KADIN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KADIN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2014 Salı

Bir kadın ve Üç Şair

Bir kadın ve Üç Şair..
Tomris Tamer’e aşık Cemal Süreya ve Cemal Süreya’ya aşık Tomris Tamer.. İkisi de evli, birbirleri için eşlerinden ayrılırlar “Türk edebiyat tarihinin en verimli aşkı” olarak anılacak bir ilişkiye adım atarlar.. Bu ilişki hem enteresan, hem dillere destan.. Yakınları ikisi de bu dünyadan ayrıldıktan sonra şu hikayeyi anlatırlar:
“Her akşam işten çıkıp şıp diye eve damlıyordu Cemal Süreya.. Bir gün Tomris, ‘Biraz gez dolaş, arkadaşlarınla falan buluş’ dedi.. Ertesi gün geç geldi Cemal Süreya, daha ertesi gün de, hep geç geldi.. Bu akşamlardan birinde, örtü silkelemek için pencereyi açan Tomris, apartmanın girişinde oturan Cemal’i gördü ve gerçek ortaya çıktı.. Her akşam iş çıkışı eve geliyor ama aşağıda oturup ‘gecikiyordu’ Cemal Süreya.. Tomris tarafından durumun adı derhal kondu: Şahsiyet Rötarı…”
Tomris, Cemal Süreya’nın aşk ve cinsellik dolu şiirlerine konu olur.. 3 yılın sonunda aşkları biter.. Bu dönemde Tomris, eşinden yeni ayrılmış olan Turgut Uyar’la tanışır.. Şiir üzerine başlayan mektupları, aşk mektuplarına dönüşür.. Evlenirler.. Tomris, Tomris Uyar olur.. Turgut Uyar’ın ölümünden sonra,Tomris ilişkileriyle ilgili olarak şunları söyler : “Turgut, beni her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım..”
3. şairse Tomris’e hep uzaktan, platonik bir aşkla bağlı olan Edip Canseverdir.. Boğaz kenarındaki meyhanelerden birinde başbaşa oturdukları rakı masasında Cansever’in bir peçeteye yazdığı dize ise dilden dile dolaşır: “Tomris rakıyı çok severdi, bense onu…”
"Cemal Süreya’ya içki içmesini ben öğrettim."
-Edip Cansever
“Edip’e şiir yazmayı ben öğrettim.”
-Cemal Süreya
“Bu ikisi bunu tartışırken ben de gittim Tomris’le evlendim..
-Turgut Uyar
“Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor.. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana.”
-Tomris Uyar

3 Haziran 2014 Salı

Kadın'ın Dirilişi ve Tarihi

Kadın'ın Dirilişi ve Tarihi

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün tarihçesi çok hazindir. 18. yüzyılda doğan, bir yüzyıl içinde dünyanın tüm köşelerine yayılan ve pervasızca daha fazla sömüren vahşi kapitalizmin insanlık dışı bir uygulamasına tepkidir Emekçi Kadınlar Günü. 8 Mart 1857'de ABD’de Cotton tekstil fabrikasında çalışan kadın dokuma işçileri ağır çalışma koşullarını protesto etmek için greve başlarlar.Grevi kırmak ve başka alanlara da yayılmasını engellemek için acımasızca müdahale edilir ve dokuma işçileri Fabrikaya kilitlenir. Bu sırada gözü para kazanma hırsından başka bir şey görmeyen kapitalistlerin neler yapabileceğini gösteren bir olay yaşanır:

Fabrika yanmaya başlar. Fabrikada bulunan kadın işçilerden çok azı yangından kurtulmayı başarır. Yanan fabrikadan çıkamayan veya fabrikanın çevresine kurulmuş olan barikatları aşamayan 129 kadın işçi yanarak can verir.

Bu olay Avrupa’da ve Amerika’da daha önceki yüzyıllarda yaşanan “Cadı Avcılığı”nın modern bir tekrarıdır; dahası Batı’nın (ve kapitalizminin) kendini tehlikede hissettiğinde neler yapabileceğini gösterir.

Takip eden yıllarda kadınlar sömürüye karşı örgütlenmeye başlar. 26-27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında Kadınlar Günü gündeme alınır ve kabul edilir. Emekçi Kadınlar Günü bir çok ülkede her yıl kutlanmaya başlar. İlk yıllarda belirli bir tarih saptanmamış olmasına karşın, her yıl ilkbaharda kutlanır. Emekçi Kadınlar Gününün 8 Mart olarak saptanması 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Emekçi Kadınlar Konferansında kararlaştırılır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ise 1977 yılında 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kabul eder.

Kadınlar dün olduğu gibi bugün de ikinci sınıf insanlar olarak görülmekte, dövülmekte, işkenceye tabi tutulmakta, tecavüze uğramakta, sömürülmekte, cinsel birer obje olarak kullanılmakta ve metalaştırılmaktadırlar. Bu insanlık dışı durumun baş sorumlusu tüm varlığı metalaştıran, insanlar arasındaki her türlü ahlaksal, toplumsal, insancıl ilişkiyi yok eden ve ekonomik ilişkiye dönüştürerek değersizleştiren mevcut ekonomik sistemdir.

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, hakim anlayış tüm dünyada kadınlarla ilgili gündemi çarpıtıyor, 8 Mart’ın içini boşaltıyor ve hatta bugün de bile kadınlığı kullanarak sömürüsünü sürdürüyor.

Bugün yani 8 Mart gününde, Cotton tekstil fabrikasında canlarına kıyılan kadınlar hatırlanmıyor, anılmıyor ve kasıtlı olarak gözlerden uzak tutuluyor; savaşlar, işkenceler ve sömürüler konuşulmuyor; emperyalizmin yüzyıllar boyunca süren ve günümüzde şiddetlen saldırıları kınanmıyor; kadınları aşağılayan ve sömüren hakim yapıların üstü örtülüyor ve korunuyor. Tüm bunları yapanlar ne yazık ki, dil ucuyla 8 Mart’ta kadın haklarından söz ediyor. Kimi çevreler de, kadın sorunu ya da kadın hakları denince hemen konuyu genel insan haklarına ve insanlık sorununa çekmeye çalışıyor. Bu tür bir çaba ve telaş, söz konusu kişilerin kadınların karşı karşıya bulundukları sorunların üstünü örtmek ve geçiştirmek amacını güttüklerini gösteriyor. Kısacası ikiyüzlülük hakimiyetini sürdürüyor.

Savaşların, sömürü mekanizmalarının, emperyalizmin, hiyerarşik yapıların, her türlü antidemokratik tutum ve yapının, ayrımcılığın, ırkçılığın, yabancılaşmanın, eşitsizliğin gündeme alınmadığı bir ortamda kadın hakları da, kadınlar günü de, sömürüsüz bir dünya da ancak söylem düzeyinde kalacaktır.

Gerçeklerin tüm yalınlığıyla konuşulabildiği, insanların maskelerin arkasına saklanmadığı, tüm insanlığın sömürüye, tahakküme, emperyalizme, savaşa direndiği bir dünya özlemiyle, sömürünün yanında yer almayan tüm kadınların dünya kadınlar gününü kutluyoruz.

8 Mart günü Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanır. Bu gün kadınlar tarafından ve / ya da kadınlar için konferans, gösteri ve eğlence gibi çeşitli etkinlikler düzenlenir. Kadınlar arası dayanışma ve kadınların toplumdan beklentileri vurgulanır.

Kadınlar Günü`nün anası Clara Zetkin


Tarihte belgelenen ilk kadın hareketi 1909`da New York`ta gerçekleşti. Bu günü dünyaya kabul ettiren kişi ise Clara Zetkin`di. 98 yıl önce 20 bin kadın işçi, çalışma koşullarını ve adaletsiz ücretleri kınamak için grev yaptılar. Şubat 1910`a kadar süren grev sırasında polis 700 kadar kadını tutukladı.Dünya Kadınlar Günü`nün asıl mimarı kuşkusuz 1907`de Uluslararası Sosyalist Kadınlar gününü organize eden Clara Zetkin.Zetkin tüm sosyalist partileri kadınların oy hakkı için mücadele etmeye çağırmış, kadın haklarının korunması için mücadele vermişti. 1908 yılında New York Sosyal Demokrat Kadınlar Birliği bu çağrıya uyarak büyük bir gösteri gerçekleştirdi. 1910 yılında Kopenhag`daki Sosyalist Kadınlar 2.Enternasyonal Konferansı`nda Zetkin, uluslararası bir kadınlar günü olmasının gereğini savundu ve katılımcıları ikna etti.19 Mart 1911`de de Avrupalı sosyalistler ilk kez bir uluslararası kadınlar gününü kutlayarak, İsviçre, Avusturya, Danimarka ve Almanya `da yaşayan bir milyondan fazla kadına eşit haklar sağlanması için seslerini yükseltti.

İlk Dünya Emekçi Kadınlar Günü protestolarından... Kadınlar ve hatta erkekler bu günü `Kadınlar gökyüzünün yarısını elinde tutuyor` pankartlarıyla kutlamıştı. Rus sosyalist kadınlar 23 Şubat 1917`de Petrograd`da yapılan bir kadın hakları protestosunda `ekmek ve barış” sloganlarıyla polisle çatıştı. Eski Rus takviminin 23 Şubat günü, Sovyet Devrimi`nden sonra kabul edilen Bati takvimindeki 8 Mart`a rastladığından, 1918`den itibaren Kadınlar Günü8 Mart`ta kutlanmaya başlandı. Vladimir Lenin 1922`de Uluslararası Kadınlar Günü`nü bir komünist bayramı olarak ilan etti.

2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş yıllarında adeta yok olmaya yüz tutan kadın hareketi, 1960`ların sonunda tekrar canlandı. BM`nin 1975 yılını kadın yılı olarak ilan etmesi ve bunu takiben 1975-1985 arasının kadınların on yılı olarak açıklanması harekete gönül verenleri yüreklendirdi. 1977`de UNESCO`nun 8 Mart`ı Dünya Kadınlar Günü olarak açıklamasından bu yana bu gün dünyanın her yerinde Kadınlar Günü olarak kutlanıyor. 8 Mart sadece kadınları hatırlamaya değil, kadın hakları, kadın-erkek eşitsizliği, ve kadına karşı şiddet gibi sorunlarında tartışılmasına vesile oluyor.

Kürd Kadini'nin Uyanışı

Kürd ulusal kurtuluş savaşı yıllarında ulusal uyanış, devrim ilerledikçe kadın kitleleri arasında da kök saldı. Başlangıçta kadın, savaşın kıyısında ana, eş ya da başka bir yakın olarak yer alıyordu. Çok geçmeden bu durum değişti, genç kuşaklar başta olmak üzere Kürt kadınlar savaşın bütün cephelerinde yer almaya başladılar. Kuşkusuz bu öyle kolay olmadı. Hatta savaşın silahlı alanı, gerilla safları, kadınların katılımına uzunca süre direndi bile. Ama sömürge ulusun nüfusunun yarısı olan kadınlar yaşamın ortaya çıkardığı gereksinime uygun olarak ve bileklerinin hakkıyla savaşın bütün cephelerinde olmayı başardılar. Kadınların savaşın her cephesine girişi, başkaldırının toplumsal karakterini belirginleştirdi ve toplumsal tabanının olağanüstü boyutlarda genişlemesini getirdi.Yanı sıra başka önemli sonuçlara da yol açtı: Kürdistan toprağındaki kadın sorunu, özel bir biçimde de olsa ulusal savaş güçleri arasına taşındı. Ulusal savaşa katılmak kadınlar için özgürlük arayışında birinci adım oldu.

İkincisi; hangi nedenle ve hangi düzeyde olursa olsun kadın cinsin ulusal mücadelede etkinliği arttıkça, ulusal hareketin toplumsal temeli kadın kitlelerce genişletildikçe

kadınların cins olarak uyanışının gelişmesine, kadın cinsinin ikincil konumunun sorgulanmasına ve konumunun değişmesine giden yolu açtı. Kürt kadınlarının cins olarak uyanışının üçüncü koşulunu devletin sömürgeci vahşeti sağladı. Sömürge rejimi, ulusal savaşa karşı mücadele taktiklerinden biri olarak kadına karşı cinsel şiddeti, taciz ve tecavüzü devreye koydu. Kürt kadınlarının hem politik ve hem de cins olarak uyanışı ve mücadelesinin gelişmesi böyle de tetiklenmiş oldu. Böylece Kürt kadının Batıdaki gibi iki değil üçlü baskı altında olduğu görülmeye, bu duruma karşı özel bir mücadele gelişmeye başladı. Sonuç olarak, nereden ve hangi nedenle başlamış olursa olsun, Kürt ulusal savaşı, Kürt kadınlarının cins olarak uyanışını ve demokratik kadın mücadelesinin gelişmesi için elverişli koşulları yaratmış oldu. Tarihsel benzerleri gibi Kürt ulusal mücadelesi yanı başında Kürt kadın kurtuluş mücadelesinin, demokratik kadın hareketinin ve özel bir kadın örgütlenmesinin gelişmesine yol açtı. İçeriği itibariyle esasen ulusal niteliğin damgasını bastığı Kürt kadın mücadelesi ve örgütlenmeleri oldukça özgün biçimler ve farklı eğilimler yaratarak gelişti.


Ulusal savaşın henüz başlangıcında ortaya çıkan değişik eğilimdeki örgütlenmelerin her birine paralel feminist eğilim ve örgütlenmeler ortaya çıktı. Bunların ortaya çıkışını öncelikle Batı’daki feminist akım etkiledi. 80’li yıllar içinde Batı metropollerinde yükselen demokratik kadın hareketinin ve feminist dalganın içinde yer alan Kürt kadınlar, ulusal mücadelenin etkisiyle ayrıştılar. Ulusal mücadele onlara, ulusal ezilmişliği ve köken farkını ifade cesareti verdi. Başlıca olarak Roza, Jujin gibi dergi çevrelerinde toplanan Kürt feminist kadınlar, ulusal hareketin daha çok şiddete dayanan mücadele çizgisinin dışında kaldılar. Mücadeleye bu yaklaşımları, onların aynı zamanda ulusal savaşın sorunlarının dışına düşmelerini beraberinde getirdi. Özellikle bu tür irili ufaklı kadın çevreleri ulusal uyanış süreciyle bir şekilde ilişkilenseler de, Kürt kadının somut sorunları temelinde bir birliktelik ve doğal olarak kitlesellik yakalayamadılar.‘97’den itibaren Batı’da başlayan devrimci düşüş,Batı’da boy veren ve esasen orada yaşayan Kürt feminist hareketinde irtifa kaybını getirdi. Hemen akabinde gelen ulusal devrimci düşüşle birlikte etkinlikleri daha da azaldı, içerik ve yön değişikliğine uğradı. Dergiler kapandı, daha çok sosyal ve kültürel etkinlik yapanlar yola devam etti ve bu amaçla kurumsallaşmalar yarattılar. Ama onlar Batı’daki demokratik kadın hareketinin içinde, etkinlikler ve kampanya örgütlülüklerinde yer almayı sürdürdüler. Özellikle Kürdistan’da tecavüz olaylarına karşı önemli bir duyarlılık yaratmada, gözaltında tecavüz işkencesine karşı Emekçi Kadınlar Birliği’nin öncülük ettiği uzun soluklu mücadelede yer aldılar. Cezaevi direnişlerinin, bütün hak ihlallerini protesto eylemlerinde; toplumsal hareketin birçok alanına örgütlü/örgütsüz katılım sürdürdüler.

8 Mart etkinliklerinde yer almaya devam eden radikal feminist Kürt gruplar, Irak’ta savaş karşıtı mücadelede de yer aldılar. Kültürel faaliyete eğilim gösteren hareketin Kürt bölümü de halen bu kulvarda, genelde demokratik muhtevalı hareketin içinde yer alıyor. Fakat yukarda dedigimiz gibi kürd kadinin uyanisi ile birlikte kadinin gücünü gerilla saflarina katilip eline silah alip savasmasi ile ispat edildi.

