"Kısaca arkadaşım,
insan kendi yolunda yeterince bağımsız bir şekilde ilerleyemiyor.
Hakikat, insanların kendileri için inşa ettikleri tapınaklarda
nadiren ikamet ediyor.
Bizler, bize iyi veya aptalca tavsiyelerde bulunanların değil,
yaptığımız iyi veya aptalca şeylerin cezasını çekmek zorundayız.
En azından kendi inisiyatifimizle
budalalık yapma zevkini elde etmemize izin verilsin.
İnsanlara nasıl tek tek yardım edileceğine dair genel bir reçete yok.
Herkes kendinin doktoru olmak,
aynı zamanda kendi başına tıbbi deneyimleri kazanmak zorunda.
Kendi iyiliğimizi, gelişimimizi gerçekten çok az düşünüyoruz;
egoizmimiz yeterince zeki değil
ve zekamız yeterince egoist değil."
—Friedrich Nietzsche
FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Haziran 2014 Salı
(Merhametliler Üzerine)
"Ah kardeşlerim! Herkesin bir yanı çok bilinir!
Ve bazıları şeffaf görünür bize,
böyle olduğu halde anlayamayız onları.
Zordur insanlarla yaşamak, sessiz kalmak çok zordur zira.
Ve biz, en büyük haksızlığı, aleyhimizde davranana değil,
bizi hiç alakadar etmeyene karşı yaparız.
Ve bazıları şeffaf görünür bize,
böyle olduğu halde anlayamayız onları.
Zordur insanlarla yaşamak, sessiz kalmak çok zordur zira.
Ve biz, en büyük haksızlığı, aleyhimizde davranana değil,
bizi hiç alakadar etmeyene karşı yaparız.
Ah, dünyanın neresinde görülmüştür,
merhamet gösterenlerin çılgınlıklarından
daha büyük bir çılgınlık?
Ve ne daha çok ıstırap vermiştir,
merhamet edenlerin çılgınlıklarından?
Yazıklar olsun, tüm o sevenlere,
merhamet göstermekten başka bir şey yapamayanlara!
Vaktiyle şöyle demişti şeytan bana:
'Tanrının dahi, kendine göre bir cehennemi vardır:
insanlara duyduğu sevgidir bu.'
Ve geçenlerde şöyle dediğini işittim onun:
'Tanrı öldü;
insanlara gösterdiği merhameti yüzünden öldü tanrı.' -
Bu sebeple sakının merhametten:
İnsanların üstüne kara bir bulut gelecek oradan.
Hakikaten, anlarım havanın emarelerinden!
Şu söze de mim koyun ama:
Her büyük sevgi, üstündedir tüm merhametinin:
sevileni zira o - yaratmak ister!
'Kendimi sunuyorum sevgime,
ve en yakınıma, kendim olarak.'
- böyle konuşur yaratanların hepsi.
Gel gör ki merhametsizdir tüm yaratanlar."
merhamet gösterenlerin çılgınlıklarından
daha büyük bir çılgınlık?
Ve ne daha çok ıstırap vermiştir,
merhamet edenlerin çılgınlıklarından?
Yazıklar olsun, tüm o sevenlere,
merhamet göstermekten başka bir şey yapamayanlara!
Vaktiyle şöyle demişti şeytan bana:
'Tanrının dahi, kendine göre bir cehennemi vardır:
insanlara duyduğu sevgidir bu.'
Ve geçenlerde şöyle dediğini işittim onun:
'Tanrı öldü;
insanlara gösterdiği merhameti yüzünden öldü tanrı.' -
Bu sebeple sakının merhametten:
İnsanların üstüne kara bir bulut gelecek oradan.
Hakikaten, anlarım havanın emarelerinden!
Şu söze de mim koyun ama:
Her büyük sevgi, üstündedir tüm merhametinin:
sevileni zira o - yaratmak ister!
'Kendimi sunuyorum sevgime,
ve en yakınıma, kendim olarak.'
- böyle konuşur yaratanların hepsi.
Gel gör ki merhametsizdir tüm yaratanlar."
Böyle buyurdu Zerdüşt.
(Merhametliler Üzerine)
3 Haziran 2014 Salı
Büyük Kürt Bilgini El Cezeri El Kurdi
Büyük Kürt Bilgini El Cezeri El Kurdi
SİBERNETİĞİN ÖNCÜSÜ:
Tıb denince akla nasıl İbn-i Sina
geliyorsa, matematik denince Harizmi, felsefe denince Farabi akla geliyorsa
Sibernetik denince de akla ilk gelen kişi Bediuzzaman Ebul İz İsmail er-Rezzaz
el-Cezeri el-Kurdî’dir.
Sibernetik ilmi çağımıza adını veren bir
ilimdir. Kökenini eski yunanca "Kübernetes" veya Latince
"Gobernare" sözcüğünden alan ilme, ismini 1948 yılında Norbert Wiener
vermiştir. Wiener sibernetiğin; "Tüm organize sistemlerin (canlı veya
cansız) makine ve hayvanların haberleşme ve kontrol sistemlerini"
incelediğini belirtmektedir… Yani Sibernetik; haberleşme, denge kurma ve
ayarlama bilimidir. İnsanlarda ve makinelerde bilgi alışverişi, kontrolü ve
denge durumunu inceler. Bu bilim, zamanla gelişerek bugün hayatımızın
vazgeçilmezleri arasına giren bilgisayarların ortaya çıkmasına imkân
tanımıştır. Sibernetik ve otomatik sistemlerin başlangıcı konusunda;
Fransızlar, Descartes ve Pascal'ı; Almanlar, Leibniz'i, İngilizler, Bacon'ı
ileri sürerler. Oysa Bediuzzaman Ebul İz İsmail el-Cezeri el-Kurdî,
rakiplerinden tam '600 yıl önce' sibernetiğin ilkelerini bilim dünyasına sunan
ilk kişiydi.
Bediuzzaman Ebu`l İz el-Cezeri el-Kurdî,
sadece otomatik sistem kurmakla yetinmeyip, otomatik olarak çalışan sistemler
arasında denge kurmayı da başarmıştır. Aradan 800 yıl gibi bir zaman geçtikten
sonra sibernetiğin babalarından kabul edilen İngiliz Nöroloji Profesörü Dr.
Ross Ashby, ancak 1951'de "Üstün Denge Durumu"nu ortaya atabilmiştir.
Ve ancak ilk defa o zaman otomatik olarak işleyen sistemlerin üstünde bunları
kontrol eden sistemlerden söz edebilmiştir.
Ayrıca günümüz fizik ve mekanikçileri,
"Isı Etkisiyle Haberleşerek Denge Kurma" sisteminin, ilk olarak J.
