar gibi kültürel araçlar (artifact) çevreye uyumu kolaylaştırabilir; ancak aynı araç bir birey için çevre bakımından dostça, başka bir birey için de düşmanca kabul edilebilir. Bu bakımdan çevresel bağlama uyumdan çok, onu seçme ve biçimlendirme daha önemli olabilir. Çevresel bağlamı çözümleyen zeki bir kişi, onun bazı yönlerini reddetme ve değiştirmeyi denemeye ya da başka bir çevre bulmaya karar verebilir. Çok daha yaratıcı ve pratik olan zeki kişilerin çoğu, sadece kendileri için değil, başkaları için de çevreyi değiştirenlerdir.
Araştırmacıların zeka, zeki davranış ve test edilen zekayı birbirlerinden dikkatli bir şekilde ayırmalarına gereksinim vardır. Zeki davranış, bir çevresel bağlamdan diğerine çok farklılaşabilir; hatta bu, çok radikal de olabilir. Bir davranış bir kültürde zeki olarak tanımlanırken, diğerinde aptalca nitelenebilir; ancak, her iki durumda da işleyen zihinsel süreçler gerçekte aynı olabilir. Zeka, kendini farklı bağlamlarda farklı davranış biçimlerinde sergileyen temel (core) zihinsel süreçlere sahiptir. Örneğin, öğrenme yeteneği, herhangi bir çevresel bağlamda önemlidir; fakat, öğrenilecek şey (hem açıklanan -declarative- hem işlemsel bilgi anlamında), bir çevresel bağlamdan diğerine radikal olarak farklı olabilir. Karmaşanın çoğu, zeki düşünme ile zeki davranışın birbirine karıştırılmasından ortaya çıkıyor olabilir. Aynı zihinsel süreçler, farklı çevresel bağlamlarda, görevlerde ve özel durumlarda çok farklı davranışlar ortaya çıkarabilir. Temel zihinsel süreçler arasında; a) problemin varlığının farkında olma, b) problemin doğasını anlama, c) problemi çözmek için bir strateji oluşturma, d) probleme ilişkin bilgiyi zihinsel olarak temsil etme, e) problemi çözmedeki zihinsel kaynakları harekete geçirme, f) probleme ilişkin bir çözümü takip etme (monitoring) ve g) probleme ilişkin çözümü değerlendirme vardır.
İnsanlar zeki davranışı tüm durumlarda davranışsal olarak aynı şekilde ortaya koymayabilirler. Bunun nedenleri şunlardır: a) Zihinsel süreçler zihinsel temsil üzerinde işler; bu bakımdan ikisini birbirinden ayırmak güçtür. Bu zihinsel süreçleri uygulamak alandan alana değişir: Kimi sözel, kimi sayısal gibi. b) İnsanlar zihinsel süreçlerini farklı alanlara uygulamada farklı güdülenmelere sahiptirler. c) Zihinsel süreçleri davranışa dönüştürmeye karar verme bağlama göre değişir.
Zihinsel süreçler hemen daima sergilenen davranışlara bakarak değerlendirilir. Bu süreçlere ilişkin sonuçları davranışlardan çıkarırız; fakat bu çıkarımlar her zaman doğrulanmaz. Örneğin, bir zeka testindeki düşük performans, zayıf bir bilgi işlemeyi yansıtabilir; ancak, aynı zamanda test kaygısını, güdü eksikliğini, dikkatsizliği vb. de yansıtabilir.
Bir çevresel bağlamı amaçlı bir şekilde seçme, biçimlendirme ve uyumun gerekliliğiProblemin varlığının farkında olma vb. gibi zihinsel süreçler kültürden kültüre değişebilir. Zihinsel yetenekler, belki de, çocukluktan itibaren çevreyle geçirilen yaşantılarla genlerin etkileşiminin bir sonucu olarak gelişmektedir. Örneğin, otoriter toplumlarda insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için zeki davranışlarını gizleyebilirler. Aslında bu davranışı gizleme de zekanın bir parçasıdır. Bu bakımdan, zeka konusunda zihinsel temsil ve işleme, davranıştan çok daha önemli ipuçları sağlar.
Zeka konusunda bugüne kadar genel olarak, başarı ya da başarısızlığa yol açan akademik yordayıcılar ve ölçütler üzerine yoğunlaşan bir "kapalı sistem" yetenek bandı yaratılmıştır. Bilindiği gibi, zeka testleri özellikle ABD'de çok önemli bir yere sahiptir: Bir çok okul, öğrenci alırken zeka puanlarını ölçüt almaktadır. Bu durum, uyum (zeka) için gerekli olanla olmayanı karıştırmamıza yol açmış olabilir. Oysa, yüksek zeka testi puanlarına sahip olmayan çoğu insan, yaşamda ve okulda başarılı sonuçlara ulaşabilmektedir. Bir yeteneği "zeka" olarak tanımlamanın ölçütleri (her hangi bir çevresel bağlamın seçimi, biçimlendirilmesi ya da uyum için); problemle ilgili olarak farkında olma, onu tanıma, çözmek için strateji oluşturma gibi süreçler olmalıdır. Aksi halde, ABD Başkanlarının hep uzun boylu olmasından hareketle, uzun boylu olmayı zekanın bir yordayıcısı olarak kullanmak daha uygun (!) görünmektedir.
Kendimizi hep zihinsel yeteneklerle de sınırlamamalıyız. Öte yandan, görmek, işitmek, koklamak ya da tatmak için gerekli olan "fiziksel" yetenekler de vardır.