Feminizim

Feminizm sozcugu ‘femina’ Latince kadin anlamina gelen sozcukten turemistir. 19.yy'da baslayip içinde yasadıgımız yuzyılda kadının toplumsal konumunun inanilmayacak kadar hizla degismesi ile ilgilidir. İlk örgütlü kadın hareketi feminizm adıyla tanınmıştır. Venus planeti sembolu ayni zamanda Feminizm hareketinin sembolu dur.


Feminism anlayisi bir çok kisi ve çevre tarafindan yanlis yorumlanip farkli bir prspectiv açisi verilmek istensede (ornegin erkek dusmanligi) feminizm etkinligi sadece beli bir kesim kadinin sistemin olusturdugu esitsizliklere bas kaldiri ve erkek egemenligini kirma, kadin ve erkek esitligini saglamayi amaçlar. Feminizm dusuncesi politik, filozofik ve sosyal yolardan kadin hakrainin, sosyete içinde aranmasidir. Feminizm dusuncesi kadin statusunun toplumda ve geleneklerden dolayi olusan cins esitsizligini ortadan yok etmeyi hedefler. Feminizm yeni sosyal iliskiler gelistirme ve kadin haklarini gelistirmkte yeni aletler olusturur. Feminizm gunluk hayatta kadinin karsilastigi haksizliklari ortadan kaldirmayi amaçliyan bir savas olarakta tabir edilebilir. Feminizm daha çok kadinlar tarafindan savunulan bir etkinlik olsada, bir çok erkeginde destegini almaktadir. Feminizm sadece kadinin sosyal, ekonomik, politik haklarini degil ayni zamanda kadin kisiliginide kadinin kendine bakis açisinida gelistirmeyi hedefler. Feminizm « insanlar politik olmalidir » fikrini savunur ve bu temelde kadini yapilastirmayi, kadin (birey) kendi bedeni ve ruhu uzerinde, tek hak sahibidir ve kendi ayaklari uzerinde durmali, vebunun için gerekli egitimi, alt yapiyi sunar.


Feminizm kadinlara toplum içinde yeni bir konum tanimlamis, kadina ev disinda da yeni çalisma alanlari yarattigi için sosyal bir akim haline glmesine neden olmustur. Unutulmamalidir ki bundan çok kisa bir sure once kadinlara hiç bir hak taninmamaktaydi, kadinin oy kulanma, okuma, esinden bosanma, çalisma vs gibi bir çok hakki yoktu, butun bu hizli degisiklikler, olup bitteni anlama ve daha once kimsenin aklina gelmiyen alanlarda kadinin kendine yer açma amaciyla hem akedemik hem politik bir içerigi olan feminizmin sayesindedir.


Feministlerin tek amaci kadinlarin sosyal hayatta erkeklerle esit haklara sahip olmasini saglamaktir. Esitlik kavramida bir çok kisi ve çevre tarafindan yanlis anlasilmakta, yanlis yorumlanmaktadir. Feminizm de istenen esitlik fiziksel veya biyolojik bir esitlik degildir, toplum içinde erkekler için uygulanan erkeklere verilip kadinlara verilmiyen haklari talep etmektedirler, ornegin ayni isi yapan bir kadinnin ayni isi yapan bir erkekle ayni parayi almasi, tek basina taciz edilmeden ozgurce dolasma haki gibi taleplerdir istedikleri anlasilmasi zor ‘esitlik’ istekleri degildir, bu esitlik kavrami çarpitilmalidir. Feminizm akimi insanligin yani kadin ve erkegin esir yaratilmasindan sonra kadinin elinden alinan tum haklari yeniden taleb eden, asil amaci insanlikta esitligi saglamak olan ve herkes tarafindan desteklenmesi gereken bir akimdir.Kadinin hala bazi haklara sahip olmadigini asagida yapilan bir arastirmanin sonuclarindan anliyabiliriz.

Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre;
1- Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor.
2- Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler.
3- Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler.
4- Başka bir değişle dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahipler.




29 Mayıs 2014 Perşembe

GÜNÜMÜZDE AŞK (Bir Öğrenme Süreci)

GÜNÜMÜZDE AŞK
(Bir Öğrenme Süreci)