Watt'ın 1780'de regülâtörü keşfiyle başladığını söylerler. Fakat bunun da yine
Cezerî'ye dayandığını; 1780 senesinde James Watt'ın geliştirdiği watt
guvernörüne çok benzer bir ayarlama sistemini, Watt'tan 500 sene evvel bir
robot kuşun hareketiyle ayarlanan bir düzende kullandığını kitabının 171.
sayfasında görmekteyiz. Bu sayfada regülâtörün şekli, bir kuşun hareketiyle
karşılıklı haberleşerek ayarlanmaktadır.
Gene Bediuzzaman El-Cezeri, Leonardo da
Vinci'den 300 sene evvel dişli çarklar ve esaslarına dair, Da Vinci'nin bilip bilmediği
temel kaideleri kitabında neşretmiştir.
Tüm bunlar günümüzün bazı bilim
adamlarının hayalini dahi kuramadığı hayretler uyandırıcı vakıalardır.
ROBOTİK BİLİMİNİN BABASI:
Bediuzzaman Ebul İz İsmail el-Rezzaz
el-Cezeri el-Kurdî'nin robot teknolojisi konusunda çok sayıda ve zamanına göre
çok ileri düzeyde öneri ve uygulamaları bulunmaktadır.
Ortaçağ’da henüz Amerika keşfedilmemişken
ve Avrupa karanlık çağını yaşarken; Kürdistan, bilimin zirvesine ulaşmıştı. O
dönemde akla hayale dahi gelemeyecek bir teknoloji Kürdistan'da kullanılıyordu.
Tarihin ilk üniversitesi olan Harran Üniversitesi buna öncülük ederken
Kürdistan'ın birçok kenti de bilimin ışığıyla aydınlanmış durumdaydı.
Özellikle dönemin başkenti olan Amid'de
İçkale Saray’da bugün bile tahayyül edemeyeceğimiz bir teknoloji
kullanılıyordu. Sarayda birçok iş El-Cezeri El-Kurdî'nin yapmış olduğu robotlar
aracılığıyla yapılıyordu. Hatta hükümdara abdest alması için su döken bir
otomat bile mevcuttu.
Şunu rahatlıkla diyebiliriz ki; robotikle
ilgili bilinen en eski kayıt Kürdistan'a aittir. Ve dünyanın ilk robotunun
Amed'de yapılmış ve kullanılmış olması gurur duyabileceğimiz, oldukça önemli
bir olaydır.
Hükümdara ve konuklara içecek sunan kadın
robotlar, hükümdarı ve konukları eğlendirmek için saz, zil ve tef çalan
robotlar, sarayın salonlarında gezen tavus kuşu makineleri, değişik 24 şifre
ile açılabilen kilitler, su saatleri, sarayın bahçesindeki havuzda gezinen
kayık ve içine su dolan kayığı, bir yandan boşaltırken bir yandan da borusunu
öttürerek yardım isteyen kayıkçı robot, otomatik abdest alma makinesi ve buna
benzer birçok otomatik aygıt, Amed'in ünlü surlarının içinde kullanılıyordu.
Bu üstün buluşlarıyla sadece dönemindeki
insanları değil, bugün yaşayan bilim adamlarını dahi hayrete düşüren El-Cezeri
El-Kurdî, bilişim tarihine adını altın harflerle yazdırmıştır. Eseri ve kendisi
hala büyük bir ilgi konusudur. Birçok bilişim dergisinde "ROBOTLARIN VE
OTOMASYONUN ATASI EBUL-İZ EL CEZERİ" başlığı altında anlatılan Bediuzzaman
El-Cezeri El-Kurdî, sadece Amedlilerin değil özelde tüm Kürt halkının genelde
tüm İslam dünyasının gurur kaynağıdır.
İLK MEKANİKÇİ:
Aynı zamanda Ebul-İz El-Cezeri El-Kurdî,
tarihte otomatik makinelerin yapımıyla uğraşan ilk mekanikçilerden biri olarak
da kabul edilir.
Teorik çalışmalardan çok, pratik ve el
yordamıyla ampirik çalışmalar yapan Cezeri'nin kullandığı oldukça önemli bir
yöntem; yapacağı cihazların önceden kağıttan maketlerini inşa edip geometri
kurallarından yararlanmaktı. İlk hesap makinesinden asırlar önce aynı sistemle
çalışan benzer bir mekanizmayı, geliştirdiği saatte kullanan Cezeri, sadece
otomatik sistemler kurmakla kalmamış; otomatik olarak çalışan sistemler
arasında denge kurmayı da başarmıştı. Cezeri, Jacquard'ın otomatik kontrollü
makinelerin ilki sayılan otomatik dokuma tezgâhından 600 yıl önce değişik
haznelerdeki suyun seviyesine göre ne zaman su dökeceğine, ne zaman meyve ve
içecek sunacağına karar veren otomatik hizmetçiyi geliştirdi. Bazı
makinelerinde hidro mekanik etkilerle denge kurma ve harekette bulunma
sistemine yönelen Cezeri, bazılarında ise şamandıra ve palangalar arasında
dişli çarklar kullanarak karşılıklı etkileme sistemini kurmaya çalıştı.
Kendiliğinden çalışan otomatik sistemlerden sonra su gücü ve basınç etkisinden
yararlanarak kendi kendine denge kuran ve ayarlama yapan dengeyi oluşturması,
Cezeri'nin otomasyon konusundaki en önemli katkısıdır.
Otomatik Kontrol Bilimi’nin en zirvesine
ulaşan, tüm dünyanın kabul ettiği alim, deha ve erişilmez bir Kürt mucit olan
El-Cezeri'nin, suyun kinetik ve potansiyel enerjisi ile ağırlıkların
etkileşiminden faydalanarak yaptığı çok çeşitli makineleri de vardır.
Kitabında: "Yapmak istediğim
makineleri evvela "Arşimet" kanunlarına göre tasarladım, lakin bu
prensiplerle o makineleri çalıştırmak mümkün olmadığı için; kendi geliştirdiğim
prensiplerle bu makineleri yaptım." diyor.
Cezeri'nin yaşadığı çağda elektrik gücü,
magnetik güç, foton etkisi veya elektromagnetik güçler bulunmadığı için, o,
elindeki imkânları değerlendirmesini bilmiş; su gücü ve basınç tesirinden
faydalanma yoluna gitmiştir. Başka imkânlar bulunmadığı, su da kıt olduğu
halde, bu derece muhteşem hidro mekanik sistemle çalışan makineler yapabilmiş
olması, onun sibernetik ilmi alanındaki yerini ve değerini göstermeye
yetmektedir.