Alternatif Zeka Kavramları* Son yıllarda gündeme gelen, duyguları düzenlemek ve anlamak şeklinde ifade edilen "duygusal zeka"yı (Goleman, 1995) ölçebilen testler yapılmalıdır. Duygusal yetenekler, her ne kadar davranışa dönüştürülmeleri çevresel bağlama göre farklılık gösterseler de, evrensel görünmektedirler. Başka çalışmalara da gereksinim olmasına rağmen, araştırmalar göstermektedir ki, bu yetenekler, ölçülen geleneksel zekadan farklıdırlar. Üzerinde durulması ve kanıtlanması gereken şey, bu yeteneklerin çevresel bağlama uyum için gerekli olup olmadıklarıdır; bu da, yapı geçerlemesini gerektirmektedir.
* Gardner'ın (1983) "çoklu zekalar" görüşündeki müzik ve bedensel zeka (bodily-kinesthetic intelligence) geçmişteki testlerde kullanılmadı. Ancak, özel olarak bu yeteneklerin, çevreyi seçme, biçimlendirme ve uyum için evrensel anlamda gerekli olmadığı söylenebilir.
* Üç-aşamalı (triarchic) zeka kuramındaki (Sternberg, 1985) pratik zeka uzun zamandır çalışılmış ve yapı geçerliği kanıtlanmıştır. Pratik zeka, geleneksel testlerle ölçülen analitik zekadan görece bağımsızdır ve okul ile iş başarısını varolan testlerden daha iyi şekilde yordar. Yaratıcı zeka da analitik zekadan farklıdır. Ancak, yaratıcı zeka, varlığı açıkça gösterilmekten çok, bir "aday" zeka durumundadır.
* Sosyal zeka ise (Keating, 1978; Cantor ve Kihlstrom, 1987), özellikle sözel olmayan iletişim becerileri ile bireyin kişiler arası etkileşimde sahip olduğu becerileri kapsar.
* Geleneksel testlerle ölçülen "akademik yönelimli zeka" (ki, özellikle analitik zeka), yaşam boyu önemlidir. Akademik yönelimli zeka bilgiyi hatırlama, onu değerlendirme ve onun önemliliğine karar verme yeteneklerini kapsar.
Okul ve Yaşam Boyu Öğrenme ile İlgili ZekaÖğrenme yeteneği, tüm zeka tanımlarının merkezinde yer alır. Ne yazık ki, öğrenme ile zeka arasındaki ilişkiyi araştıran ilk çalışmalar, bu ilişkinin ya çok az ya da hatta negatif olduğunu bulmuşlardır. Sonraki çalışmalarda, öğrenme ve zekayı ölçen testlerde bir tanımsal yanlılık olduğu görüldü.
Araştırmacılar, "akıcı" (fluid) zekanın genellikle yaş ile birlikte düştüğünü ve "kristalize" (crystallized) zekanın yükselmeye devam edebildiğini ya da en azından düşmediği üzerinde hemfikirdirler (Horn, 1986 ve 1994). Baltes, Dittmann-Kohli ve Dixon'a (1984) göre, insanlar yaşlandıkça yeteneklerini iyi kullanmayı ve kaybettikleri yetenekleri ödünlemeyi öğrenirler.
Üç-Aşamalı İnsan Zekası Kuramı (Sternberg, 1985) analitik, yaratıcı ve pratik (uygulamaya yönelik) yetenekler üzerine kuruludur. Bu yetenekleri ölçebilmek için üç tür çoktan seçmeli (sözel, sayısal ve şekilsel) ve üç açık uçlu madde kullanıldı (Triarchic Abilities Test: Sternberg, 1993). Test, geleneksel testlerden daha geniş yetenekleri ölçtüğü için olsa gerek, bir genel faktör gözlenmedi. Analitik bölüm, geleneksel yetenek testleriyle yüksek bir korelasyon gösterdi; onu, sırasıyla yaratıcı ve pratik bölüm izledi. Daha sonraki yapılan çalışmalar, çevreyi seçme, biçimlendirme ile uyuma ve yaşam boyu başarıya destek sağlamıştır. Yaratıcı ve pratik yeteneklere sahip olanlar, varolan sistemin dışına çıkabilenlerdir.
Yukarıda yaptığımız zeka tanımı, yaşam boyu öğrenmede zekanın rolü konusunda bize çok yardımcı olabilir.
netik çalışmalarına verildiğinden, bu çalışmaların sonuçlarının zekanın genel bilişsel beceri  kavramının bakış açısından olması şaşırtıcı değildir. Birkaç yıl önce varılan ortak kararla genel bilişsel becerilerde gözlenen bireysel değişikliklerin %50 sinin genetik değişkenlikler ile açıklanabileceği sonucuna ulaşıldığından, davranışsal genetik model, zekanın psikolojik teorilerine yer sağlayacak şekilde bir gelişim göstermemiştir.            Her ne kadar IQ daki bireysel değişikliklere etkili önemli genler tanınmış olsa da bu etkenler değişkenliğin yalnızca yarısını açıklayacak değerdedir.            Bu güne kadar, davranışsal genetik araştırmalar genel bilişsel etiolojide   becerileri adres göstermişlerdir. Psikolojinin diğer alanları insan becerilerinin çok boyutluluğunun farkında iken, davranışsal genetik alanı genel bilişsel becerilerin imparatorluğunda kendini adamış bir asker olarak kalmıştır. Her ne kadar genel bilişsel becerilerin genetik geçişi ile ilgili buluşlar güvenilir ve bir sonuca götürücü olsa da genel bilişsel beceriler insan becerileri alfabesinde sadece bir harf olarak gözükmektedir.