Herrad Schenk
1933 yılı Almanya'da evlilik konusunda kritik bir tartışmanın başladığı dönemin ilk yılıdır. Aile yapısı içinde barınmakta olan tutucu düşünceler nasyonal sosyalizmle güçlü bir desteğe kavuşuyordu: Nazizm de Katolik Kilisesi gibi "evlilik, cinsellik ve neslin üreme olgusu" arasında birbirinden ayrı tutulamayan bağların öyle olduğu gibi kalmasından yanaydı ve "çürütüp kokuşturucu" bireyselleşme sürecine böyle dur denmeliydi. Ancak çok sonraları, altmışlı yıllarda ve yetmişli yıllar sırasındadır ki yüzyılımızın başlarındaki evlilik tartışmalarını hatırlatan fikirler yeniden alevlendi. Yeni tartışmaları başlatan ateş "Aşk Evliliği" ateşine dönüştü ve 1980'li yıllarda bu ideal evlilik başka bir renge büründü: Öğrenme Süreci Olarak Yaşama Ortaklığı.
İkinci Dünya Savaşı birincisinden farklıydı, şöyle ki birincisinde olduğu gibi cinsel ahlâkta sürekli bir gevşeme ama bu, savaş yaşantısı ve yabancılaşma yüzünden dağılmaya yüz tutmuş ailelerle ilgiliydi, 1950'lerde bu durum kısa süren bir görüngüydü. Derken boşanma sayısı sonra birdenbire düşüverdi, ancak yavaş yavaş yükselerek 1950'lerin durumu 1970'li yıllarda yeniden yaşandı. Ne var ki aile sosyolojisiyle ilgili incelemelerden görüldüğü üzere, evlilik ve aile kurumlarında artık şaşırtıcı bir kararlılık (Stabilik) yaşanıyor Almanya'da. "Aile yaşamının durumları, kararlılık ve kararsızlık açısından bakılarak gözlemlenecek ve değerlendirecek olursa şu açıkça fark edilir ki, ağır sosyal koşullar, hangi türden olursa olsun sosyal sıkıntılar, ne aile dayanışmasını ne de aile yaşamını -ortalama ölçekte de olsa- artık hiçbir zaman zayıflatıyor değil... Tam tersine güçlendiriyor bu dayanışmayı. Daha önceden evliliği tehlikeye sokan kişisel gerilimler ya da evli çiftin ve çocukların birlikteliğinde yaşanan kayıtsızlık yerine daha sıcak ve güçlü bir birlikte yaşama duygusuna bırakmaktadır" şeklinde bir kanıya yarıyor Helmut Schelsky (1953). Almanya'da devlet düzeni ekonomik düzenin çöküşü, ideolojinin iflası, ülke dışına kaçış ve sürgünler, ölümler ve sosyal köklerden kopuşlar insanların kaderini ve halkın güncel yaşamını 1914-18 savaşından çok daha derin boyutlarda etkiledi. Bu yoğun sarsıntıdır ki belki evlilikteki yaşam durumlarına "kararlılık" kazandıran faktör! Çünkü pek çok insanın o dönemde aile'yi sosyal ilişkilerin bozguna uğramadığı son kale, güvenilir biricik destek olarak gördü. Savaş sonrası darlık ve sıkıntıların ilk yıllarında olduğu gibi yeniden kalkınmanın ve iktisadi mucizenin gerçekleştiği dönemde evlilik birçokları için muhtemeldir ki eskilerin şu "çıkar evliliği" dedikleri birlikteliği andırıyordu: Evlenen çiftler kendilerini her şeyden önce çalışma ortakları olarak kabul ediyor, aileyi bir dayanışma birliği sayıyorlardı. Çiftlerin her biri kendi işinden, kendi rolünden sorumluydu, "sabanı çamurun içinden çekip çıkarmak" için birlikte yorucu bir çalışma gerekti. Gerekli olan şeyleri sağlamak, örgütlemek, yuvayı kuruncaya kadar el ele vermek... nedir ki geri planında emeğin egemen olduğu bu hayat tablosunun üzerinde Katolik Demokrat Parti'nin (CDU) koyu tutucu aile politikası esiyor Almanya'da. Bu, evlilik kurumunun ve ailenin korunmasına yönelik bir politikadır, örneğin Aile Sorunları Bakanı Würmeling 1953'te "Boşanmanın kolaylaştırılması, devletin ve toplumun ayakta kalması bakımından ailede köklenen temelleri tehdit eder" diye konuşmakta ve böylece çoğunluğun sesine tercüman olduğuna inanmaktadır.
Bu savaş dönemi ve savaş sonrası evliliklerinin içine düştüğü ruhsal sıkıntılar ancak çok sonra 968 kuşağının kendi ana-babalarına yönelttikleri suçlamalarda yansır. Savaş ve savaş sonrası yıllarda doğanların pek çoğu ana-babalarının yaptıkları evlilikleri, dışardan kararlı (dengeli) gözükmesine rağmen içten içe kof bir kurum olarak algıladılar, boğucu buldular. Ayrıca 60'lı yıllarda bir problem durumuna gelen erken evlilikleri de kısmen de olsa genç insanların bir an önce ana-baba evinden kopma eğilimlerine bağlamak gerekir. Kendi başlarına yapmaya karar verdikleri ve kendilerinden önceki uşakların daha rahat edeceklerini umdukları bir evlilik onların gruplar halinde veya aynı konutu paylaşarak yalnız yaşamak gibi alternatif yaşam biçimleri o zamanlar henüz yoktu.
Nedir ki 60'lı yılların ortalarına doğru "cinsellik dalgası" denen bir akım İskandinavya'dan kopup Almanya ve Orta-Avrupa'ya girdi. Ingmar Bergman'ın 1963'te İsveç sinemalarında gösterilen filmi "Sessizlik" bir yıl geçmeden bütün Batı-Alman kamuoyunu derinden sarstı. Birkaç yıl sonra da Oswald Kolle'nın cinsellik konusundaki aydınlatıcı filmleri piyasayı kapladı. "Eşiniz, bilinmeyen yaratık" (1969) ve "Kocanız, bilinmeyen erkek" (1970) gibi filmler büyük seyirci kitlesi topluyor, cinselliğin karanlıkta kalmış kesimlerini perdede keşfetmeye çıkan insan yığınlarını kendine çekiyordu. Buna paralel olarak altmışlı yılların ortalarına doğru "doğum kontrol hapları"nın zafer yürüyüşü başladı Orta-Avrupa'da. Aslında bu haplar A.B.D.'de kadının doğurganlığıyla ilgili araştırmalarda Katolik bir doğum uzmanı tarafından bir yan ürün olarak rastlantı sonucu icat edilivermişti. Yumurtlamayı önleyen bu hormonlu ürünler 1996'da Dünya Sağlık Örgütü (WHO)'nün bir uzmanlar komitesi tarafından "sağlığa zararsız" bulundu, ama Almanya'da hekimlerin bir bölümü bu hapları uzun bir süre salık vermekten çekindi. 1965'te 400 hekimin imzaladığı "Ulm Muhtırası" söz konusu hormonlu hapları "doğanın yaratıcı gücüne müdahale ettiği" gerekçesiyle kınıyordu. Hapların yaygınlaşmasıyla bir grup seks dalgasının patlak vereceğinden çekiniliyordu. Bir yanda cinsellik dalgası, öte yanda kontrol hapları ikisi de aynı zamana rastgelmişti ve haplar, cinsellik ahlâkının liberalleşmesinde, özellikle evlilik-öncesi cinsel ilişkilerin serbestleşmesinde uzun süre etkili oldular. Ne var ki işler çığırından çıkacak düzeye hiçbir zaman gelmedi.
Cinsellik dalgasının ortaya çıkmasıyla birlikte Orta-Avrupa insanının cinsellik karşısındaki tutumunu daha sonraki yıllarda belirleyecek olan iki ayrı gelişme baş gösterdi. Birincisi - Van de Valdes geleneğine uyarak- cinsellik alanında geniş bir bilimsel literatür ortaya çıktı. Özellikle A.B.D.'de anketler ve ampirik araştırmalar yapıldı, bunların sonuçları birçok raporlar halinde piyasaya sunuldu: 1948 ve 1953'de A.B.D.'de yayınlanan Kinsey raporları 1954 yılından başlayarak bütün dillere çevrilecekti. Yıllar boyunca gitgide daha büyük sayılara ulaştı bu yayınlar, bu arada Gieses ve Schmidt'in Öğrencilerde Cinsellik (1968) Masters ve Johnson'un Cinsel Reaksiyon (1967) Evliliğin Zevki (1976) ve Hite-Raporu (1977) korkunç baskılara ulaştı. Özellikle Hite-Raporu kadın cinselliği konusunda yoğunlaşıyordu.
Dönemin ikinci büyük gelişmesi, cinselliği aydınlatan bu literatürle sıkı sıkıya bir çıkar ilişkisi olan bir akımdı, yani Seks, Erotik ve Pornografinin ticarileştirilmesi. İsveç filmi diye kısaca anılan filmlerin yarattığı dalga altmışlı yılların ikinci yarısında bütün Orta-Avrupa'yı bir sel gibi istila etti. Aralarında ciddi denebilecek olanları da dahil pek çok magazin dergisi kapak sayfalarını çıplak, yarı çıplak kadın fotoğraflarıyla doldurmaya başladılar. Seks ve pornografi gitgide reklamların ana öğesi haline geliyordu, hemen hemen her konuda böyleydi. Bunun yanında Sex-Shop denilen dükkanlar, yalnızca seks filmi gösteren sinemalar yerden mantar gibi bitiyordu.
Meta haline getirilmiş cinsellikteki bu patlama, insan insana ilişkilerden koparılarak alışveriş konusu durumuna getirilen bir cinselliğin teknik yönlerine duyulan ilgi, kısacası insanın kendine yabancılaşması bugün hâlâ sürüyor, özellikle bu yabancılaşmanın dinsel baskılarla, dolayısıyla sahte bir ahlakçılıkla yaşandığı ülkelerde, yobazlığın siyasal ahlâka harç edildiği ülkelerde... Görsel basın bu yabancılaşmayı kullanarak kendi ülkesindeki kadınların öncelikle sömürülmesine önayak oluyor: Uygarlaşmanın utanç duvarı. Çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu pek çok insan cinsel ahlâktaki yumuşamaya rağmen cinsel ihtiyaçlarını kişisel ilişkiler çerçevesinde çözüme ulaştıracak durumda değiller, Bunu belki de bu ilişkilerin gerektirdiği ölçüde bir ruhsal uzlaşma sağlamaya hazır ya da yatkın ölçüde olamadıkları için yapamıyorlar. Yüzyılın başlarında fuhuşun daha hoşgörülü bir cinsel ahlâk sayesinde ortadan kaldırılabileceğine inanan cinsel reformcu aydınların eskiden beri düşledikleri fikirler de böylece suya düşüyordu.
Altmışlı yılların ikinci yarısında öğrenci hareketleri sırasında burjuva evliliğine karşı yeni bir eleştiri dönemi başlatılınca Cinsellik Dalgası da iyice hızını aldı. Evliliğe yöneltilen eleştirilerin arka planındaki teorik düşünce kısmen de olsa ilginçti, ki otuzlu yıllardan kaynaklanıyor, hatta 1920'lerin deneyim ve tartışma ortamına dayanıyordu. Ama Aydınlar kesimi bu gerçekleri Almanya'da ancak otuzlu yıllarda algılıyordu. Örneğin "Baskıcı Cinsel Ahlâkın Sökün Edişi" (1932) ve "Cinsel Devrim" (1936) adlı eserleriyle Wilhelm Reich ya da "Otorite ve Aile" (1936) ile Max Horkheimer.
1933'te (Hitler'in resmen iktidara gelişiyle - y.ö.) Almanya Komünist Partisi'nden ve 1934'te de Uluslararası Psikanalizciler Birliği'nden atılan Marksist psikanalizci Wilhelm Reich öğrenci hareketinin klâsik önderi haline geldi. Öğrenciler onun çok yönlü eserinin bir bölümünden, özellikle Reich'in kendisinin de eleştirel bir tavır aldığı bölümlerinden hareketle yola çıkıyorlardı. 1930'da W. Reich Almanya Komünist Partisi (KPD) içindeki çalışmaları çerçevesinde Berlin'de Cinselliğin Ekonomisi ve Politikası ile, kısacası Seks-pol diye adlandırılan Cinsel Politika ile uğraşmıştı. Ne demekti Cinsel Politika? Bu, bir yanda Marks'ın öte yanda Freud'un (Psikoanalizin) getirdiği çıkış noktalarını bağdaştırma denemesiydi ve W. Reich'in işçi kesimindeki genç insanların gebelikten korunma, hamileliği önleme ve benzeri konularda danışmak ve yardımlaşmak için başvurduğu cinsel danışma merkezlerinde pratik hekim olarak çalışırken edindiği tedavi deneyimlerinden doğmuştu.
Reich, kapitalist toplumdaki baskı mekanizmalarının bireylere cinsel ihtiyaçlarını bastırma ya da bastırmaya zorlama şeklinde yansıdığı kanısındaydı (1). O ilkel toplumlarda cinsel yaşamın istek-isteksizlik (Lust-Uhlust) ilkesine göre değerlendirildiğini kurguluyordu. Ancak ekonomik ve siyasal güç toplumda belli bir sınıfın elinde yoğunlaştığı zaman bu sınıf, kendi egemenliğine sosyal alanda da dayanak sağlamak için artık "baskıcı bir ahlak" üretmeye başlamakta, bu ahlâk söz konusu toplumun içine daha eğitilme döneminde sindirilmekte ve her kuşak kendi içine sinen bu baskıyı kendi çocuklarına da uygulamaktadır (2). "Cinselliği bastırma" ya da geriye itme "eksiksiz üretkenlik" safhasını, orgazmdan haz veya zevk duyma yeteneğini bastırmak demektir, suçluluk, kabahat işleme bilinci ve cinsel korku yaratmaktadır. Cinselliğin bastırılması ve kapitalist toplum düzeni yanyana yürürler, birbirlerine destek verirler. Cinselliği bastırıcı, haz düşmanı, cinselliği yadırgayıcı eğitim, şiddet ve otoriteye eğilimli ya da inanan insanlar yaratır ve bu insanlar kendilerine yabancılaşmış işleri yapmaya hazırdırlar, toplumda mevcut üretim ve egemenlik ilişkilerini sorgusuz sualsiz hiç eleştirmeden öylece kabullenirler. Kapitalizmin ekonomik ve toplumsal düzeni bu tür insanlarla yaşar. Cinsel baskıcılığın daha ilk çocukluk yıllarında başlayarak uygulandığı ortam burjuva toplumundaki çekirdek ailedir. Önceden cinsellikleri bastırılmış da olsa evlilikte sadakat ve de "sürekli tek-eşlilik" kurallarıyla eli kolu bağlı olsa bile ana-baba çocuklarını kendi cinsel ihtiyaçlarını bastıracak şekilde eğitmekte ve böylece birtakım burjuva erdemleri üretmektedir, örneğin başarı, disiplin, düzen, itaat.
Kadınlar ise evlilikte kocalarına ekonomik yönden bağımlı kalmaları yüzünden iki kat ezilmekte, baskı altında tutulmakta olup kendilerini dolaylı olarak koruma amacıyla, bu kez kocalarına "uyumlu-olma baskısı" uygulamakta, onlara kendilerini ve çocuklarını düşünüp amirleri, işvereni ve devlet otoritesiyle dalaşmamayı öğütlemektedir. Reich, Kapitalizmin "baskıcı evliliği"ne karşı, kendi kanısına göre, özgür bir toplumda gerçekleştirilebilecek bir model öneriyordu ki bu, "belli bir zaman için sürekli cinsel bağlantı kurmak"tı. Eksiksiz bir cinsel haz üretmeye erişerek özgürleşen insan "cinsellik ekonomisi açısından kendi kendine yön verecek" duruma da gelir. Ve "kendini yönlendirme" deneyimine dayanarak insan gerek nevrotik bir poligamiye gerekse (bir o kadar nevrotik sayılan) ömür boyu moonogamiye olan ilgi ve eğilimini yine kendiliğinden yitirecektir. Bunun yerine "doğal bir körelme ya da duyarsızlık" başgösterip çiftler birbirleri için cinsel çekiciliklerini yitirinceye kadar bir süre için monogam ilişkiler doğacaktır. Bu durumda çift birbirinden dostça kopabilir ya da kopmalıdır veya belki üçüncü bir kişiyle geçici bir ilişki sayesinde aralarındaki cinsel gerilim yeniden canlanabilir. "Her sürekli cinsel bağlantıda ana zorluk" diyor Reich, bir yanda cinsel arzunun, öte yanda da çiftlerden herhangi birinin ötekine beslediği ve zamanla artan duygusal bağların (arada bir ya da kesin olarak körelme, yani tavsamadır. "Yalnızca vicdan yüzünden sadık kalmak" uzun vadeli her ilişkiye zarar verir ve sonunda insanın eşine karşı beslediği bazı olumsuz duyguları bastırmasına yol açar, hatta bu kadarla da kalmaz, nevrotik bir rahatsızlığa iktidar bozukluklarına ve buna benzer olumsuzluklara neden olur. Cinsel arzuların körelmesini önlemeye hiçbir iyi niyet yetmediği gibi, yeni hiçbir sevişme tekniği de başa çıkamaz bununla. O bakımdan başka insanlardan kaynaklanan cinsel uyarıları bastırmaya veya içine atmaya kalkışmadan, hiç bir suçluluk duygusuna kapılmaksızın yeni ve alternatif bir ilişkiye girmek daha iyidir. W. Reich'in kendisi hayatında "birbirini izleyen monogamiler" yani birbiri ardısıra meşru veya meşru-olmayan birtakım evlilikler yapma modelini gerçekleştirdi. 24 yaşından başlayarak 60 yaşında ölünceye kadar böyle dört evlilik yaşadı. [Bundan sonraki kelime-altı-çizim'leri benimdir. Y.Ö.]