Cezeri'nin tarif ettiği bazı makinelerin
pratik faydaları oldukça büyüktür. Bunlardan bir kısmı, bir mil (eksen) boyunca
yer alan dişlilerle çalışan bir nevi tulumbadır. Tulumba, bir sürü kepçeyi
sırayla hareket ettirerek suyu çıkarmaktadır.
Bazı makinelerinin ise yalnızca
eğlendirici tarafı vardır. Mesela, içinde su varmış gibi görünmesine rağmen
suyu boşaltılamayan su kapları ve içi boş gibi görünüp, su akıtan kaplar gibi.
Günümüzde bu kaplarda kullanılan prensiplerden faydalanılarak bir kısım
oyuncaklar yapılmaktadır. Hem eğlendirici, hem de faydalı olan bu cihazlara,
çeşme ve su saati örnek gösterilebilir.
Yaşadığı devri düşünürsek; buhar
makinesi, elektrik, içten patlamalı motorlar vs.. gibi güç kaynaklarının elinin
altında olmadığını kestirebiliriz… Lakin Cezeri, kuvvetli bir imanın sonucu
olsa gerek bu makineler olmadan da tarihe adını yazdırmayı, kendi devrinden 800
sene sonra kitabını okutmayı bilmiştir.
BÜYÜK MÜHENDİS:
Nature Dergisi, Donald Hill'in yazmış
olduğu esere dayanarak Ebul-İz için şöyle söylemektedir: "12. YÜZYIL
MÜSLÜMAN MÜHENDİSLİĞİNİN DORUĞUNA ERİŞMİŞ BİR KİŞİ."
Gerçekten de El-Cezeri El-Kurdî, insanlık
tarihi açısından öylesine önemli bir insandır ki bugün günlük yaşamımızda
hayatımızı kolaylaştıran ve artık hayatımızın bir parçası haline gelen bir çok
teknik aletin ilk temellerini atmıştır:
Otomatik kapılar; kuyulardan suyu çeken
aygıtlar; demir, kalay ve kurşun gibi metallerin hassas belirlenmiş
yoğunluklarını ölçen pnomatik aletler, otomatik kontrol sistemleri...
Tüm bunlar, 800 yüzyıl önce
"Cezeri" tarafından bulunmuştu!
Özellikle metal döküm tekniğine ait
bilgiler, ileri bir mühendislik seviyesini ifade etmektedir. Cezeri'nin birçok
aleti yer çekimi kuvvetiyle çalışır ve bu kuvvet; düşürülen bir ağırlık,
boşalan bir kaptaki şamandıra veya batan bir cisimle elde edilir. Cezeri,
kullandığı makine parçalarını ve imal usullerini de en ince ayrıntılarına kadar
tanımlamıştır. Büyük bir kısmı bugünkü Avrupa mühendislik terminolojisine giren
makine parçaları üzerine yaptığı çalışmaların en önemlileri; konik vanalar,
kapalı kum kutularında pirinç ve bakır döküm, tekerleklerin balansıdır.
Ayrıca günümüzde tüm motorlu taşıtlarda
kullanılan "krank mili"nin mucidi de gene El-Cezeri El-Kurdî’dir.
Cezeri'nin mühendislik harikaları olan
kâğıttan maketlerinin yapılması, su akıtan savakların ayar edilmesi, çarpılmayı
en aza indirmek için ahşabın tabakalar halinde kullanılması, gerçek anlamda
emme borusunun kullanılması, suyunu belli bir zaman aralığı ile boşaltan kaplar
ve daire sektörü dişliler… Bunların büyük bir kısmının yüzyıllar sonra
Avrupa'da adeta yeniden keşfedildiği, bilinen tarihi bir gerçektir. Mesela,
kapalı kum kutuları ile döküm, Avrupa'da 1500 yıllarında başlamıştır. Konik
vanalardan ilk söz eden Leonardo da Vinci'dir. Su saatinde seviye kontrol
cihazına benzer ve buhar kazanlarında kullanılacak bir aletin patenti,
İngiltere'de 1784 yılında alınmıştır. Cezeri'nin makinelerinden sadece biri
bile, su çarkı ile işleyen tulumba, modern mühendisliğin gelişmesine doğrudan
doğruya katkıda bulunmuştur. Bu makine; a) Çift etki ilkesinin uygulanması, b)
Dönme hareketinin ileri-geri hareketle çevrilmesi, c) Emme borusunun bilinen
ilk kullanılışı olmasından dolayı çok önemlidir. Dolayısıyla, buhar makinesinin
ve emme- basma tulumbanın ilk örneği sayılabilir. Söz konusu makinede, akan
suyun çevirdiği çark, düşey düzlemde bir dişliyi, bu dişli de yatay düzlemdeki
diğer bir dişliyi döndürmektedir. Yatay dişlinin çevresine yakın bir yerde
düşey bir pim bulunmaktadır. Bu pime ortası yarık ve diğer ucu yine bir pimle
sabitleştirilmiş bir çubuk geçirilmiş ve bu çubuğa da tulumbaların piston
kolları bağlanmıştır. Yatay diş dönünce yarık çubuk açısal bir hareket
yapmakta, piston kolları da ileri-geri gidip gelerek tulumbaları
çalıştırmaktadır.
Bununla beraber sadece suyun kaldırma ve
basınç gücünü kullanarak, tamamen yeni bir teknik ve sistem kurmuş, çok yönlü
otomatik hareketler elde edebilmiştir. Kurmuş olduğu otomatik sistemlerde ses
(kuş, davul, zurna, ıslık vs) ya da çığlık çıkması gerektiği anda bu sesleri de
sağlayabilmiştir.
El-Cezeri El-Kurdî'nin imzasını attığı
diğer bir alan ise yatay eksenli yel değirmenleridir… Yatay eksenli yel
değirmenlerinin ilk olarak Hollanda, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Kuzey
Avrupa ülkelerinde ortaya çıktığı sanılır. Hatta Hollanda`nın adı, yel
değirmenleriyle özdeşleşmiştir. Gerçekten de rüzgâr gücü, Ortaçağ`da Endüstri
Devrimi’ne kadar Avrupa`daki temel enerji kaynaklarının başında gelmekteydi. Ve
bu tip yatay eksenli rüzgâr değirmenleri, Avrupa ve Amerika'da ancak 19.
yüzyılın sonundan itibaren su pompalanması ve depolanmasında kullanılmaya
başlanmıştır. Oysa Kürdistan'da bunlar o tarihten 700 yıl önce
kullanılmaktaydı. Şüphesiz ki bu tip rüzgâr değirmenlerinin mucidi,
Kürdistan'ın gururu ‘Bediuzzaman Ebu`l İz İsmail el-Rezzaz el-Cezeri
el-Kurdî'dir. Kitabının beşinci bölümünde, derin olmayan bir kuyudan veya akan
bir nehirden suyu yükselten aletler hakkında beş şekil vardır. Bu aletlerde, kaldırma
gücü olarak yatay eksenli rüzgâr türbinlerinden yararlanılmaktadır.