Altmışlı yılların sonuna doğru Batı Almanya'daki sol hareketler içinde toplumda cinsel bir devrim yapılmasını kapitalizme karşı mücadelenin bir aracı olarak gören siyasi örgütler vardı. Komün I ve Auss (Bağımsız ve Sosyalist Öğrenciler Eylem Merkezi) bunların en önünde geliyordu. AUSS örgütü, cinsel bakımdan olgunluğa ermiş gençlerin "doğum kontrol" haplarını serbestçe kullanabilmeleri gerektiği yolundaki isteğiyle, daha kurulur kurulmaz kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Oysa böyle bir isteğin bugün artık ne devrimci, ne de öyle toplumsal bir yankı uyandıracak yönü kalmıştır. 1966'da Berlin'de kurulan Komün I örgütü ise öyle bir gösteri sahnesine dönüştü ki devrimci cinsel ilişkiler orada etkili bir propaganda sağlayacak biçimde tiyatrolaştırılıyor, sıradan burjuva insanı bundan ya hayranlık ya da tiksinti duyabiliyordu.
Komün I, W. Reich'in "Burjuvazinin Baskıcı Evliliği"ne ve "Sürekli ya da kalıcı Monogami"ye yönelttiği eleştirileri benimsemiş, bu eleştiriyi bütün "İkili İlişkiler"e genelleştiriyordu. İkili her ilişki baskıcıydı: "Tahammül edilmez bir ilişki olarak sadece cesetler üreten ikili-ilişkinin burjuvalar gibi kuruntular içinde telef olması doğru değildir" deniyordu. Bu ilişkinin yerine programlı bir grup seks almalıydı. Bazı komüncüler daha serbest ve sorunsuz cinsel yaklaşımlardan yana idiler. Hiçbir yakınlaşma baskıcı eğitimin aşılmasında fazla bir çabaya ihtiyaç göstermemeliydi. Bir süre Komün 1'de yaşayan ve sonradan bu çevreden ayrılıp terörist olan Bommi Baumann şöyle konuşuyor: "Bizde (işçi ortamını kast ediyor) durum zaten çok basitti. Bir gün bir nişanlınla yatarsın, ertesi gün başka. Aslında nişanlanacak birini hep bulursun. O zaman peşine o kadar çok kız düşer ki öyle bir şey (ikili ilişkiyi kastediyor) zaten hiç başına gelmez. Saçların uzun olur da herhangi bir yere gidersen orada bir sürü kız üstüne üşüşüyor, özellikle fabrika kızları. İlişki çekmecesi'ne (piyangosu'na) [kız veya erkeğin, el altındaki ilişkilerden herhangi birini içinden istediği zaman piyango gibi çekip alacağı çekmece, anlamında - y.ö.] hiç ilgi duymadım, bu burjuvaların işiydi". Bommi Bauman, komündeki öğrenci arkadaşlarını hep "ruhsal dram" ve "sürekli aşk maceraları" yaratmakla suçluyor: "Bu tipler boyuna bir şeylere takılıp orada kalıyorlardı, ilişkiye girmeden hep bir hak talep eder gibiydiler, o yüzden nişanlıları da pek olmadı". Komün I içinde kadından çok erkek, hatta sadece bir tek kadın olması belli ki hiç rastlantı değil. Ama şurası belli ki okul öğrencisi meraklı bir takım meraklı kızlar gelip gidiyordu sürekli bir bağlantıya girmeksizin.
Bommi Baumann'ın besbelli diye hiç tasalanmadan safdillikle kendinden kabullendiği grup -ya da karmaşık seks olayı komün kuramcılarınca program olarak formülleştirildi ki bu insanı aşağılayıcı çizgilerle doluydu. Kunzelmann 1967'de "Pardon" dergisine gündem olarak verdiği bir yazıda kadınların burjuva cinsel ahlâkından nasıl "kurtarıldığını" şöyle anlatıyor: "Tıpkı atların eğitildiği gibi! Önce birinin ata binmesi lâzım, sonra herkes biniyor ata. İlkin aşk ya da buna benzer bir şey söz konusu, sonra sadece zevk ve şehvet. Ortada korkunç derecede basit bir dümen var: Kızın biri adamın birine aşık ettiriliyor ve onunla yatıyor, bir süre sonra hayalleri kırılıp işi kanıksadı mı kız ötekilerinin 'şefkati'ne bırakılıyor. İş düzene girdi mi kız artık komün'ün gerçek bir üyesi sayılır". Yukarıdaki ifadelerde yatan şovenist ve cinsel kendini- beğenmişlik, yardımcı-işçi Bommi Baumann'ın komündeki orta-sınıf delikanlılarında saptadığı sıkıntının arka planında hiç de hoş olmayan bir etki yaratıyor. Programlı grup seksin genelde başarısızlığa uğradığı belli oldu. Öteki pek çok solcu gibi Komün I'den ayrılan Reimut Reiche kanaatini şöyle belirtiyordu: "Oradaki olay, sıradan ikili ilişkilerde yaşanan cinsel baskılardan daha yoğun baskıların belirdiği cinsel ilişkiler yaratma olayıdır, sadece kaderde olacak olan şey bir an önce oluyor, iki kişi çıkıp birbirini seviyor ve komünden ayrılıyorlar". R. Reich, Komün I'in burjuvazinin baskıcı cinsel ahlakını yıkma deneyini "içe dönük bir terörizm" olarak nitelemektedir.
Komün I'in -üstüne bir kılıf geçirip fiyakalı biçimde- yerleştirmek istediği cinsel ahlâk, öğrenci hareketinin ve ondan etkilenen çevrelerin daha yumuşak bir biçimde altmışlar sonu ve yetmişler başında yaymaya çalıştığı cinsel ahlâktı. O zamanlar şu ünlü slogan ortaya atılıyordu: "Kim birisiyle ilk kez yatarsa o artık kurumun malıdır". Bazı çizgileriyle bu cinsel ahlâk 1920'lerdeki erkek kadın Rus devrimcilerini anımsatıyordu. O dönemde de cinsellik, ruhsal-hijyenik bir zorunluluk olarak vurgulanırken cinselliğin insan insana ilişkilerdeki anlamı örtbas ediliyordu, duygular savuşturuluyor, romantizme kapılmak, yüreğin sıcaklığından kaynaklanan impulslar aşağılanıyordu. Öğrenci hareketlerinin ortasında geçen ve güçleşen feminist hareket'in Yeni-Sol'a yönelttiği eleştirileri dile getiren "Deriyi yüzmek" adlı romanında Verena Stefan şunları yazmaktaydı: "Cinselliği içine sokulduğu mistik havadan kurtarmak istiyoruz. Cinsellik insanın kolayına gelen bir durum olmalı, yoksa bir insanın başka biriyle karşılaştığında tırmandığı doruk noktası değil. Çünkü cinsellik birbiriyle ağırlıksız bir ortamda tanışmak için bir imkândır". Şöyle devam ediyor V. Stefan: "İlk aşkın sarhoşluğu çok gerilerde kaldı, nefretle kapandı o dönem. Bir insana artık o denli yakın olmak istemiyordum. Evliliği ise kafamdan çıkarıp atmıştım, burjuva bir şeydi". Feminist hareketin bazı dönemlerinde olduğu gibi duyguları açığa vurmak, aşktan söz etmek oldukça aşağılatıcı bir durumdu: "Birbirimizle bir yıldır dilsizler gibi hiç konuşmadan yatıp kalktıktan sonra, Samuel'in izne çıkmasından bir gün önce, söylemekte öylesine cimri davrandığım ilk itiraf çıktı ağzımdan... Dave, hoşlandığımı kendisine söylediğim zaman o kadar gülmüştü ki, Aşk dedi 'Bu çocukların hoşlandığı bir şey değil mi?' ".
"Karşı cins üzerinde hak iddia etmek" yetmişli yıların sonlarına kadar ağırlığını sürdüren bir slogandı ve ilerici orta sınıfın geniş çevreleri için bile çekiciliğini koruyordu: Bir ilişkiyi "duygu ve heyecanla zenginleştirme"ye yarıyordu. Ve bu iddia, ilişkiyi sürdürme isteği gibi gizli ya da açık bir isteğin arkasında saklanıyordu. Hiçbir sahiplenme iddiası'na sahip olmamak -kadınlardan söz eden erkeklerin gözünde- bir erdem sayılıyordu.
Yetmişli yılların ilk yarısında ortaya çıkan feminist hareket cinsellik ve aşk konusundaki kavga ve tartışmalarını sürdürdü, bu mücadeleye yeni renk ve içerikler kattı. Söz konusu içeridekilerden biri aslında öğrenci hareketlerinde de varolduğundan, cinsel baskılardan kurtulma açısından sadece erkeklerin ileri sürdüğü modelle ilgili tartışmalar başından beri ön planda yer alıyordu."Eksiksiz bir cinsel üretkenliğe ulaşmış" cinsel devrimci ahlâk denince erkeklerin anladığı şey feministler açısından "sosyalist anlamda bir düzüşme zorunluluğu" idi. Öğrenci hareketinin, burjuvazideki baskıcı evliliğe ve kalıcı monogamiye karşı getirdiği protestoyu, kadın hareketinin, "penetration"(duhul)un öncel rolüne karşı ve ataerkil düzende kadınların cinsel ve duygusal ihtiyaçlarının bastırılmasına karşı getirdiği protestolar izledi. Yalnız ticaretleştirilen seks ve cinsellik alanındaki yalandan aydınlatmacı girişimler değil, solcu erkeklerin sözde ilerici, ama aslında şovenist cinsel ahlâkı da nesne rolüne sokuyordu kadınları. Kadınları yabancılaştırma'nın boyutlarını Verena Stefan çok etkileyici biçimde açığa vurur: "Biri tutkuyla ve hayvan gibi öpüyordu, öyle ki onun dişlerinden başka bir şeyin farkında olmadım. Ben de tutkuyla ve hayvan gibi öptüm. Öbürü hafifçe dokunur gibi öpüyordu, hiç deneyimi olmayan toy biriydi, ben de acemi gibi hafifçe öpüyordum. Birisi bacaklarımı kapalı tutmamı istiyordu, ötekisi açık ve dümdüz. Daha sonraki açık tutayım istedi bacaklarımı ve ben de kapalı tuttum, ya da açık yahut da dümdüz. Bazısı bütün gece yapmak istiyordu, bazısının yapabildiği ise sadece bir kez ve her seferinde ben de ya bütün gece yaptım bu işi ya da bir kez". Altmışların sonu ve yetmişlerin başlarında Amsterdam'ın otorite düşmanı sol çevrelerinde geçen romanında Anja Maulenbelt, aşk ilişkilerinde erkek ve kadınların birbirinden farklı beklentiler içinde olduklarını şu basit formüle indirgemektedir: "Ben buna bir çeşit sözleşme diyorum. Biz bir parça sıcaklık görelim diye bunu seks ile ödüyoruz. Erkekler ise seks için sıcaklıklarını ödüyorlar".
Cinsellik ve aşk konusundaki, karşıt-cinsler arası (heteroseksüel) cinsel ikili ilişkiler alanındaki tartışmalar böylece yeni seslere büründü. Kadınların, geniş kapsamlı şu bireyselleşme sürecinde kendilerini gerçekleştirme mücadelesinin savunuculuğunu yapan kadın hareketi, Sol'un cinsel devrimci kurtuluş veya özgürleşme programını aslında erkek hegemonyasının çeşitli yüzlerinden biri olarak açığa vuruyordu. "Önceleri kadınlar, istemedikleri zaman iffet taslamak ve korkudan olacak, arzulamadıkları bir gebeliği istemeyebilirdi. Ama bugün cinsel bakımdan aydınlandılar, üstelik kontrol hapları var ellerinde". Kadın ile erkek arasında gerçek bir aşk - Alice Schwarzer'in "Ufacık Farklılık ve Sonuçları (1975) adlı kitabının ana konusu buydu- ataerkil bir toplumda mümkün olamazdı. Çünkü her erkek-kadın ilişkisi bir hegemonya "ilişkisiydi. Bu hegemonya sadece kadının evlilikte düştüğü ekonomik bağımlılık durumundan değil, evlilik kurumuyla sıkı sıkıya bağıntılı olan "karşıt cinsler arası baskıcı cinsel tutumdan kaynaklanıyor. Ataerkil toplumda erkekler kadınlara, erkeklerin ihtiyaçlarıyla belirlenen cinselliği (ki bu, "vajinal orgazm" mitosundan ve "duhul"dan kaynaklanıyor) kabul ettirilebiliyor ve zorluyor çünkü karşıt-cinsler arası baskıcı cinsellik" erkeklere şunları sağlıyor: Kadın üzerinde yaratılan seks tekeli, bunun yanında duygusal tekel (kadınların sadece erkeklere aşık olabileceği varsayımı), ayrıca sosyal tekel (kadının evlendiği veya hiç değilse bir erkekle ilişkisi olduğu zaman sosyal kabul görmesi) ve de ekonomik tekel.
Birinci nitelikte sayılan "vajinal orgazm mitosu" ile "duhul (penetration)" kuralı karşısına Alice Schwarzer ve Kadın Hareketi, "gerçek" kadın cinselliği denen bir moment çıkardılar ki buna ancak yozlaşma tehlikesine düşülmediği takdirde kadınların lezbiyen ilişkilerinde rastlamak mümkündü.
Böylece bir yandan cinsellik sorununda kendine ait olmayan bir eğilimin yerine kendine ait olmayan başka bir eğilimi koyan yeni bir program öne sürülüyordu. Öte yanda bu programın dayandığı analiz ve programın sunuluşundaki polemik, iler ki yıllarda pek çok erkeğin kadınların cinsel ihtiyaçlarının başkalık veya farklılığı konusundaki duyarlılığının -başlangıçta pek çok erkek ve kadında huzursuzluk ve huysuzlanmaya yol açmasına rağmen- artmasına neden oldu. Üstelik kadın hareketi, eşcinsel çiftlerin ve grupların karşıt-cinsten çiftlerle sosyal ve hukuksal bakımdan her yönde eş tutulması talebinde de bulunuyordu.
Öğrenci ve kadın hareketlerine egemen olan kimi düşünceler, başlangıçta öğrencilere has veya akademik, ama yine de küçük bazı seçkinci çevrelerle sınırlı kalmakla birlikte yetmişli yılların ortalarına doğru giderek yaygınlık kazandı. Özellikle orta sınıftan çiftler cinsel ahlâkın yumuşatılmasından yanaydılar. Wilhelm Reich ve öğrenci hareketinin bıraktığı izler arasında, sürekli bir monogaminin değer ve imkânlarından kuşku duyup açıkça protesto etmek adet haline gelmişti ve feminist hareket, genelde kadınlara da kendi cinsel haklarını belirleme hakkının tanınması yolunda katkıda bulunmuştu. Evlilik-öncesi cinsel ilişki kurma olaylarına da bu dönemde sıkça rastlanır oldu. Evlilik cüzdanı olmaksızın birlikte yaşayan çiftler asosyal olma havasından sıyrıldılar. Konutlarda birlikte yaşayan gruplar başlangıçta sol hücrelerin ve terörist derneklerin yakınlarına yerleşmişken bu grupsal yaşam giderek özellikle yirmi-otuz yaşlarındakilerin güncel yaşam biçimi haline geldi.
Alice Schwarzer'in "Ufacık Fark ve Sonuçları" adlı kitabının yayınlandığı 1975 yılında Batı Almanya'da Nena ve George O'Neill'in birlikte kaleme aldıkları "Açık Evlilik" adlı kitabı da piyasaya çıktı ve büyük rağbet gördü. Hemen sonra "yeni" tür monogami'nin savunmasına geçti bu yazar ikilisi. Genelde evlilik kurumuna karşı ve de "1970'lerin hareketlerinde olduğu gibi serbestçe" yaşamayı paylaşmaktan yana değillerdi. Tam tersine, "insanın sağlamca kurulmuş bir sosyal çatıya olan doğuştan gelen ihtiyacı"ndan yola çıkıyorlar ve "nikâh cüzdanın kadınla erkek arasında bir güven ilişkisinin doğması için en önemli önkoşul" olarak görüyorlardı. Ama diyorlardı "Evlilik yaşayacaksa kapalı ve sıkıcı olacak yerde, tersine açık ve serbest olmalı".
Bu postülanın ardında radikal-bireyci bir varsayım vardı. Kadın ve erkeğin, evlilikte birbirinden adamakıllı bağımsız, kendi başına ayakta duran kişilikleri olmalı, birbirlerine kendilerini kendi bildikleri gibi geliştirme hakkını tanımalılar... Yazar ikilisi, evli çiftlerden birbiriyle kaynaşma, birbirinin kişiliklerinde erime bekleyen "geleneksel evlilik ideali"ni eleştiriyorlardı. Çünkü bu ideal, çiftlerden şunu istiyordu: Pek çok şeyi birlikte yapmak, her yerde birlikte görünmek, kendi kişiliğini bir erdemmiş gibi inkâr etmek. Çünkü ilke şuydu: Sen bundan vazgeçersen ben de şu konudan vazgeçmeye hazırım. Böyle davranmakla taraflar kendi kişiliklerinin gelişmesini dondurmuş olacaklar ve aradaki ilişki de sıkıcı bir duruma dönüşecektir. "Çiftlerden herhangi birinin ötekini sahiplenmesi, feragat, sadece ve hep birlikte görünmek, katı bir rol dağılımı, mutlak sadakat, tam bir tekelcilik" gibi geleneksel ilkelerin karşısına O'Neill ikilisi arkadaşlığa dayalı "açık evlilik"in ilkelerini koydular: "Birbirinden bağımsız yaşama kişiliği geliştirme, bireysel özgürlük, rollerin esnek dağılımı, karşılıklı güven, dışarıya açılmakla ilişkiyi derinleştirme". Açık evlilik anlayışı gerçi üçüncü kişi veya kişilerle cinsel ilişkileri ille de içeriyor değil, ama bunu evliliği yıkacak bir felaket olarak saymıyor, pek âlâ mümkün diye kabulleniyor.
Nena ve George O'Neill ikilisi, insanın eninde sonunda yaratılıştan monogam olarak yaratılmadığını savunuyor ve şöyle sürdürüyor savunusunu: "Cinsel sadakat geleneksel evliliğin taptığı yanlış bir puttu... Sadakat açık evlilik çerçevesinde yeni bir anlama bürünür... Evli çifti birbirine kelepçeleyen şey cinsel ve psikolojik bağımlılık değil, evlilerin birbiri karşısındaki dürüstlüğü ve birbirinin gelişmesine karşı beslenen sorumluluk duygusudur. Benliğin bütünlük ve tamlığa erişmesine ve karşılıklı saygıya duyulan sorumluluk". Ancak bazı durumlarda, açık evlilikte dışarıya dönük bir ilişkinin cinsel teması da kapsayıp kapsamayacağına karar verilebilir deniyor, hatta bunun imkânı varsa olumlu bir sonuç yaratabileceği, yoksa öteki durumlarda evli çiftin değerlendirmesine bağlı olarak ve ilişkinin asıl niteliği açısından evliliğe zarar da vereceği düşünülüyor. Her ne olursa olsun açıklık, bu tür kaçamakların doğru dürüst değerlendirilebilmesi bakımından çok önemli bir rol oynuyor.
O'Neill ikilisinin Açık Evlilik tezlerini dayandırdıkları ilkelerin bazıları Arkadaşça Evlilik anlayışı konusunda Ben Lindsey'in daha 1929'larda belirttiği düşüncelere denk düşüyordu. Gerek O'Neill'lerin Açık Evlilik modelinde gerekse Ben Lindsey'in Arkadaşça Evlilik modelinde olsun cinsel sadakatsizlik ille de olumsuz sayılmıyor, her iki modelde de ağırlık "evlilik içinde iletişim'in açık tutulması"na veriliyordu. Açık Evlilik, orta sınıfta artık pek geç sayılmasa bile genelde genç olan pek çok liberal aydın çift için bir ideal olup çıktı. Kontrol hapları, evlilik öncesi cinsel ilişkilerin rizikosunu azalttığı gibi, gebe kalma tehlikesinden koruyor, evlilik dışında birden fazla ilişki kurmaya, "kaçamak" yapmaya da imkânlar veriyordu. Asıl ilişki ile yan ilişkiler arasında ip oynatmak ya da hangi ilişkide başarılı olunuyorsa o tarafı yeğlemek Swinging Seventies (1970'lerin sallantılı yılları)'in en gözde konusu haline geldi. Bir kaçamağı gizlemeye kalkışmak, çiftlerden birinin ötekisi üzerinde "sahiplenme iddiası"nı açığa vuran kıskançlık tutumu kadar "yasaklayıcı"ve dar-kafalı bir tutum sayılıyordu. Bu cinsel ahlâk kimi yönleriyle I. Dünya Savaşı öncesindeki "erotik akım" dönemini anımsatıyordu, ne var ki şimdi artık çok daha geniş çevreleri etkiliyordu bu akım. Cinsel ilişkileri "doyuncaya kadar yaşamak", yaşama duygusunun güçlendirilmesi, bir gelişme şansı olarak görülüyordu. Erotik ve cinsel duygusallık hayatın başlı başına değeri olan yönleriydi. Evliliğin dışına çıkan "yan ilişkiler" genelde bütünden kopuk, sadece cinsel olan ilişkiler sayılmazdı. Bunlar daha çok dostça kişisel birtakım ilişkilerin içinde sayılmalıydı. Bu düşünceler ne olursa olsun Açık evlilik kapsamının içine giriyordu. İşte böylece "çekmecedeki yedek ilişkiler"in sayısı giderek çoğaldı. Pek çok kadın ve erkek, kendilerini ruhsal olarak hazır olmadıkları bir hoşgörüye zorlayarak ya da kendilerine böyle bir hoşgörü vahmederek altından kalkamayacakları durumlara sürüklediler kendilerini. Pek çok çift belli bir deneme safhasından sonra eski sadakat kurallarına geri döndü, bazıları da yeniden o kaçamaklara sığındı. Başka bir sürü çift de böylece düşünülen bunalımı aşamayıp ayrıldılar. Durum öyle görünüyor ki Açık Evlilik yanlısı kadın ve erkeklerin büyük bir bölümü bu tür evlilikte yatan mesajın yalnız şu yönüne ve de tutkuyla sarılmışlardı: Evlilikte hiç kimse karşısındakinden bir şey saklamamalı, herkes kendini bildiği gibi geliştirebilmelidir. Ne var ki mesajın öbür yönüne aldırış eden pek az vardı, çünkü açık evlilikte neyin bağışlanabilir neyin bağışlanamaz olduğunu kestirmek için daima aradaki ilişkinin durumuna bakmak gerekiyordu (3).
Ingmar Bergman'ın "Evlilik Sahneleri" adlı filmi Batı Almanya'da 1975 yılında gösterime sunuldu. O tarihten iki yıl önce İsveç televizyonu filmi beş akşam ardarda gösterdiği zaman sokakların dünya futbol şampiyonası günlerinde olduğu gibi bomboş kaldığı görüldü. Besbelli ki binlerce çift Almanya'da olduğu gibi İsveç'te kendi deneyimlerinin bu filmde hemen hemen aynen yansıtıldığını gördüler. Film orta sınıftaki evliliklerin uğradığı başarısızlığı sergiliyordu: Johan ve Marianne aslında ideal bir çifttiler, halleri vakitleri yerindeydi, ikisi de akademik ortamda çalışıyordu, genç kız döneminde olan yeni yetme iki kızları vardı. Johan'ın başka bir yaşam özlemi, yeni bir başlangıç yapma isteği yüzünden başka bir kadınla ilişki kurması evliliğin yıkılmasına yol açmaktadır. Karısı Marianne ise, bir şeyi öyle düzenli ve uyum içinde, öyle kusursuz biçimde yürüdüğü için olacak, can sıkıntısından bitip tükenmektedir. Johan evini bırakıp yeni ilişkisi Paula ile çıkıp gitmezden önce, karısı Mariane'ye bu ilişkiden açıkça söz eder. İşte bu yıkıcı konuşmada, şimdiye kadar ki evlilik ilişkisine karşı gösterilen dehşet verici duyarsızlık yetmişli yılların stiline tamamıyla denk düşüyor... Ancak ertesi yılların insanı içinden çökerten ve acılı tartışmaları sırasında Johan ve Marianne birbirlerine sevimli gelmeye, birbirlerinden kaygı duymaya başlarlar. Yıllar sonra her biri bir başkasıyla evlendiğinde artık birbirleriyle öylesine dost ve yakındırlar ki aralarında "âşıkane" konuşmalar geçer. Film'de "tevekkül" rüzgarları eser, esas havası "çaresizlik"tir. ne denli iyi olursa olsun hiçbir evlilik bu kadere karşı hazırlıklı ve bilenmiş değildir. "Filmle ille de bir tezi savunduğu iddiası yakıştırılmak isteniyorsa Evlilik Sahneleri filmindeki tez şudur: Evlilik imkânsız bir şeydir. Kendi deneyimleriyle... dürüstçe hareket eden biri, Bergman filmindeki çiftin ilk iki seansta kusursuzca yarattığı sanatı -yani sorunları halının altına süpürüp atma sanatını- beceririm diye evliliği bu yüzden mümkün olabileceğini hemen keşfeder sanki".
Yetmişli yıllarda pek çok çift "halının altına" mümkün olduğunca pislik süpürmeyi denedi. Evlilikteki tartışmalar daima önemli sayıldı ve kavga etmek deniliyordu, çiftleri birbirine bağlar. Bir yandan da evlilik ve ikili ilişkiler konusundaki psikolojik literatür sanki altın çağını yaşıyordu. Üstelik ruhbilimci bu eğilim bugün de sürüyor. Tedavici eğilimlerin patlak vermesi de aynı zamanlara rastlar. Orta sınıfın yaşadığı çevrelerde tedavi amaçlı yardıma başvurmak yalnız zorunlu durumlarda âdet değildi, tek tük bazı kişiler bir deneyim yaşamak ve kendi durumuna bir anlam aramak, yaşama duygusu içinde derinlemesine bir gezinti aramak, yaşama duygusu içinde derinlemesine bir gezinti yapmak amacıyla da istiyorlardı bu tedaviyi. İnsanların çoğu tedavi önerilerinden birey olarak yalnız kendileri için yararlanıyor, ama evlilik danışma bürolarına çiftlerin ve ailelerin tedavi talepleri de çoğalmış bulunuyor ve buralara başvurmak artık aşağılayıcı bir durum olmaktan çıktı, hatta başvuranlar arasında evlenmemiş çiftler bile var. ikili yaşam konusunda danışmanlık ve öğüt sağlayan literatürde artık evli ve evlenmemiş olarak yaşayan gruplar arasında pek fark gözetilmiyor.
1890 yılında Almanya'da yayınlandığından kısa süre sonra uzun bir zaman bestseller listesinden düşmeyen bir kitap çıktı. 1956 yılından beri hiç basılmamış olan bu kitap Erich 'undu ve Sevme Sanatı adını taşıyordu. Gerçi kitap daha adıyla bile satışlardaki başarısına katkıda bulunuyordu, ama yaşanan döneme yeni bir hava getiriyordu: Aşkın öğrenilmesi gerekir... Fromm, batılı insanın sevme yeteneğindeki çöküntüyü eleştiriyordu. Her malı ve insanı yalnız mübadele değeriyle ölçer kapitalist toplumda yaygın bir yanılgı, yani "sevgi de satın alınabilir" yanılgısı hakim diyordu Fromm ve bu yüzden sevgiyi bir tüketim metası gibi tüketmek de mümkündü. "Sevgi" diyor Fromm "insanın yalnız bırakılmışlığından, meta yerine konulup birbirinden koparılmışlığından, içine tıkıldığı günümüz hapishanesinden kurtulma deneyidir". Bu durumda Aşk insan için biricik şanstır, çünkü öteki deneyleri insanın... seks, uyuşturucular, düzenden yana davranışlar... çevresiyle ancak bir süre için bir ve bütünleştiği hayalini yaratır insanda. Sevme yeteneğini, "sevme sanatı"nı öğrenmek insanın olgunluğa erişmesi gibi bir şeydir, bireyselleşmesinin en yüce basamaklarına, insanın kendi özüne ulaşması demektir. Başka biri için gerçek aşkı duyabilen kimse kendini kabul edebilmiş, kendisiyle uyum halinde biridir. "Çünkü aşkın izlediği ilke, sevildiğim için seviyorum ilkesidir. Olgun aşkın ilkesi ise şudur: Sevdiğim için seviliyorum. Oysa ilkel aşkta temel olan ilke, seni sana ihtiyacım olduğu için seviyorum, ilkesidir". Olgun aşk, çiftin simbotik (taraflardan birinin ya da her ikisinin birbirine asalak) biçimde birleşmesi ya da kaynaşması değildir; tam tersine taraflardan her birinin kendi bütünlüğünün ve bireyselliğinin korunageldiği bir birleşmedir. Aşkı veya sevgiyi öğrenmek demek, kendini burada ve şimdi (şu anda) yaşadığına konsantre edebilmek, dinç kalabildiğini aklının ve canının ruhuyla sezmek demektir ki bu "yoğun ve uyanık bir bilinçlilik gerektirir ve de dinamik bir canlılık, yani hayatın dolu dolu yaşanabilirliğini". Ve şunu da ekliyor Fromm: "Aşk ancak, kendi varoluşlarının ortasında fışkıran iki insanın birbirlerine kaynadıkları zaman doğar, yani her biri kendini kendi kaynağından taşarak yaşadığı zaman... Böylesine yaşanıp duyulan aşk sürekli bir meydan okumadır, yoksa dinlence değil. Aşk demek sürekli hareket etmek, açılıp gelişmek, birlikte çaba göstermektir".
Erich Fromm'un yazdığı denemenin otuz yıl öncesine uzanan başarısı batılı insanın aşk ve evlilik karşısındaki tutumunda bir dönüm noktasını belgeliyordu. Açık Evlilik ve Yan-İlişkilerle dolu evlilikler, cinselliğin cinsellik olsun diye öne çıkarılması, bütün bunlar artık geri planda kalmaktaydı. Onun yerine romantik aşk ideali'nin yeniden doğuşu gibi bir durum yaşanıyordu. Bu yeni eğilimden bir yanda yeniden güçlenen tutucu akımlar sorumluydu ki bu akımlar Batı-Avrupa'nın birçok ülkesinde altmışlı ve yetmişli yılların ruhuna ters düşüyorlardı. Öte yanda romantizme dönük bu gelişmelerin ardında geçmiş yıllarda serbest cinsel anlayışın deneyimleriyle yaşanmış bir takım gerçekler vardı. Cinsellik konusunda, bir zamanlar yaygarası çıkarılan özgürlükler söz konusu oldukça daha temkinli davranılıyordu, hem yeterince deneyim yaşamış olan orta yaşlı kuşak böyle bir tutum içindeydi hem de önceki kuşağın deneyimlerini hep kuşkuyla karşılamış olan gençler... ne ki yeni dönemin havası öyle baştan aşağı bir restorasyon veya eskiye özlem biçiminde olmadı, yani burjuva aile ve burjuva evliliğindeki o eskimiş temellere geri dönmek istenmiyordu. Aşkın yeniden idealleştirilmesinde bu kez ilişkinin bir emek olduğu inancı da rol oynuyordu.
1920-30'lu yıllara kadar Romantik Aşk kavramı genelde evlilikle hiç bağdaşmayan duygusal bir ağırlık, yani Tutku (Passion) tarafından belirleniyordu. Daha 1939'da Denis de Rougement bu durumu sergileyerek aşkın bu tutkulu yönü karşısında uyarıyordu çiftleri, çünkü tutkunun özünde yıkıcılık vardır demek istiyordu: "Evlilikteki sadakat, tutkuyla yaratılan hayallere gizli bir kült yakıştırma, bu hayallerden esrarengiz bir yaşam coşkusu bekleme eğilimlerine yemin billah daha baştan veda etmektir". Romantik bir evlilik'e karşı uyarılarda bulunurken yazar Ricarda Huch da Tutku ile Evlilik arasında o çözümü bulunamayan çelişkilerden hareket eder. "Bu duvarlar (evlilik) tamamıyla çökecek olsa tutkunun yükselen ve orada ilk çatlaklarını açtığı dalgalar hemen geri çekilir ve sonunda kumlarda eriyip giderdi. Tutkuları tatmin edilsin diye yıkılıp geçilen bu duvarlar, sırf tutkuyu uyandırmak için yeniden inşa edilmek gerekirdi". Rougement olsun Huch olsun, evliliğin tutkulu bir aşkla ilke olarak bağdaşamazlığına ikisi de inanmamaktadır. Ne var ki Rougement evliliği tutkuların yaratacağı yıkımdan sakınmak isterken Richarda Huch, (evlilik dışı) tutkuların sönmesini istemez ve evliliğin yine de ayakta kalması gereğini savunur: "İnsanın doğasında onu güzelleştirip yücelten şeyler hep baskı, zor ve direnmekle yakından ilgilidir".
Evlilik konusundaki düşüncelerin tutkulu davranışlar karşısında böyle ikiye ayrılmasıdır ki evlilikle ilgili olup, son ikiyüz yıldır alttan alta oyulup kemirilen ve bugün gücünü yitiren eski anlayışların kalıntılarını açıkça yansıtıyor. "18. yüzyıldan beri toplum, geleneksel olarak aşkın birbirine karşıt biçimlerini yaklaştırmaya çalışıyor birbirine. Batıda gitgide öyle bir evlilik ideali doğdu ki buna göre, evli çiftler birbirini aşıklar gibi sevmeli ya da en azından aşıkmış gibi davranmalıydılar". Bizim bugünkü ideal düşüncemiz, eskilerin hiç hayal etmeyecekleri bir şey, yani aşkı sürekli bir romantizmle yaşamak. Günümüzün başarılı diye nitelenen aşk ve evlilik konulu yayınlarında romantik aşk ideali "erkekle kadın arasındaki akıl-ruhsal, duygusal ve cinsel yönden tutkulu bir yakınlaşma eğilimi olarak tanımlanıyor, ama ilişki ortağının kişiliğine büyük değer veren bir eğilim".