Büyük su mühendisi Bediuzzaman Ebu`l İz
İsmail el-Rezzaz el-Cezeri el-Kurdî'nin yaptıkları bunlarla da sınırlı değil.
O, Kürdistan'ın farklı şehirlerinde de
izini bırakmıştır. Mesela Onun Hasankeyf'te öğretim görevliliği ile mühendislik
yaptığı ve Hasankeyf'teki muazzam su sisteminin onun tarafından yapıldığı
kaynaklarda belirtilir. Hasankeyf'te öylesine çok iz bırakmıştır ki
Hasankeyfliler onun Hasankeyfli olduğunu dahi ileri sürerler. Zaten
Hasankeyf'teki su sisteminin muhteşemliği bile onun ne kadar büyük bir Su
Mühendisi olduğunun bir kanıtıdır.
Diğer yandan "Cizre Ejderleri"
de onun başka bir eseridir. Meşhur Cizre Ejderleri, El-Cezeri El-Kurdî
tarafından XII. yüzyılda kazıma tekniği ile tunçtan Cizre Ulu Camii iç
kapısının tokmakları olarak yapılmıştır. Sfenks ejderler; badem gözlü, sivri
kulaklı, kanatlı yaratıklara benzetilmiş ve birbirlerinin kanatlarını ısırır
şekilde yapılmışlardır. Gövdeleri yılan derisine benzetilmiştir. Ejderlerden
biri Dicle, diğeri Fırat Nehri’ni, ortadaki aslan başı Cizre insanını, alt
bölümdeki kartallar ise savaş gücünü simgeler. Cizre Ejderleri Ulu Camii
kapısında kapı tokmağı şeklinde sağlı ve sollu olmak üzere iki adet iken,
Ejderlerden bir tanesi 1969 yılında Danimarka'ya kaçırılmış olup diğeri ise
"İstanbul Türk İslam Eserleri" Müzesi’nde sergilenmektedir.
Fizikçi ve Mekanikçi Bediuzzaman
El-Cezeri El-Kurdî'nin diğer bir eseri de Amed Ulu Camii’nin ünlü Güneş
Saati’dir. Evet, Amed'in ünlü Ulu Camii’nin bahçesindeki meşhur taş saat, onun
bize bıraktığı manidar bir hatıradır.
El-Cezeri el-Kurdî'nin TÜRBESİ:
Cizre'ye gidenler bilirler... Hz. Nuh
Camii’nde Hz. Nuh'un türbesinin tam karşısında, oldukça mütevazi bir türbe
vardır. Üzerinde "İsmail Ebul-İz El-Cezeri (1153-1232)" başlığı
altında kısa bir açıklama bulunur. Hemen ilerisinde Hz. Nuh'un türbesi, caminin
ilerisinde ise büyük bir medrese olan ve çağlar boyunca bünyesinden Melayê
Cizirî, Ehmedê Xanî, Feqiyê Teyran gibi büyük âlimleri çıkaran Medresa Sor
bulunmaktadır. Zaten büyük âlim Melayê Cizirî'nin türbesi de Medresa Sor'un
içindedir.
Çoğu insan, Hz. Nuh'un türbesini ziyarete
geldiğinde El-Cezeri'nin de türbesinin önünden geçerken bir Fatiha okurlar.
Fakat ne acıdır ki birçok insan bir Fatiha okuyup geçtikleri bu insanın, bu
kadar önemli bir insan olabileceğini tahmin bile edemezler.
Esasında halk olarak aramızdan çıkan ve
birçok toplumun gıptayla baktığı bu insanlara karşı oldukça büyük bir
duyarsızlığımız var. Aramızda yüzyıllar boyunca etkisini hissettirmiş ve
yaptıkları kendi alanlarında bir devrim olarak nitelendirilebilecek birçok
insan var. Bizler ise bırakın bunlara sahip çıkmayı, onları tanımıyoruz bile.
Eğer biz sahip çıkmazsak ve biz gereken değeri vermezsek nasıl olur da
başkasından -özellikle de sömürge güçlerden- bunu bekleriz. Bu durum, kökeninde
ne olursa olsun, toplum olarak ciddi bir eksikliğimizdir. Buna en iyi örnek
El-Cezeri El-Kurdî değil midir?
29 Mayıs 2014 Perşembe
GÜNÜMÜZDE AŞK (Bir Öğrenme Süreci)
GÜNÜMÜZDE AŞK
(Bir Öğrenme Süreci)
(Bir Öğrenme Süreci)
Herrad Schenk
1933 yılı Almanya'da evlilik konusunda kritik bir
tartışmanın başladığı dönemin ilk yılıdır. Aile yapısı içinde barınmakta olan tutucu
düşünceler nasyonal sosyalizmle güçlü bir desteğe kavuşuyordu: Nazizm de
Katolik Kilisesi gibi "evlilik, cinsellik ve neslin üreme olgusu"
arasında birbirinden ayrı tutulamayan bağların öyle olduğu gibi kalmasından
yanaydı ve "çürütüp kokuşturucu" bireyselleşme sürecine böyle dur
denmeliydi. Ancak çok sonraları, altmışlı yıllarda ve yetmişli yıllar
sırasındadır ki yüzyılımızın başlarındaki evlilik tartışmalarını hatırlatan
fikirler yeniden alevlendi. Yeni tartışmaları başlatan ateş "Aşk
Evliliği" ateşine dönüştü ve 1980'li yıllarda bu ideal evlilik başka bir
renge büründü: Öğrenme Süreci Olarak Yaşama Ortaklığı.