Temeldeki düşünceleriyle pek çok kimsenin görüşünü temsil eden bir kitap söz konusu: Amerikanca orjinalinin adı "Romantik Aşkın Psikolojisi". Almanya'da bu kitap "Bütün Bir Yaşam İçin Aşk" adıyla yayınlandı. Romantizmin savunduğu Aşk Evliliği fikrini yeniden buluyoruz orada kadın ve erkek, romantizm doğrultusunda ciddi bir çaba gösterdikleri sürece bu tür bir evliliğin sürebileceği inancı yeniden beliriyor. Aynı alandaki öteki yayınlarda olduğu gibi bu kitabın da yazarı psikolog ve evlilik sorunları uzmanı olan biri. Evlilik söz konusu olduğunda artık eskiden olduğu gibi, genelde yalnız tanrı-bilimci ve filozoflar kalem oynatmıyor, şimdilerde psikolog ve tedavi uzmanları başı çekiyor ki bu da tarih boyunca yaşanan dönüşümün belirtilerinden biri... Batıda aşk evliliği yandaşlarının ulaştığı düzey, bireyleşme süreci içinde o eski "hesap evliliği"ni tamamını ortadan kaldırıncaya kadar iki yüz yıl geçti. Ama "aşk evliliği" toplumda ancak yerleşmişti ki bireyleşme süreci bu evliliğin içinden geçip onu atlayarak ileri gider gibi görünüyordu. 1975'te Edward Shorter şöyle bir kehanette bulundu: "Çekirdek aile... kendi yerini kararsız bir çifte bırakmak üzere, sanıyorum -parçalanıyor, "evli bir ikili"ye, dramatik bir takım gerilim ve bütünleşmelere uğrayan bu ikiliye bırakıyor yerini". Söz konusu gerilim bütünleşmenin neler olabileceğini altmışlı ve yetmişli yılların sonlarındaki tartışmalar gösterdi. O yıllarda aşkın öncelikle evlilik kurumunun cenderesinden kurtarılması artık tartışılmıyor g2ibi görünüyor. tam tersine cinselliğin, duygulardan ayrı tutulması, kadının erkekten çözülmesi, bireyin onu hep sıkmakta olan bağlardan kurtarılması gibi konular tartışılır hale gelmiş görünüyordu. Erkek olsun kadın olsun "tek başına bireyin kendisi" yeni bir fenomen olarak algılanıyordu: Yalnız kendisi için yaşayan, adamakıllı autark (kendine yeterli) olup yakın ilişkilere girmeyen ya da birbiri ardından kısa süreli aşk ilişkilerine giren insan!
Tutucu sesler "bağlanma korkusu"nu ve "bağlardan kurtulma eğilimi"ni fark ediyor ve kendi gerçeğinde diretme egoizmi ve hiper-bireycilik karşısında uyarıyorlar, insanlar arasındaki mahrem ilişkilerin piyasanın yasalarına yenik düştüğü uğursuz bir gelecek tablosu çiziyorlardı. Genç ve çekici olanların hiç de o denli çekici olmayan ve her yönden zayıf olanlar pahasına "bırak gitsin" gibilerden bir takım tüketim ve umarsızlık koşullarına saptırıldığı bir gelecekti ve bu oyun, güçlüler ve şanslılar kendi koşullarına güvenip iş işten geçinceye kadar sürecekti.
Böyle bir tabloyu tek tük bir takım olaylara indirgeme eğilimi var, ama ben sanmıyorum ki bu eğilim temelde hedonist (haz ve zevk sever - y.ö.) bir tutumdan kaynaklansın! Batıda insanlar, daha çok birbirlerinden soyutlanıp sosyal gruplardan genelde pek fazla şeyler beklediklerinden yalnızlığa çekilmek eğilimindeler. Hayal kırıklıklarına uğrayıp incindikleri için ve hiç değilse bir süre yeniden hayal kırıklığına uğramak ve incitilmek istemedikleri için tercih ediyorlar yalnızlaşmayı. "Varlığını tek başına yaşama"nın -özellikle genç insanlar arasında- sürekli bir yaşam tarzı veya stili olarak yaygın bir geçiş fenomeni, yeni ve kalıcı bir bağlantıya girmeden önce ayrılmalarla dolu kısa veya uzunca vadeli bir dönem olacağa benziyor. Sürekli bir ikili ilişkiyi yaşamak veya böyle bir çift pek çok insanın ideali oluyor. İlişki arkadaşını, yani partnerini sık sık ya da çabucak değiştirmenin karşısına dikilen güçlü eğilimler var ki bunlar hem bireyin kendisine hem de ikili ilişkinin doğasında yatıyor.
İkili bir ilişkiyi sürekli kılan, genelde W. Reich'in "baskı yaratıcı" olarak nitelediği "cinsel körelme" sürecinin "sorun yaratamayacağı kadar sürekli kılan şey, evlilik kurumunun kendisine hâlâ musallat olan son kalıntıları değildir. Kurum olarak evliliği tehlikeye sokan söz konusu bireyleşme ya da bireycileşme süreci, aynı zamanda evliliği sürekli olacağı düşünülen bir ilişki olarak koruyan hem ruhsal hem sosyal bir takım mekanizmalar da yaratmıştır: Uzun zaman devam eden bir ortak yaşamda kadın ya da erkek eş birbirleri için en önemli insan haline gelirler. "Modern koşullarda çok özgül olan şey, evlilikte eşlerin kültür bakımından kendi yetişkin yaşlarında bile birbirlerini kendileri için en önemli "öteki kişi" diye tanımlamalarıdır. Böyle bir kültürel tanım doğal olarak burjuva ahlakındaki radikal yeniliklerden birini oluşturuyor." Gerçi geleneksel "hesap evliliği"nde de kadın erkek için önem taşıyordu, erkek de kadın için: Burada ancak birlikte üstesinden gelinebilen eme ya da çalışma en başta geliyordu.
Eski toplumlarda çiftler aynı ortamdan geldikleri ve aralarındaki ilişki yavaş yavaş değişen bir sosyal yapının içine oturmakta olduğu için evli çiftlerin birbirlerinin değer ve tutumları konusunda hemfikir olmaları, evlilikteki rolleri doğal bir kurum gibi kabul ediliyordu. Oysa bugün erkek ve kadın birbirlerini ilkin ilişki süreci içinde tanımak zorunda kalıyorlar. Kendileriyle ilgili düşünceleri ve dünya görüşlerini birbirlerine aktardıkları için birlikte ancak ve yalnızca kendilerinin paylaştıkları "evliliğe özel bir dünya" oluşmaktadır. "Temelli oluşturan yakınlıklardan ve bunları tamamlarcasına romantik aşkı doğuran farklılıklardan kendimize özgü bir dünya kurduk. Ben kendim ve eşimin kendisi birbirimize uyduk. Bizim ikimizin kişiliği, bizim ikimizin yaşama duygusu, bizim ikimizin bilinci birbiri içine girmeye, ilişkimiz devam ettiği sürece birlikte oturacağımız bir mekân yaratmaya başladı". Yaratılan bu yeni mekân ya da ortam, çiftin ortak kendileridir, paylaştıkları kendileridir. Ve bu ortaklık, hayatımızın öbür bölümleri olarak kişisel olanın tamamıyla dışında, sadece biçimsel ve bölük pörçük ilişkilerden oluştuğu için daha da önem taşıyor. Üstelik bu ilişkilere, kişiliğimizin sadece bir bölümü ile öteki insan kişiliklerinin de sadece bir bölümü katılıyor.
Oysa bir aşk ilişkisinin içine biz o bölünmemiş kişiliğimizi koyuyoruz ve ilişkiyi paylaştığımız insandan, kendimizin bütünsel görüntüsünü onda yansımış biçimiyle geri alıyoruz. İkili ilişki, bir insanın -şayet mutlu ise- yalnız şefkat bulduğu, kişiliğinin onaylandığını gördüğü, cinsel doyuma erdiği, sevgiyle karşılandığı bir ortam değil, aynı zamanda kendinin başka ortamlarda olabileceğinden daha çok kendisi olabildiği ve genelde yine kendisinin yarattığı bu imgenin oluşmasına ilişki eşinin, yani partnerinin de belirleyici tarzda katkıda bulunduğu bir ortamdır. "Aşk diye aranan şey, mahrem ilişkilerde aranan şey... diyor Niklas Luhmann "en başta şu olmalıdır: İnsanın kendini sunuş biçimini onaylanabilir kılması". İnsanın kendinin anlaşılmış olduğunu hissetmesi bugünkü ikili ilişkilerde en üstün tutulan değerlerden biridir ve bu, insan kendini algılarken nasıl onaylıyorsa onu da öyle olduğu gibi onaylayıp kabullenmek anlamına geliyor.
İnsan aşık olduğunda ve bu duygusu devam ettiği sürece üçüncü kişiler hep "signifikant (anlam veren) bir başka kişi" sayılıyor. Bu kişinin kendimizle ilgili olarak bize yansıttığı imge, uzun süren bir ortak yaşam boyunca oluşan ve önceden tanıdığımız görüntüye belki de şaşırtıcı yeni görüntüler, çoktandır unutulmuş imkânlar, gizli kalmış yetenek ve beceriler ilave etmektedir. Erkeği ve kadını "yabancıya yönelmeye ve gitmeye" iten faktör, cinsel ilişkide değişiklik ihtiyacından çok belki de kabına sığmazcasına gelişen bir kimlik ve yaşam duygusunun ani ve ya da geçici taşkınlığından doğan bir yaşantıya duyulan özlemdir çoğu kez.
İnsanların çoğunu durmadan yeni aşk ilişkileri peşinde koşmaktan alıkoyan temel neden onların dengeli bir kimliğe karşı duydukları ihtiyaçtır. Yeni bir aşk ilişkisi yüzünden, yaşadığım önceki birliktelikten koparsam kendime (kimliğime - y.ö.) yalnız bir şeyler kazandırmış olmuyorum, eski ilişkimle birlikte kendimden bazı bölümlerleri, eski partnerimin kişiliğiyle birlikte örülmüş olan ve onunla birlikte yoklara karışan kendi tarihimin de bir takım bölümlerini yitiriyorum.
Çevremizdeki dünya güven verici olmaktan çıktıkça, öteki bütün sosyal ilişkilerimiz günden güne güvenilebilirlik'ini yitirdikçe kararlı bir ilişkiye, güvenilir bir ortak ilişkisine o denli ihtiyaç duyuyoruz. İnsanların çoğu, çoktandır huzursuzluk duydukları bir iletişim nedeniyle, kimliklerinin gerçek görüntüsü diye, kendilerine gerisin geriye kendilerinin donuk ve çarpıtılmış bir görüntüsü yansıtıldığı zaman, yaşam -ortaklığından işte o zaman kopmak eğilimindedir. İkili ilişkiler uzmanı Jürg Willi "sadakat" diyor "eninde sonunda insanın kendine, kendi içinde tutarlı ve anlamlı bir süreç olarak kendi tarihine, geleceği hep geçmişinden kopup gelen bu tarihe duyduğu sadakattir". Eşleşen Devrim: Birlikte Gelişme Sanatı adlı kitabında J. Willi bir "İletişimsel Kimlik Edinme" modeli geliştiriyor. Bu, belki yoğun, ama kısa süreli karşılaşmalarla değil, uzunca süren bir birliktelikte-yaşam boyunca, süreli bir iletişim süreci içinde varılabilen bir kimlik kazanımıdır: "Tarafların her biri iki kişilik kimliğin doğup gelişmesine kendi sorumlulukları altında da katkıda bulunmalıdır. Birlikte gelişme, birbiriyle sürekli boğuşmaktır, birbirine karşılıklı olarak sürekli meydan okuma ve direnme demektir. Birlikte gelişme, partneri uğruna kendinden feragat veya kendini feda etmek değil birbirinin içinde eriyip kendi kimliğinden olma hiç değildir. Yin ve Yang (geleneksel Çin diyalektiğine benzer şekilde: Diyalektik, yani hiçbiri ötekisi olmadan yapamayan karşıt ikili= Birbirini dıştalayarak tamamlayan olasılık çifti - y.ö.) birbiri içinde erimezler, tam tersine birbirlerini karşıt ve karşılıklı olarak doğururlar." Jürg Willi, ikili ilişkiyi ve aileyi, kendini kendi kimliğinden yola çıkarak güden, yönlendiren, davranışlarını kendi kimliğiyle düzenleyip yön veren küçük bir sosyal sistem olarak görmektedir. Bu, kendi normlarını kendi koyabilen, kendini yenileyebilen, yeniden üretebilen ve ancak içerdeki (iletişim öğeleri arasındaki veya bütünün kendisindeki - y.ö.) iletişim Arıza'ya uğradığı, bozulduğu ve karşılaştığı Riskler (ya da müdahaleler - y.ö.) büyük boyutlara ulaştığı zaman dağılabilen bir sistemdir. (4)
Çiftin kendi arasındaki aşka dayanan bu yaşam-ortaklığı anlayışı tarihsel açıdan yenidir, şu eski "romantik aşk" kavramıyla pek ilişkisi yoktur. Şu var ki bir kurum olarak alındığında evlilik fikri'ne de pek uymuyor, çünkü bireysel irade ve değerlendirmelerden yoksun, ancak genel olarak bağlayıcı değerler, normlar ve yapılardan da yola çıkmıyor, tam tersine içinden kendine özgü bir takım yapı, norm ve değerlerin kaynaklandığı, süreç anlamındaki bir ilişkiden çıkıyor yola. Öğrenme Süreci anlamında bir Aşk ya da böyle bir sevgi oluyor bu... Eski toplumun evli çiftleri maddesel açıdan ortak bir takım ilkeler üzerinde ve birbirine, kopmazcasına bağlandı iseler bugünkü çiftlerin kendilerine maddesel olmayan ortak bir temel yaratmaları gerekiyor ki yaşamlarının görevlerini de o zaman aynı paralelde tanımlayabilirler, yani ortak bir kimliğin gelişmesi'ne katkı olarak.
NOTLAR
1 (Y.Ö.) Oysa liberal kapitalizmde cinselliğin "meta haline getirilmesi", baskı mekanizmalarınca cinselliği ve de cinsel ihtiyaçları "baskı altında tutmaktan kurtarıcı" -sözde özgürleştirici- bir rol oynuyor. Çünkü cinselliğin metalaşması insanın bireyselliğinden çok toplumsallığını ilgilendirir, ama tersine olarak insan, üzerindeki (bireysel?) cinsel baskıyı sanki kendi toplumsallığını doğrudan ilgilendirmiyor gibi hisseder. Toplumsallaşmışlıkla ilgili her imge insana kendi bireyselliğinden daima daha yabancıdır! O bakımdan kullanım değeri değil, meta üreten bir toplumda insan ihtiyaçlarını bireysel (tercihlerine göre "serbestçe tatmin ediyor" olsa bile, bunu nasıl yapıyor? Cinsel tercihlerini, bu arada "Günahın-Riskin-Ceremesi ile ölçülen bir toplumsallaşma", özellikle değer (mübadele) konusu, yani meta haline getirerek... Bireyin özgür tercihi, bir toplumsal süreç olan "mübadele sürecinin içine sürüklenmek" zorunda bırakılıyor. Söz konusu sürecin şöyle "toplumsallaştığı" ve "değer"in şöyle oluştuğu tahmin edilebilir: (1) Bireyin "cinsel ihtiyaçlarının tatminine, tatmin ilişkisine yönelik tercihler" toplumun ekonomik yapısı ile doğrudan ilgisi yok gibi gözükürken, "tatmine yönelik bu bireysel tercih" eylemi birey kategorisine özgü bir eylem olmaktan çıkıp, bakıyorsunuz birdenbire -ihtiyaçları toplum içinde karşılandığından ötürü- TOPLUM kategorisine mal oluyor. Ve (2) Bireysel tercihten muhakkak ki bir Beklenti doğuyor, bir değer, harcanan bedensel ya da ruhsal emeğin karşılığı veya günahın kefareti (ceremesi), girilen Riskin bedeli bekleniyor: Ya (bireysel düzeyde) psikosomatik ya da (toplumsallaşmış düzeyde) ekonomik bir beklenti veya ikisi birden. (Risk ve Cereme kavramları için bak: Y. Öner, Bilimlerde ve Sanatta Diyalektik, Belge Yayınları, 1990).
2 (Y.Ö.) Aşırı-dinci gruplarda tanrı buyruğu gibi gösterilen buyurucu nitelikteki bu baskıların gerisinde en başta ekonomik ve siyasal çıkarlar, dolayısıyla egemenlik kurma, örneğin islam toplumlarında Şeriatçılık eğilimleri vardır. çünkü boyun-eğdiricilik ancak çevresinde böyle ekonomik ve siyasal bir teslimiyet (İslâm) ve kölelik yarattığı ölçüde rahat eder, amaçladığı mutlak egemenliğine kavuşur.[bak. O. Çalışlar, İslamda Kadın ve Cinsellik, Afa Yayınları, 1991].
3 (Y.Ö.) Çünkü evliliğin yasal güvencesi bir yana, birlikte yaşamayı anlamlı kılacak "yan ilişkilerin bağışlabilirlik sınırlarını aşmama" ya da kişiliğin gelişmesini sağlayacak biçimde bu sınırları aşma gereği söz konusuydu.
4 (Y.Ö.) J. Willi'nin belirttiği bu karakteristikleriyle ikili ilişki, "kendini yeniden üreten ve prodeterminist anlamda diyalektik bir sistem"i andırıyor. (bak. Y. Öner, Bilimlerde ve Sanatta Diyalektik 1990, Belge Yayınları, s. 178, 174.) Yukarda söz konusu edilen "karşıt cinsten iki kişinin diyalektik sistemi"nin ömrü sınırlıdır, ancak bir insan ömrü kadardır. Ama bu iki kişilik sistemi, özel kişilerden soyutlayıp sosyal tarihin akışı içinde öyle iki kişilik bir genel sistem olarak düşünürsek, o zaman sistemin karşılaştığı riskler, artık özel (örneğin psikolojik) risklere değil, sadece sosyal risklere indirgenir olacaktır. Ve böylece karşıt cinsten iki kişilik diyalektik sistemler'in tarihinden söz etmek mümkün olur. Şu var ki böyle bir sistemin, tarihsel perspektifte "karşılaştığı riskler karşısında kendini aynen (hiç aksamadan veya olduğu gibi) yeniden-üretebilme olasılığı", kısacası sistemin asamazlık yeteneği -sosyal tarih boyunca- nasıl değişiyorsa, sistemin özgül tarihi de aynı paralelde değişecektir ki bu yöntemin, sevgi üretebilecek ikili ilişkilerin tarihsel evrimine ışık tutabilecek biricik yöntem olacağı kanısındayım.
Çeviren: Yılmaz Öner


Seksin gizli tarihi

Seksin gizli tarihi

Milyonlarca yaşındaki dünyamız yeni bir seks devriminin eşiğinde. Kendimizi bildik bileli var olan kadın ve erkek ikilemi tarihe karışıyor. İnsanlık yüzlerce yıldır bastırdığı arzularını salıvermeye çok yakın. Binlerce yıldır bastırılmış şekilde var olan seksin çok cinsiyetli yönü, tarihin gizemli derinliklerinden baş veriyor.

Hazırlayan : HANDE ÖNGÖREN


Utanacak değilim. Tanrı beni kendi suretinde yarattı" diyordu Boy George açılma albümü olan "Cheapness and Beauty?de. Üstelik bu yıllar önceydi. Peki siz gay ve lezbiyenlerin son zamanlarda mı çoğaldığını düşünüyorsunuz? "Metroseksüel erkek" kavramı dilimize yeni düştü diye kadınsı yönünün farkında olan erkeklerin ve tarzı "normal"e göre daha sert olan kadınların sayısının son yıllarda mı arttığını zannediyorsunuz? Öyleyse çok yanılıyorsunuz. Çünkü gay samuraylar, Çin'li "şeftali yiyenler", lezbiyen denizciler, çok cinsiyetli Amerikan yerlileri, dolunay şahitliğinde seks ayinleriyle Afrika kadın evliliği gelenekleriyle dünyamız, modern fantezileri gölgede bırakacak bir seks tarihine sahip. "İçkili bir toplantı. Konu, bu tür toplantılarda çoğu zaman olduğu gibi seks. Komedi oyunları yazarı Aristophanes, çevresindekilere cinsellik hikayelerinin ortaya çıkışını anlatıyor: 'Başlangıçta üç cinsiyet varmış; erkek, dişi ve hermafrodit. O zamanlar insanların görünüşleri çok farklıymış. Vücutları yuvarlakmış, dört kolları ve bacakları, iki yüzleri ve iki cinsel organları varmış. Ama bu insanlar çok güçlü oldukları ve tanrıların iktidarını tehdit ettikleri için Zeus hepsini tam ortadan ikiye ayırmış ve her bir yarının diğeri için özlem duymasına neden olmuş. Böylece başlangıçta hermafrodit bütünün bir dilimi olan erkek kadınları, kadın ise erkekleri çekici bulmaya başlamış. Başlangıçta kadın olan bütünün dilimi olan kadın kadınlara, başlangıçta erkek olan bütünün dilimi olan erkek ise erkeklere yakınlaşmak istemiş." Bu hikaye, Platon?un"Şölen" adlı eserinde anlatılıyor. Bu eski eserde tabii ki "eşcinsel"ya da "transgender" gibi terimler kullanılmıyor; ama bunlarla ilişkili olgular insanlığın kendisi kadar eski. BEDEN BENİM, SANA NE OLUYOR? Sanayileşmiş kuzey ülkelerinde birkaç yüzyıldır "cinsel çeşitlilik hakkı" için yasal düzenleme çabaları arttı. Ama sonuç "normal"denilen heteroseksüellerle; "anormal", "sapık" ya da "sapkın" denilen eşcinseller arasında keskin bir ayrım oldu. Artık direnme yönünde dünya çapında bir hareket var. Londra'daki South Bank Üniversitesi sosyoloji profesörü Jeffry Weeks, cinsel çeşitlilik açısından günümüzde asıl değişenin tarih tarafından sürekli olarak susturulanların bir patlamayla ortaya çıkışları olduğunu söylüyor: "Marjinalleştirilenler, her yerde eşitlik ve adalet istiyorlar. Önyargılara, ayrımcılığa, homofobiye ve baskılara karşı koyuyorlar." İçinde bulunduğumuz "paradokslar çağı"nda seksüel tercihler konusunda ciddi bir karmaşa var. Kesin olan tek şey ise yüzlerce yıldır farklılıkları nedeniyle zulme uğrayan gay?ler, lezbiyenler, biseksüeller, travestiler, transseksüeller, transgendered?ler, hadımlar, interseksüeller, hermafroditlerden oluşan cinsel çeşitliliği kabullenme zorunluluğu. Çok değil; daha 10 yıl önce eşcinsellerin bile "varolmadığının" iddia edildiği Güney yarıkürede ve zengin ülkerde sesi yükselen transgender hareketi, kadın ve erkekten oluşan ikili biyolojik ve toplumsal cinsiyet sistemini sorguluyor. Metis Yayınları?ndan çıkan "Cinsel Çeşitlilik/ Yönelimler, Politikalar, Haklar ve İhlaller" kitabının yazarı Vanessa Baird?in derlediği araştırmalara göre çok cinsiyetlilik tarihi, oldukça derin. Örneğin Kenya?nın Mombasa kentinde zengin müslüman kadınlar arasında; devrim öncesi Çin?de vejetaryen rahibe topluluklarında; Gana, Lesotho ve diğer Afrika ülkelerinde kadınlar arası evlilik geleneklerinde ve Avustralya Aborjin topluluklarında çok cinsiyetli gelenekler yaygın. Nedimesi Sarah Churchill?le uzun süreli ilişki yaşayan Britanya Kraliçesi Anne; sevgilileri arasında Marlene Dietrich ve Greta Garbo da olan İspanyol sosyetiği Mercedes de Acosta gibi ünlülerin geçmişleri de çarpıcı örneklerle dolu. ANTİK YUNAN?DA SEKS KODLARI Antik Yunan kültürü, mitolojilerdeki çok cinsiyetli hikayeleriyle bir fenomen. Örneğin baş tanrı Zeus, yakışıklılığının yanı sıra güzelliğiyle göz kamaştıran Ganymedes?e düşkünlüğü nedeniyle biseksüel olarak tasvir ediliyordu. Milattan sonra ikinci yüzyılda Roma?da yaşayan Yunanlı doktor Soranos?un yapıtlarının çevirilerinde "tribade" denilen kadınlardan söz ediliyor; "Bunlar iki tür seks de yaparlar. Ama kadınlarla ilişkiye girmeye erkeklerle olduğundan daha heveslidirler." Başka ilgi çekici bir alıntı Artemeidorus Daldianus'tan: "Bir erkek için daha zengin ve yaşlı bir erkeğin içine girmesine izin vermek iyidir; çünkü böyle erkeklerden almak geleneklere uygundur."Plutarkhos ise "Sevgi Üstüne Diyalog"da şöyle diyor: "İnsan güzelliğine aşık olan, erkek ve kadınların aşk konusunda giysilerinde olduğu kadar farklı olduklarını düşünmez. Her iki cinsle ilişkiye tamamen ve eşit derecede eğilimli olur." Klasik Arap eserlerinde eşcinsellere sık sık tarafsız bir biçimde ayrı bir insan tipi olarak değiniliyor. Binbir Gece Masalları'nın en az üç yerinde eşcinsel aşkın mı, heteroseksüel aşkın mı tercih edilmesi gerektiği tartışılıyor. Tasavvufi gelenekten gelen şairlerin transgendered ve homoerotik davranış biçimlerine yönelimleri sır değil. Mevlana?nın eserleri gibi dünya edebiyatının en güzel erkek aşk şiirleri ilhamlarını bu gelenekten alıyorlar. SEKSİ GONDOLCULAR Avrupa'da rönesans dönemi de yaygın eşcinselliğin çağı olmuş. Çoğu soylunun kendi cinslerinden gözdeleri varmış. Londralı tüccarlar ve aktörler, Venedikli berber-cerrahlar ve gondolcular, Cenovalı matbaacılar, işçiler, hizmetkarlar ve denizciler, yani toplumsal yelpazenin her kesiminden erkekler birbirleriyle seks yapıyorlarmış. Ünlü ressam Donatello, çıraklarını "yeteneklerinden çok güzelliklerine bakarak" seçermiş. Dini nedenlerle seksten uzak dursa da Michelangelo'nun erkeklere hissettiği platonik tutkuyu herkes bilirmiş. Araştırmaların gösterdiğine göre Amerika?nın yerli toplumlarında da eşcinsel ve transgender gelenekler yaygınmış. Hem kadınların hem erkeklerin yaptıkları eşcinsel evlilikler, erkek gibi giyinen ve davranan kadınlar, kadın gibi giyinen ve davranan erkekler çokmuş. Gay travestiler ise kabilenin şamanları ya da şifacılarıymış. Evlenmeyi, çocuk doğurmayı reddeden Yukon'daki kızlar erkekler gibi giyinir ve avlara katılırlarmış. Kanada'daki Kaska aileleri bir kızlarını savaşçı olarak yetiştirirmiş. Bu kız cinsel deneyimlerini sadece kadınlarla yaşarmış. ŞEFTALİYİ PAYLAŞMAK Araştırmalara göre Afrika'daki yerliler de evreni siyah-beyaz, kadın-erkek, iyi-kötü kutuplarından oluşmuş olarak algılamıyordu. Bir kişi için "doğal"olan ruhların o kişiye ne anlattığıydı. Yaşlı bir yerlinin deyişiyle: "Bizim için insan, doğa ve düşleri onu nasıl yaptıysa öyledir. Onu olmak istediği gibi kabul ederiz." Günümüz Amerikan yerlisi kökenli eşcinsel ve transgendered kişiler de, tarihlerinden güç aldıklarını gizlemiyorlar. Apaçi ve İskoç-İrlandalı melezi Gary Bowen, "Transgender?lığım bana Ruh tarafından verilen kutsal bir dürtü; beyaz tıp tarafından keşfedilmiş bir nevroz değil. Atalarımın yolunda yürüyorum?"diyor. Eşcinselliğin Çin?de belgelenmiş uzun bir tarihi var. "Savaşan Krallıkların Vakayinamesi'nde, önemli şahsiyetlerin eşcinselliklerini açıkça ortaya koyan çok sayıda biyografi yer alıyor. Örneğin Vei Dükü Ling ve bakanı Ni Xia arasında duygusal bir ilişki varmış. Bir gün meyve bahçesinde dolaşırlarken Ni ağaçtan şeftali koparıp ısırmış. Lezzetli bulduğu şeftalinin kalanını düke ikram etmiş. Erkekler arasındaki eşcinsel aşktan söz ederken yaygın biçimde kullanılan "paylaşılan şeftali aşkı" sözü bu hikayeden geliyor. Tarihçi Vivien W Ng, resmi tarihin ünlülerin eşcinsel yönelimlerini gizlemediğini yazıyor. "Eski Han Tarihi'nden son imparator Aidid'in birçok erkek sevgilisi olduğunu ve bunlardan Dong Xian?a düşkün olduğunu öğreniyoruz. Bir gün Dong başı imparatorun omzunda uyurken, imparatorun bir ziyaretçisi gelmiş. İmparator sevgilisini uyandırmamak için elbisesinin kolunu kesmiş. Bu hikayeden de eşcinsel aşk için kullanılan diğer edebi ifade doğmuş: Duanxiu (kesik yen). Günümüzde Uganda?daki Langolar, Kenya'daki Muruslar, Güney Zambiya'daki İlaslar ve Güney Afrika'daki Zulular gibi pek çok Afrika kültüründe eşcinsel ve transgendered erkekler ruhani görevliler. 16-19'ncu yüzyıl arası Afrika kıtasından getirilen çoğu Yoruba dinine mensup 12 milyon Afrikalı için kullanılan en az 25 terim var. Örneğin "adodi" kelimesi eşcinsel, biseksüel ve transgendered erkekler için; "alakuata" kelimesi ise lezbiyen, biseksüel ve transgendered kadınlar için kullanılıyor. BÜTÜN MUTLULUKLARIN MERKEZİ Bugün Sudan'ın güneybatısı, Demokratik Kongo Cumhuriyeti?nin kuzeyi ve Orta Afrika Cumhuriyeti'nin güneydoğusundaki Azandeler, 20'nci yüzyıla kadar kuşaklar arası bir homoerotizm yaşamış. Azande kadınları da, erkekleri de yoğun bir eşcinsel erotizme sahiplermiş. Lezbiyenler özellikle prenslerin saraylarında yaşayan kadınlar arasından çıkıyormuş. Ağaç kökünden üretilen bir penis kullanırlarmış. Lezbiyenliğin büyüsel çağrışımları varmış. Çinli budist rahibeler arasında da lezbiyen ve trangender davranışlar çok yaygınmış. 16'ncı yüzyıldan sonra kurulmuş olan On Kız Kardeş Budist Rahibe Topluluğu, heteroseksüel evliliğe direnişi, tutkulu dostluğu ve lezbiyen ilişkiyi benimsemiş; eşcinsel evlilik törenleri düzenlemiş. 19?ncu yüzyılda Güney Çin'in Guandong eyaletinde binlerce kadın, rahibe toplulukları kurarak ilişki kurmuşlar ve asla bir erkekle evlenmeyeceklerine dair Tanrıça Yin?e ant içmişler. Erken dönem Budizm'indeki Hint kökenli "cataka" hikayelerinde Buddha?yla öğrencisi Ananda arasındaki sevginin de, eşcinsel ilişkiyi işaret ettiği söyleniyor. İki yakışıklı brahman olan Buddha ve Ananda?nın birbirlerinden ayrılmamak için evlenmedikleri biliniyor. Hinduizmin bir kolu olan tantra geleneğinde de kadın cinselliğine çok değer veriliyor ve lezbiyenliğe dinsel kutsallık tanınıyor. Kadınlık organı bütün mutlulukların merkezi olarak görülüyor. Bhubanesvar'da bulunan bir heykel biri diz çöken, diğeri ayakta duran ve tanrısallığını gösterecek şekilde sağ elini havada tutan iki kadını tasvir ediyor. Diz çöken kadının yüzü, ayaktaki kadının venüs tepesinde olarak görünüyor.