İkinci Dünya Savaşı birincisinden farklıydı, şöyle ki
birincisinde olduğu gibi cinsel ahlâkta sürekli bir gevşeme ama bu, savaş
yaşantısı ve yabancılaşma yüzünden dağılmaya yüz tutmuş ailelerle ilgiliydi,
1950'lerde bu durum kısa süren bir görüngüydü. Derken boşanma sayısı sonra
birdenbire düşüverdi, ancak yavaş yavaş yükselerek 1950'lerin durumu 1970'li
yıllarda yeniden yaşandı. Ne var ki aile sosyolojisiyle ilgili incelemelerden
görüldüğü üzere, evlilik ve aile kurumlarında artık şaşırtıcı bir kararlılık
(Stabilik) yaşanıyor Almanya'da. "Aile yaşamının durumları, kararlılık ve
kararsızlık açısından bakılarak gözlemlenecek ve değerlendirecek olursa şu
açıkça fark edilir ki, ağır sosyal koşullar, hangi türden olursa olsun sosyal
sıkıntılar, ne aile dayanışmasını ne de aile yaşamını -ortalama ölçekte de
olsa- artık hiçbir zaman zayıflatıyor değil... Tam tersine güçlendiriyor bu
dayanışmayı. Daha önceden evliliği tehlikeye sokan kişisel gerilimler ya da
evli çiftin ve çocukların birlikteliğinde yaşanan kayıtsızlık yerine daha sıcak
ve güçlü bir birlikte yaşama duygusuna bırakmaktadır" şeklinde bir kanıya
yarıyor Helmut Schelsky (1953). Almanya'da devlet düzeni ekonomik düzenin
çöküşü, ideolojinin iflası, ülke dışına kaçış ve sürgünler, ölümler ve sosyal
köklerden kopuşlar insanların kaderini ve halkın güncel yaşamını 1914-18
savaşından çok daha derin boyutlarda etkiledi. Bu yoğun sarsıntıdır ki belki
evlilikteki yaşam durumlarına "kararlılık" kazandıran faktör! Çünkü
pek çok insanın o dönemde aile'yi sosyal ilişkilerin bozguna uğramadığı son
kale, güvenilir biricik destek olarak gördü. Savaş sonrası darlık ve
sıkıntıların ilk yıllarında olduğu gibi yeniden kalkınmanın ve iktisadi
mucizenin gerçekleştiği dönemde evlilik birçokları için muhtemeldir ki
eskilerin şu "çıkar evliliği" dedikleri birlikteliği andırıyordu:
Evlenen çiftler kendilerini her şeyden önce çalışma ortakları olarak kabul
ediyor, aileyi bir dayanışma birliği sayıyorlardı. Çiftlerin her biri kendi işinden,
kendi rolünden sorumluydu, "sabanı çamurun içinden çekip çıkarmak"
için birlikte yorucu bir çalışma gerekti. Gerekli olan şeyleri sağlamak,
örgütlemek, yuvayı kuruncaya kadar el ele vermek... nedir ki geri planında
emeğin egemen olduğu bu hayat tablosunun üzerinde Katolik Demokrat Parti'nin
(CDU) koyu tutucu aile politikası esiyor Almanya'da. Bu, evlilik kurumunun ve
ailenin korunmasına yönelik bir politikadır, örneğin Aile Sorunları Bakanı
Würmeling 1953'te "Boşanmanın kolaylaştırılması, devletin ve toplumun ayakta
kalması bakımından ailede köklenen temelleri tehdit eder" diye konuşmakta
ve böylece çoğunluğun sesine tercüman olduğuna inanmaktadır.
Bu savaş dönemi ve savaş sonrası evliliklerinin içine
düştüğü ruhsal sıkıntılar ancak çok sonra 968 kuşağının kendi ana-babalarına
yönelttikleri suçlamalarda yansır. Savaş ve savaş sonrası yıllarda doğanların
pek çoğu ana-babalarının yaptıkları evlilikleri, dışardan kararlı (dengeli)
gözükmesine rağmen içten içe kof bir kurum olarak algıladılar, boğucu buldular.
Ayrıca 60'lı yıllarda bir problem durumuna gelen erken evlilikleri de kısmen de
olsa genç insanların bir an önce ana-baba evinden kopma eğilimlerine bağlamak
gerekir. Kendi başlarına yapmaya karar verdikleri ve kendilerinden önceki
uşakların daha rahat edeceklerini umdukları bir evlilik onların gruplar halinde
veya aynı konutu paylaşarak yalnız yaşamak gibi alternatif yaşam biçimleri o
zamanlar henüz yoktu.
Nedir ki 60'lı yılların ortalarına doğru "cinsellik
dalgası" denen bir akım İskandinavya'dan kopup Almanya ve Orta-Avrupa'ya
girdi. Ingmar Bergman'ın 1963'te İsveç sinemalarında gösterilen filmi
"Sessizlik" bir yıl geçmeden bütün Batı-Alman kamuoyunu derinden
sarstı. Birkaç yıl sonra da Oswald Kolle'nın cinsellik konusundaki aydınlatıcı
filmleri piyasayı kapladı. "Eşiniz, bilinmeyen yaratık" (1969) ve
"Kocanız, bilinmeyen erkek" (1970) gibi filmler büyük seyirci kitlesi
topluyor, cinselliğin karanlıkta kalmış kesimlerini perdede keşfetmeye çıkan
insan yığınlarını kendine çekiyordu. Buna paralel olarak altmışlı yılların
ortalarına doğru "doğum kontrol hapları"nın zafer yürüyüşü başladı
Orta-Avrupa'da. Aslında bu haplar A.B.D.'de kadının doğurganlığıyla ilgili
araştırmalarda Katolik bir doğum uzmanı tarafından bir yan ürün olarak
rastlantı sonucu icat edilivermişti. Yumurtlamayı önleyen bu hormonlu ürünler
1996'da Dünya Sağlık Örgütü (WHO)'nün bir uzmanlar komitesi tarafından
"sağlığa zararsız" bulundu, ama Almanya'da hekimlerin bir bölümü bu
hapları uzun bir süre salık vermekten çekindi. 1965'te 400 hekimin imzaladığı
"Ulm Muhtırası" söz konusu hormonlu hapları "doğanın yaratıcı
gücüne müdahale ettiği" gerekçesiyle kınıyordu. Hapların yaygınlaşmasıyla
bir grup seks dalgasının patlak vereceğinden çekiniliyordu. Bir yanda cinsellik
dalgası, öte yanda kontrol hapları ikisi de aynı zamana rastgelmişti ve haplar,
cinsellik ahlâkının liberalleşmesinde, özellikle evlilik-öncesi cinsel
ilişkilerin serbestleşmesinde uzun süre etkili oldular. Ne var ki işler
çığırından çıkacak düzeye hiçbir zaman gelmedi.
Cinsellik dalgasının ortaya çıkmasıyla birlikte
Orta-Avrupa insanının cinsellik karşısındaki tutumunu daha sonraki yıllarda
belirleyecek olan iki ayrı gelişme baş gösterdi. Birincisi - Van de Valdes
geleneğine uyarak- cinsellik alanında geniş bir bilimsel literatür ortaya çıktı.
Özellikle A.B.D.'de anketler ve ampirik araştırmalar yapıldı, bunların
sonuçları birçok raporlar halinde piyasaya sunuldu: 1948 ve 1953'de A.B.D.'de
yayınlanan Kinsey raporları 1954 yılından başlayarak bütün dillere
çevrilecekti. Yıllar boyunca gitgide daha büyük sayılara ulaştı bu yayınlar, bu
arada Gieses ve Schmidt'in Öğrencilerde Cinsellik (1968) Masters ve Johnson'un
Cinsel Reaksiyon (1967) Evliliğin Zevki (1976) ve Hite-Raporu (1977) korkunç
baskılara ulaştı. Özellikle Hite-Raporu kadın cinselliği konusunda
yoğunlaşıyordu.
Dönemin ikinci büyük gelişmesi, cinselliği aydınlatan bu
literatürle sıkı sıkıya bir çıkar ilişkisi olan bir akımdı, yani Seks, Erotik
ve Pornografinin ticarileştirilmesi. İsveç filmi diye kısaca anılan filmlerin
yarattığı dalga altmışlı yılların ikinci yarısında bütün Orta-Avrupa'yı bir sel
gibi istila etti. Aralarında ciddi denebilecek olanları da dahil pek çok
magazin dergisi kapak sayfalarını çıplak, yarı çıplak kadın fotoğraflarıyla
doldurmaya başladılar. Seks ve pornografi gitgide reklamların ana öğesi haline
geliyordu, hemen hemen her konuda böyleydi. Bunun yanında Sex-Shop denilen
dükkanlar, yalnızca seks filmi gösteren sinemalar yerden mantar gibi bitiyordu.
Meta haline getirilmiş cinsellikteki bu patlama, insan
insana ilişkilerden koparılarak alışveriş konusu durumuna getirilen bir
cinselliğin teknik yönlerine duyulan ilgi, kısacası insanın kendine
yabancılaşması bugün hâlâ sürüyor, özellikle bu yabancılaşmanın dinsel
baskılarla, dolayısıyla sahte bir ahlakçılıkla yaşandığı ülkelerde, yobazlığın
siyasal ahlâka harç edildiği ülkelerde... Görsel basın bu yabancılaşmayı
kullanarak kendi ülkesindeki kadınların öncelikle sömürülmesine önayak oluyor:
Uygarlaşmanın utanç duvarı. Çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu pek çok insan cinsel
ahlâktaki yumuşamaya rağmen cinsel ihtiyaçlarını kişisel ilişkiler çerçevesinde
çözüme ulaştıracak durumda değiller, Bunu belki de bu ilişkilerin gerektirdiği
ölçüde bir ruhsal uzlaşma sağlamaya hazır ya da yatkın ölçüde olamadıkları için
yapamıyorlar. Yüzyılın başlarında fuhuşun daha hoşgörülü bir cinsel ahlâk
sayesinde ortadan kaldırılabileceğine inanan cinsel reformcu aydınların eskiden
beri düşledikleri fikirler de böylece suya düşüyordu.
Altmışlı yılların ikinci yarısında öğrenci hareketleri
sırasında burjuva evliliğine karşı yeni bir eleştiri dönemi başlatılınca
Cinsellik Dalgası da iyice hızını aldı. Evliliğe yöneltilen eleştirilerin arka
planındaki teorik düşünce kısmen de olsa ilginçti, ki otuzlu yıllardan
kaynaklanıyor, hatta 1920'lerin deneyim ve tartışma ortamına dayanıyordu. Ama
Aydınlar kesimi bu gerçekleri Almanya'da ancak otuzlu yıllarda algılıyordu.
Örneğin "Baskıcı Cinsel Ahlâkın Sökün Edişi" (1932) ve "Cinsel
Devrim" (1936) adlı eserleriyle Wilhelm Reich ya da "Otorite ve
Aile" (1936) ile Max Horkheimer.
1933'te (Hitler'in resmen iktidara gelişiyle - y.ö.)
Almanya Komünist Partisi'nden ve 1934'te de Uluslararası Psikanalizciler
Birliği'nden atılan Marksist psikanalizci Wilhelm Reich öğrenci hareketinin
klâsik önderi haline geldi. Öğrenciler onun çok yönlü eserinin bir bölümünden,
özellikle Reich'in kendisinin de eleştirel bir tavır aldığı bölümlerinden
hareketle yola çıkıyorlardı. 1930'da W. Reich Almanya Komünist Partisi (KPD)
içindeki çalışmaları çerçevesinde Berlin'de Cinselliğin Ekonomisi ve Politikası
ile, kısacası Seks-pol diye adlandırılan Cinsel Politika ile uğraşmıştı. Ne
demekti Cinsel Politika? Bu, bir yanda Marks'ın öte yanda Freud'un
(Psikoanalizin) getirdiği çıkış noktalarını bağdaştırma denemesiydi ve W.
Reich'in işçi kesimindeki genç insanların gebelikten korunma, hamileliği önleme
ve benzeri konularda danışmak ve yardımlaşmak için başvurduğu cinsel danışma
merkezlerinde pratik hekim olarak çalışırken edindiği tedavi deneyimlerinden
doğmuştu.
Reich, kapitalist toplumdaki baskı mekanizmalarının
bireylere cinsel ihtiyaçlarını bastırma ya da bastırmaya zorlama şeklinde
yansıdığı kanısındaydı (1). O ilkel toplumlarda cinsel yaşamın
istek-isteksizlik (Lust-Uhlust) ilkesine göre değerlendirildiğini kurguluyordu.
Ancak ekonomik ve siyasal güç toplumda belli bir sınıfın elinde yoğunlaştığı
zaman bu sınıf, kendi egemenliğine sosyal alanda da dayanak sağlamak için artık
"baskıcı bir ahlak" üretmeye başlamakta, bu ahlâk söz konusu toplumun
içine daha eğitilme döneminde sindirilmekte ve her kuşak kendi içine sinen bu
baskıyı kendi çocuklarına da uygulamaktadır (2). "Cinselliği
bastırma" ya da geriye itme "eksiksiz üretkenlik" safhasını,
orgazmdan haz veya zevk duyma yeteneğini bastırmak demektir, suçluluk, kabahat
işleme bilinci ve cinsel korku yaratmaktadır. Cinselliğin bastırılması ve
kapitalist toplum düzeni yanyana yürürler, birbirlerine destek verirler.
Cinselliği bastırıcı, haz düşmanı, cinselliği yadırgayıcı eğitim, şiddet ve
otoriteye eğilimli ya da inanan insanlar yaratır ve bu insanlar kendilerine
yabancılaşmış işleri yapmaya hazırdırlar, toplumda mevcut üretim ve egemenlik
ilişkilerini sorgusuz sualsiz hiç eleştirmeden öylece kabullenirler.