TOPLUMSAL CİNSİYETÇİLİĞİN ÖZGÜRLEŞTİRİLMESİ

TOPLUMSAL CİNSİYETÇİLİĞİN ÖZGÜRLEŞTİRİLMESİ

Demokratikleşmenin özünü teşkil etmekle birlikte, kendi başına ele alınması gereken olguların başında kadın ve etrafında oluşan ilişki ve çelişkiler düzeni gelmektedir. Komünal ve demokratik duruş dengeleri sosyal bilimlerin alanına ne kadar geç ve yetersiz girmişse, ondan daha fazlasını kadın olgusuna yaklaşımda görmekteyiz. Sanki kadının yaşadıkları doğallığın gerekleriymiş gibi bir anlayış tüm bilimsel yaklaşımlarda, ahlaki ve siyasi tutumlarda ön varsayım olarak kabul görür. Daha hazin olanı, kadının kendisi de bu paradigmayı doğal kabul etmeye alışmıştır. Binlerce yıllık halklara dayatılan statülerin doğallığı, kutsallığı, birkaç kat fazlalığıyla kadının tüm zihniyet ve davranışlarına da adeta kazınmıştır. Halklar kadınlaştırıldığı oranda, kadın da halklaştırılmıştır. Hitler “Halklar kadın gibidir” derken bu gerçeği kast eder. Kadın olgusuna daha derinlikli yaklaşıldığında, biyolojik bir cins olmanın ötesinde adeta bir soy, sınıf, ulus muamelesi gördüğü anlaşılacaktır. Ama en çok ezilen soy, sınıf veya ulus olarak. Hiçbir soy, sınıf veya ulusun kadınlık kadar sistemli bir köleliğe tabi tutulmadığını iyi bilmek gerekir.
Kadınlığın kölelik tarihi daha yazılmamıştır. Özgürlük tarihi ise yazılmayı bekliyor. Kadın köleliğinin derinliği kadar karanlıkta bırakılması, toplumda yükselen hiyerarşik ve devletçi iktidarla yakından bağlantılıdır. Kadının köleliğe alıştırılmasıyla hiyerarşiler -ayrıcalıklı kutsal yönetimler- kurulmuş, toplumun diğer kesimlerinin kölelik yolu açılmıştır. Erkeklerin köle olması kadının köleliğinden sonradır. Cins köleliğinin sınıf ve ulus köleliğinden farklı yönleri de vardır. Meşrulaştırılması ince ve yoğun baskılarla birlikte duygu yüklü yalanlarla sağlanır. Biyolojik farklılığı sanki köleliği için gerekçeymiş gibi kullanılır. Yaptığı tüm işler değeri olmayan ‘kadınca işler’ diye hafife alınır. Toplumun kamusal alanında bulunması dince yasak, ahlaken ayıp olarak sunulur. Giderek tüm önemli toplumsal etkinliklerden uzaklaştırılır. Siyasal, toplumsal, ekonomik etkinliklerin hakim gücü erkeğin eline geçtikçe kadının zayıflığı daha da kurumlaşır. ‘Zayıf cins’ bir inanç olarak paylaştırılır.
Tüm maddi ve manevi güç olanakları erkeğin elinde biriktikten sonra kadın artık erkek eline bakan, bazen yalvaran, bazen tüm onurunu çiğneyerek kaderine razı olan ve sıkça yaşama küserek derin bir sessizliğe bürünen bir varlık haline gelir. Bir anlamda yaşayan ölü demek de mümkündür. Birkaç benzetmeyle olguyu daha da belirgin kılabiliriz. Birinci benzetme kafeste kuştur. Kuş bazen kanarya gibi süslü kılınır. Bazen bülbül gibi güzel sesli kılınır. Herkes kendine göre bir kuşa benzetir. Çokça serçe denilir. Diğer benzetme, dipsiz bir kuyuya bırakılan kedi gibi sürekli miyavlatıldığıdır. Yiyecek artıklarıyla beslenerek sahibi için iyice ehlileştirilebilir. Belki biraz kaba görülebilir, ama köleliğin derinliğini yakalamak için bilimsel, edebi çok yönlü çabaların gereği açıktır. Muazzam cinsiyetçi bir toplum oluşturulmuştur. Gerçek kabalık şuradadır ki, erkeğin tek taraflı kadın tecavüzü bir kahramanlık gibi görülürken, erkek bundan son derece keyif ve gurur alırken, kadın taşlanarak öldürülmekten geneleve kapatılmaya, toplum içine bir daha çıkmamaya kadar her tür acımasızlıklarla karşı karşıyadır. Yine en kabasından erkek cinsel organıyla gururlanırken, kadın için cinsiyet organları bir utanç kaynağıdır. En basit fiziki farklılıkları bile kadın aleyhine kullanılmaktan çekinilmemiştir. Kadın olmanın kendisi bir utanç konusu haline getirilmiştir. Sözde kutsal bir duygu olan aşkta bile kadının yaşadığı gözü kara bir erkek dayatmasıdır. Kız çocuklar her zaman hor görülmüştür.
Sorulması gereken soru, neden bu kadar derin bir kölelik? Cevabı kesinlikle iktidar olgusu ile bağlantılıdır. İktidarın doğası kölelik ister. Eğer iktidar sistemi erkeğin elindeyse, sadece insan türünün bir kısmı değil, bir cinsin tümü bu iktidara göre şekillenmelidir. İktidar sahipleri devlet sınırlarını nasıl hane sınırları gibi görüp her uygulamayı bu sınırlar dahilinde bir hak olarak görürlerse, onun mikro modeli olan ailede de erkek iktidarının sahibi olarak her uygulamaya –gerekli görürse öldürme dahil- kendini hak sahibi görür. Evdeki kadın o kadar eski ve derinlikli bir mülktür ki, sınırsız bir mülkiyet duygusuyla erkek ‘kadın benimdir’ der. Kadın için -evlilik bağı adı altında bağlı bulunulan- erkek üzerinde en ufak bir hak iddiasında bulunulamaz. Ama erkeğin kadın ve çocuklar üzerindeki hak sahipliği sınırsızdır. Mülkiyetin en temel kaynağı yine ailede, kadın üzerindeki kölece tasarrufta aranmalıdır. Mülkiyetin kaynağında köleleştirilmiş kadın yatar. Kadın üzerine yayılmış kölelik ve mülkiyet dalga dalga tüm toplumsal düzeye yayılır. Böylelikle de toplum ve bireyin zihniyet ve davranış yapısına mülkiyetçi ve köleci her duygu ve düşünceyi yerleştirir. Toplum her tür hiyerarşik ve devletçi yapılanmalara uygun hale getirilir. Bu ise, uygarlık denen sınıflı her tür yapılanmanın rahatça ve meşruiyet kazanmış olarak sürdürülmesi demektir. Böylece kaybeden sadece kadın olmuyor. Bir avuç hiyerarşik ve devletçi güç dışında tüm toplum oluyor.
Kadın için özel kriz dönemleri pek önemli değildir. Zaten sürekli bir krizi yaşamaktadır. Kadın demek krizli bir kimlik demektir. Günümüzde yaşanan kapitalist sistem kaosunda tek umut vaat eden, kadın olgusunun sınırlı da olsa aydınlatılmış olmasıdır. Feminizm yetersiz de olsa kadınlık gerçeğini son çeyrek yüzyılda oldukça görünür kılmıştır. Kaosta her olgunun değişme şansı yüksek bir aydınlanmayla daha da arttığı için, özgürlük lehinde atılacak adımlar niteliksel sıçramalara yol açabilir. Güncel krizden kadın özgürlüğü büyük kazanarak çıkabilir.
Kadın özgürlüğü olgu tanımlamasına uygun olarak kapsam bulmak durumundadır. Genel toplumsal özgürlük ve eşitlik kadın için de direkt özgürlük ve eşitlik olmayabilir. Özgün çaba ve örgütlülük esastır. Yine genel demokratikleşme hareketi kadın için olanaklar açabilir. Fakat kendiliğinden demokrasi getirmez. Kadının bizzat kendi demokratik amaç, örgüt ve çabasını sergilemesi gerekir. Kadına içerilmiş bulunan köleliği karşılayacak bir özgürlük tanımına öncelikle ihtiyaç vardır. Kapitalist sistemin muazzam vizyon geliştirme ve sanallığı gerçeğin yerine koyma gücü o denli gelişmiştir ki, kadını en çok alçaltan bir etkinliği (örneğin pornografi) bile özgürlükle özdeşleştirebilir.
Feministlerin çabalarında birçok önemli öğe varsa da, hala Batı merkezli demokrasilerin ufkunu aşmaktan uzaktır. Temelinde kapitalizmin oluşturduğu yaşam biçimini değil aşma, tam kavramasını bile sağladığı söylenemez. Durum Lenin’in sosyalist devrim anlayışını çağrıştırıyor. Onca büyük çabaya rağmen ve kazanılan birçok mevzi savaşına karşılık, sonuçta kapitalizme soldan en değerli katkıyı sunmaktan kurtulamamıştır. Feminizmin başına da benzer sonuçlar gelebilir. Güçlü örgütsel temelden yoksunluk, felsefesini tam geliştirememe, kadın militanlığına ilişkin zorluklar iddiasını zayıflatmaktadır. Kadınlar cephesinin ‘reel sosyalizmini’ bile sağlamayabilir. Fakat soruna dikkat çekmek açısından ciddi bir adım olarak değerlendirmek en doğrusudur.
Şüphesiz her cinsiyet türünün olduğu gibi kadının da bir doğası vardır. Toplumsallıktan öte biyolojik cins olarak kadının daha merkezi öğe olduğunu, biyoloji bilimi her geçen gün artan kanıtlarla desteklemektedir. Özcesi kadın fiziği erkeği kapsamakla birlikte, erkek fiziği kadını kapsayamamaktadır. Kutsal kitapların tersine, kadının erkekten değil, erkeğin kadından türediği anlaşılmaktadır. Kadının kromozomları erkekten fazladır. Kadın için dezavantaj olarak düşünülen aylık kanamalar bile kadının doğayla daha nazik bağının göstergesi olarak anlaşılmalıdır. Rahim kanaması bitmemiş, devam eden doğal bir yaşam akıntısı olarak görülmelidir. Yaşamın kök damarı bitmemiştir, devam etmesi iradesinin bir göstergesi olarak anlaşılmalıdır. Kadın hastalıkları denilen hususlar aslında yaşam olgularıdır. Kadının yaşam merkezini temsil etmesinden kaynaklanmaktadır. Yaşamın karmaşık sorunları kadının rahminde, karnında cereyan etmektedir. Kendinden doğan çocuk ve göbek bağı yaşam zincirinin son halkası gibidir. Bu gerçeklik karşısında erkek sanki kadının bir eki, bir uzantısı gibi görünmektedir. Bu olguyu doğrulayan bir husus da erkekteki aşırı ve anlamsız kıskançlık duygusudur. Kadın doğası kendine karşı daha güvenli dururken, erkek adeta yerinde duramaz. Kadın etrafında dönen bir bela gibidir. Tüm bu gözlemler kadın fiziğinin zaaf yüklü değil, daha merkezi olduğunu kanıtlıyor. Bu nedenle kadın öncelikle erkek egemen kültürün dayattığı ‘eksikli, hastalıklı’ tanımını derhal reddetmelidir. Tersinin doğru olabileceğini erkeğe hissettirebilmelidir. Kadın fiziğine ilişkin kendine güvenmeli derken bu önemli gerçeği kast ediyoruz.
Bu fiziksel oluşumun doğal sonucu kadındaki duygusal zekânın daha güçlü olmasıdır. Duygusal zekâ yaşamdan kopmayan zekâdır. Empati ve sempatiyi güçlü taşıyan zekâdır. Kadında analitik zekâ geliştiğinde bile güçlü duygusal zekâsından dolayı daha dengeli, yaşamla bağlantılı ve tahripkâr olmaktan uzak durmaya daha yeteneklidir. Erkek kadın kadar yaşamın ne olduğunu anlamaz. Yaşamın kendisi olan (Aryen dil grubundan olan Kürtçe’de Jîn, yaşam demektir. Aynı zamanda kadın anlamına gelir) kadın, yaşamın bütün yönlerini riyakârlıktan uzak, saf ve yalın haliyle görme yeteneğidir. Bu yeteneği güçlüdür. Bunu şahsi yaşamımızda da çok iyi bilmekteyiz.
Entrikacı, yozlaştırıcı, fahişe vs. sıfatlı kadın gerçeğinin acımasız sorumlusu erkektir. Hiçbir kadın kendi halinde kaldıkça entrikacılık, fahişelik yapma gereği duymaz. Fiziği, biyolojik varlığı buna uygun da değildir. Entrikacılığın ve fahişeliğin gerçek yaratıcısı erkektir. Bilinen ilk genelevi Sümer başkenti Nippur’da M.Ö 2.500’lerde ‘musakkatin’ adıyla açanın erkek iktidarı olduğunu biliyoruz. Buna rağmen utanmadan sanki fahişelik kadın yaratımıymış gibi bir yaklaşımı sürekli canlı tutar. Kendi eserini, doğurduğu suçluluğu kadına mal ederek, sahte bir namus anlayışı geliştirerek olmadık lanetlenme ve dayağı, katliamı kadından eksik etmez. Bu ilave tanımlamadan çıkarabileceğimiz sonuç, erkeğin öncelikle ideolojik saldırısına karşı yetkin durmadır. Erkek egemen ideolojiye karşı kadın özgürlük ideolojisiyle, feminizmi ve kaynaklandığı kapitalizmi aşarak silahlanıp mücadele edilmelidir. Erkek egemen iktidarcı zihniyete karşı kadının özgürlükçü doğasal zihniyetini yetkin kılıp öncelikle ideolojik alanda kazanmayı iyi bilmek, tam sağlamak gerekir. Unutmamak gerekir ki, geleneksel kadınsı teslimiyet fiziki değil toplumsaldır. İçerilmiş kölelikten gelir. O halde öncelikle ideolojik alanda teslimiyet düşünce ve duygularını yenmek gerekir.
Kadın özgürlüğü politik alana yönelirken, savaşımın en çetin yanıyla karşı karşıya olduğunu bilmelidir. Politik alanda kazanmayı bilmeden, hiçbir kazanım kalıcı olamaz. Politik alanda kazanmak demek, kadının devletleşmesi hareketi değildir. Tersine, devletçi ve hiyerarşik yapılarla mücadele, devlet odaklı olmayan, demokratik, cins özgürlüğünü ve ekolojik toplumu hedef alan siyasal oluşumları yaratmak demektir. Hiyerarşi ve devletçilik en çok kadın doğasıyla uyuşmazdır. Dolayısıyla anti-hiyerarşik ve devlet dışı siyasal oluşumlar uğruna kadın özgürlük hareketi öncü rol oynamak durumundadır. Köleliğinin politik alanda yıkılması özünde bu alanda kazanmayı bilmesiyle mümkündür. Bu alan mücadelesi kapsamlı demokratik kadın örgütlenmesini ve mücadelesini gerektirir. Her tür sivil toplum, insan hakları, yerel yönetimler demokratik mücadelenin örgütlenip geliştirileceği alanlardır. Tıpkı sosyalizmde olduğu gibi, kadın özgürlüğü ve eşitliğine giden yol en kapsamlı ve başarılı demokratik mücadeleden geçer. Demokrasiyi kazanmayan kadın hareketi özgürlüğü ve eşitliği kazanamaz.
Sosyal alanda özgürlük açısından en önemli sorun aile ve evlilik gerçeğidir. Bunlar dipsiz bir kuyu gibi durum arz ederler. Kadın için kurtuluş gibi gelen bu kurumlar, mevcut toplum zihniyetiyle bir kafesten diğerine geçmekten başka anlam içermez. Üstelik diri gençliğini de bir kasap zihniyetine terk etmek zorunda kalarak. Aileyi üst toplumun -iktidar toplumu- halk içindeki yansıması, ajan kurumu olarak görmek gerekir. Erkek toplumdaki iktidarın aile içindeki temsilcisi, yoğunlaşmış ifadesidir. Kadın evlenirken aslında köleleşiyor. Evlilik kadar köleleştiren başka kurum tasavvur etmek zordur. Gerçek anlamda en kapsamlı kölelikler bu kurumla kurulur ve ailede kökleşerek sürer. Genel anlamda eş olarak beraberliklerden, ortak yaşamdan bahsetmiyoruz. Bu herkesin özgür ve eşitlik anlayışına göre anlam kazanabilecek bir husustur. Yerleşmiş klasik anlamıyla evlilik ve aileden bahsediyoruz. Kadın aleyhine kesin mülkleşme, tüm siyasal, zihni, sosyal, ekonomik alandan çekilme, bir daha kolay kolay kendine gelememe anlamını taşır. Radikal bir sorgulamadan geçirilerek demokratik, özgür, cins eşitliğini hedefleyen ortak yaşama esasları sağlanmadan bireysel, güdüsel sıkıntılardan ve geleneksel aile anlayışından kaynaklanan evlilikler, ilişkiler özgür yaşam yolunda en tehlikeli sapmalar olarak rol oynayabilir. İhtiyaç bu tür birliklerde değil, zihniyet, demokratik ve politik alanı çözerek cinsiyet özgürlüğünü tam sağlamak ve buna uygun ortak yaşam iradelerini gerçekleştirmektir.
Günümüz dünyasının en çok ağızlarda sakız edilen aşk konusu tarihin en rezil, içeriksiz dönemini yaşamaktadır. Tarihin hiçbir döneminde aşk bu denli ayağa düşmedi. Anlık aşklardan tutalım, açık cinayet yaklaşımlarına kadar en yavan ve tehlikeli ilişki tarzlarına bile aşk deniliyor. Bundan daha iyi kapitalist sistemin yaşam anlayışını sergileyecek ilişki düşünülemez. Dönemimizin aşkları hakim sistemin insan ve topluma dayattığı zihniyetin en kutsal alanda bile ne hallere düştüğünün açık bir itirafıdır. Aşkı canlandırmak en zor devrimci görevlerden biridir. Büyük emek, zihniyet aydınlığı, insanlık sevgisi ister. Aşkın en önemli şartlarından biri, çağın bilgeliği sınırlarında seyretmeyi gerektirir. İkincisi, sistemin çılgınlıklarına karşı büyük duruşu dayatır. Üçüncüsü, kurtuluşsuz, özgürlüksüz birbirlerinin yüzüne bile bakılamayacağını bir ahlaki tutum olarak benimsemeyi gerektirir. Dördüncüsü, cinsel güdüyü üç hususun gereklerine tutsak etmeyi gerektirir. Yani cinsel güdü bilgeliğe, özgürlük ahlakına ve politik-askeri mücadele gerçekliğine bağlanmadan, atılacak her adımın aşkın inkârı olduğunu bilmeyi gerektirir. Bir kuş kadar bile özgür yuva kurma olanağı olamayanların aşktan, ilişkiden, evliliklerden bahsetmeleri, aslında sosyal düzen köleliğine teslimiyeti ve özgürlük mücadelesinin soylulaştırıcı değerini bilmediklerini gösterir.
Eğer çağımızın aşk gerçeğinden bahsedilecekse, bu herhalde Leyla ile Mecnun’ları çok geride bırakan, nice tasavvuf ehlini aşan, bilim adamı titizliğini gerektiren, güncel kaostan toplumsal özgürlüğe yol açan, yiğitliği, fedakârlığı, başarıyı yakalamakla kanıtlayan kişilikleri kazanmakla mümkündür.
Kadının ekonomik, sosyal eşitlik sorunları da öncelikle politik iktidarın çözümlenmesiyle, demokratikleşmede başarıyla cevap bulabilir. Demokratik siyaset yapılmadan, özgürlükte ilerleme olmadan, kuru hukuki bir eşitliğin fazla anlam kazanamayacağı açıktır.
Kadına yaklaşımı bir kültürel devrim gibi ele almak en doğrusudur. Mevcut kültürle ne kadar iyi niyetli de olunsa, çaba da harcansa, olgudaki sorun ve ilişki yapısından ötürü anlamlı özgürlükçü bir çözüm sağlanamaz. En radikal özgürlükçü kimlik, kadına yaklaşımla veya bir bütün olarak kadın-erkek ilişkilerindeki düzeni kavrayıp aşmakla mümkündür. Bir yandan baş bağlamayı gelenekle, pornoyu çağdaşlıkla karıştırarak zırnık kadar yol alınamayacağını iyi bilmek gerekir. Alandaki kölelik derinliği kadar özgürlük derinliğini de kavrayıp iradeleştirmek gereği vardır. Kadın özgürlüğünde, dolayısıyla kendini özgürleştirmede mesafe alamayanların hiçbir toplumsal ve siyasal özgürlük alanında çözümleyici ve dönüştürücü olamayacaklarını anlamaları gerekir. Erkek egemen-köle kadın ikilemini aşamayan hiçbir özgürlük çabasının gerçek bir özgür kimlik sağlamayacağını da en temel özgürlük kriteri olarak almak gerekir. Kadın üzerindeki mülkiyet ve iktidar ilişkisi yıkılmadan, özgür kadın-erkek ilişkisi gerçekleştirilemez.
Yüzyılımızı da özgür kadın iradesinin yükseleceği bir toplumsal zaman olarak görmek gerçekçidir. Kadınlar için belki de yüzyıl gerekebilecek kalıcı kurumlar düşünüp oluşturmak gerekir. Kadın Özgürlük Partilerine ihtiyaç olabilir. Özgürlüğün temel ideolojik ve politik ilkelerini sağlayıp pratikleşmesini yürütmek, denetlemek, bu partilerin hem gerekçeleri hem temel görevleri olmalıdır.
Kadın kitleleri için özellikle kentlerde düşünülen sığınma evleri değil özgürlük alanları oluşturmak gerekir. En uygun bir biçim de özgür Kadın Kültür Parkları olabilir. Ailelerin kız çocuklarını eğitemedikleri, düzen okullarının da bilinen yapıları nedeniyle Özgür Kadın Kültür parkları ihtiyaç duyulan, uygun kız çocuklar ve kadınlar için temelinde eğitim, üretim ve hizmet birimlerini kapsayacak alanlar olarak çağdaş kadın tapınakları rolünü de oynayabilir.
Kadınsız yaşanamaz denilir. Ama mevcut kadınla da yaşanamaz. Gırtlağına kadar köleliğe batmış bir kadınlı-erkekli ilişki herhalde en çok batıran ilişkidir. O halde kapitalist sistemin sonul kaos’undan gerçek aşklardan beklenen büyük gücü özgür kadın etrafında yaratarak çıkış yapmak, aşka gönül vermiş ve baş koymuş gerçek kahramanların en soylu ve kutsal işlerinden olsa gerek!