Kapitalizmin ekonomik ve toplumsal düzeni bu tür insanlarla yaşar. Cinsel
baskıcılığın daha ilk çocukluk yıllarında başlayarak uygulandığı ortam burjuva
toplumundaki çekirdek ailedir. Önceden cinsellikleri bastırılmış da olsa
evlilikte sadakat ve de "sürekli tek-eşlilik" kurallarıyla eli kolu
bağlı olsa bile ana-baba çocuklarını kendi cinsel ihtiyaçlarını bastıracak
şekilde eğitmekte ve böylece birtakım burjuva erdemleri üretmektedir, örneğin
başarı, disiplin, düzen, itaat.
Kadınlar ise evlilikte kocalarına ekonomik yönden bağımlı
kalmaları yüzünden iki kat ezilmekte, baskı altında tutulmakta olup kendilerini
dolaylı olarak koruma amacıyla, bu kez kocalarına "uyumlu-olma
baskısı" uygulamakta, onlara kendilerini ve çocuklarını düşünüp amirleri,
işvereni ve devlet otoritesiyle dalaşmamayı öğütlemektedir. Reich, Kapitalizmin
"baskıcı evliliği"ne karşı, kendi kanısına göre, özgür bir toplumda
gerçekleştirilebilecek bir model öneriyordu ki bu, "belli bir zaman için
sürekli cinsel bağlantı kurmak"tı. Eksiksiz bir cinsel haz üretmeye
erişerek özgürleşen insan "cinsellik ekonomisi açısından kendi kendine yön
verecek" duruma da gelir. Ve "kendini yönlendirme" deneyimine
dayanarak insan gerek nevrotik bir poligamiye gerekse (bir o kadar nevrotik
sayılan) ömür boyu moonogamiye olan ilgi ve eğilimini yine kendiliğinden
yitirecektir. Bunun yerine "doğal bir körelme ya da duyarsızlık"
başgösterip çiftler birbirleri için cinsel çekiciliklerini yitirinceye kadar
bir süre için monogam ilişkiler doğacaktır. Bu durumda çift birbirinden dostça
kopabilir ya da kopmalıdır veya belki üçüncü bir kişiyle geçici bir ilişki sayesinde
aralarındaki cinsel gerilim yeniden canlanabilir. "Her sürekli cinsel
bağlantıda ana zorluk" diyor Reich, bir yanda cinsel arzunun, öte yanda da
çiftlerden herhangi birinin ötekine beslediği ve zamanla artan duygusal
bağların (arada bir ya da kesin olarak körelme, yani tavsamadır. "Yalnızca
vicdan yüzünden sadık kalmak" uzun vadeli her ilişkiye zarar verir ve
sonunda insanın eşine karşı beslediği bazı olumsuz duyguları bastırmasına yol
açar, hatta bu kadarla da kalmaz, nevrotik bir rahatsızlığa iktidar
bozukluklarına ve buna benzer olumsuzluklara neden olur. Cinsel arzuların
körelmesini önlemeye hiçbir iyi niyet yetmediği gibi, yeni hiçbir sevişme
tekniği de başa çıkamaz bununla. O bakımdan başka insanlardan kaynaklanan
cinsel uyarıları bastırmaya veya içine atmaya kalkışmadan, hiç bir suçluluk
duygusuna kapılmaksızın yeni ve alternatif bir ilişkiye girmek daha iyidir. W.
Reich'in kendisi hayatında "birbirini izleyen monogamiler" yani
birbiri ardısıra meşru veya meşru-olmayan birtakım evlilikler yapma modelini
gerçekleştirdi. 24 yaşından başlayarak 60 yaşında ölünceye kadar böyle dört
evlilik yaşadı. [Bundan sonraki kelime-altı-çizim'leri benimdir. Y.Ö.]
Altmışlı yılların sonuna doğru Batı Almanya'daki sol
hareketler içinde toplumda cinsel bir devrim yapılmasını kapitalizme karşı
mücadelenin bir aracı olarak gören siyasi örgütler vardı. Komün I ve Auss
(Bağımsız ve Sosyalist Öğrenciler Eylem Merkezi) bunların en önünde geliyordu.
AUSS örgütü, cinsel bakımdan olgunluğa ermiş gençlerin "doğum kontrol"
haplarını serbestçe kullanabilmeleri gerektiği yolundaki isteğiyle, daha
kurulur kurulmaz kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Oysa böyle bir isteğin bugün
artık ne devrimci, ne de öyle toplumsal bir yankı uyandıracak yönü kalmıştır.
1966'da Berlin'de kurulan Komün I örgütü ise öyle bir gösteri sahnesine dönüştü
ki devrimci cinsel ilişkiler orada etkili bir propaganda sağlayacak biçimde
tiyatrolaştırılıyor, sıradan burjuva insanı bundan ya hayranlık ya da tiksinti
duyabiliyordu.
Komün I, W. Reich'in "Burjuvazinin Baskıcı
Evliliği"ne ve "Sürekli ya da kalıcı Monogami"ye yönelttiği
eleştirileri benimsemiş, bu eleştiriyi bütün "İkili İlişkiler"e
genelleştiriyordu. İkili her ilişki baskıcıydı: "Tahammül edilmez bir
ilişki olarak sadece cesetler üreten ikili-ilişkinin burjuvalar gibi kuruntular
içinde telef olması doğru değildir" deniyordu. Bu ilişkinin yerine
programlı bir grup seks almalıydı. Bazı komüncüler daha serbest ve sorunsuz
cinsel yaklaşımlardan yana idiler. Hiçbir yakınlaşma baskıcı eğitimin aşılmasında
fazla bir çabaya ihtiyaç göstermemeliydi. Bir süre Komün 1'de yaşayan ve
sonradan bu çevreden ayrılıp terörist olan Bommi Baumann şöyle konuşuyor:
"Bizde (işçi ortamını kast ediyor) durum zaten çok basitti. Bir gün bir
nişanlınla yatarsın, ertesi gün başka. Aslında nişanlanacak birini hep
bulursun. O zaman peşine o kadar çok kız düşer ki öyle bir şey (ikili ilişkiyi
kastediyor) zaten hiç başına gelmez. Saçların uzun olur da herhangi bir yere
gidersen orada bir sürü kız üstüne üşüşüyor, özellikle fabrika kızları. İlişki
çekmecesi'ne (piyangosu'na) [kız veya erkeğin, el altındaki ilişkilerden
herhangi birini içinden istediği zaman piyango gibi çekip alacağı çekmece,
anlamında - y.ö.] hiç ilgi duymadım, bu burjuvaların işiydi". Bommi
Bauman, komündeki öğrenci arkadaşlarını hep "ruhsal dram" ve
"sürekli aşk maceraları" yaratmakla suçluyor: "Bu tipler boyuna
bir şeylere takılıp orada kalıyorlardı, ilişkiye girmeden hep bir hak talep
eder gibiydiler, o yüzden nişanlıları da pek olmadı". Komün I içinde
kadından çok erkek, hatta sadece bir tek kadın olması belli ki hiç rastlantı
değil. Ama şurası belli ki okul öğrencisi meraklı bir takım meraklı kızlar
gelip gidiyordu sürekli bir bağlantıya girmeksizin.
Bommi Baumann'ın besbelli diye hiç tasalanmadan
safdillikle kendinden kabullendiği grup -ya da karmaşık seks olayı komün
kuramcılarınca program olarak formülleştirildi ki bu insanı aşağılayıcı
çizgilerle doluydu. Kunzelmann 1967'de "Pardon" dergisine gündem
olarak verdiği bir yazıda kadınların burjuva cinsel ahlâkından nasıl
"kurtarıldığını" şöyle anlatıyor: "Tıpkı atların eğitildiği
gibi! Önce birinin ata binmesi lâzım, sonra herkes biniyor ata. İlkin aşk ya da
buna benzer bir şey söz konusu, sonra sadece zevk ve şehvet. Ortada korkunç
derecede basit bir dümen var: Kızın biri adamın birine aşık ettiriliyor ve
onunla yatıyor, bir süre sonra hayalleri kırılıp işi kanıksadı mı kız
ötekilerinin 'şefkati'ne bırakılıyor. İş düzene girdi mi kız artık komün'ün
gerçek bir üyesi sayılır". Yukarıdaki ifadelerde yatan şovenist ve cinsel
kendini- beğenmişlik, yardımcı-işçi Bommi Baumann'ın komündeki orta-sınıf
delikanlılarında saptadığı sıkıntının arka planında hiç de hoş olmayan bir etki
yaratıyor. Programlı grup seksin genelde başarısızlığa uğradığı belli oldu.
Öteki pek çok solcu gibi Komün I'den ayrılan Reimut Reiche kanaatini şöyle
belirtiyordu: "Oradaki olay, sıradan ikili ilişkilerde yaşanan cinsel
baskılardan daha yoğun baskıların belirdiği cinsel ilişkiler yaratma olayıdır,
sadece kaderde olacak olan şey bir an önce oluyor, iki kişi çıkıp birbirini
seviyor ve komünden ayrılıyorlar". R. Reich, Komün I'in burjuvazinin
baskıcı cinsel ahlakını yıkma deneyini "içe dönük bir terörizm"
olarak nitelemektedir.
Komün I'in -üstüne bir kılıf geçirip fiyakalı biçimde-
yerleştirmek istediği cinsel ahlâk, öğrenci hareketinin ve ondan etkilenen
çevrelerin daha yumuşak bir biçimde altmışlar sonu ve yetmişler başında yaymaya
çalıştığı cinsel ahlâktı. O zamanlar şu ünlü slogan ortaya atılıyordu:
"Kim birisiyle ilk kez yatarsa o artık kurumun malıdır". Bazı
çizgileriyle bu cinsel ahlâk 1920'lerdeki erkek kadın Rus devrimcilerini
anımsatıyordu. O dönemde de cinsellik, ruhsal-hijyenik bir zorunluluk olarak
vurgulanırken cinselliğin insan insana ilişkilerdeki anlamı örtbas ediliyordu,
duygular savuşturuluyor, romantizme kapılmak, yüreğin sıcaklığından kaynaklanan
impulslar aşağılanıyordu. Öğrenci hareketlerinin ortasında geçen ve güçleşen
feminist hareket'in Yeni-Sol'a yönelttiği eleştirileri dile getiren
"Deriyi yüzmek" adlı romanında Verena Stefan şunları yazmaktaydı:
"Cinselliği içine sokulduğu mistik havadan kurtarmak istiyoruz. Cinsellik
insanın kolayına gelen bir durum olmalı, yoksa bir insanın başka biriyle
karşılaştığında tırmandığı doruk noktası değil. Çünkü cinsellik birbiriyle
ağırlıksız bir ortamda tanışmak için bir imkândır". Şöyle devam ediyor V.
Stefan: "İlk aşkın sarhoşluğu çok gerilerde kaldı, nefretle kapandı o
dönem. Bir insana artık o denli yakın olmak istemiyordum. Evliliği ise kafamdan
çıkarıp atmıştım, burjuva bir şeydi". Feminist hareketin bazı dönemlerinde
olduğu gibi duyguları açığa vurmak, aşktan söz etmek oldukça aşağılatıcı bir
durumdu: "Birbirimizle bir yıldır dilsizler gibi hiç konuşmadan yatıp
kalktıktan sonra, Samuel'in izne çıkmasından bir gün önce, söylemekte öylesine
cimri davrandığım ilk itiraf çıktı ağzımdan... Dave, hoşlandığımı kendisine
söylediğim zaman o kadar gülmüştü ki, Aşk dedi 'Bu çocukların hoşlandığı bir
şey değil mi?' ".
"Karşı cins üzerinde hak iddia etmek" yetmişli
yıların sonlarına kadar ağırlığını sürdüren bir slogandı ve ilerici orta
sınıfın geniş çevreleri için bile çekiciliğini koruyordu: Bir ilişkiyi
"duygu ve heyecanla zenginleştirme"ye yarıyordu. Ve bu iddia,
ilişkiyi sürdürme isteği gibi gizli ya da açık bir isteğin arkasında
saklanıyordu. Hiçbir sahiplenme iddiası'na sahip olmamak -kadınlardan söz eden
erkeklerin gözünde- bir erdem sayılıyordu.
Yetmişli yılların ilk yarısında ortaya çıkan feminist
hareket cinsellik ve aşk konusundaki kavga ve tartışmalarını sürdürdü, bu
mücadeleye yeni renk ve içerikler kattı. Söz konusu içeridekilerden biri
aslında öğrenci hareketlerinde de varolduğundan, cinsel baskılardan kurtulma
açısından sadece erkeklerin ileri sürdüğü modelle ilgili tartışmalar başından
beri ön planda yer alıyordu."Eksiksiz bir cinsel üretkenliğe ulaşmış"
cinsel devrimci ahlâk denince erkeklerin anladığı şey feministler açısından
"sosyalist anlamda bir düzüşme zorunluluğu" idi. Öğrenci hareketinin,
burjuvazideki baskıcı evliliğe ve kalıcı monogamiye karşı getirdiği protestoyu,
kadın hareketinin, "penetration"(duhul)un öncel rolüne karşı ve
ataerkil düzende kadınların cinsel ve duygusal ihtiyaçlarının bastırılmasına
karşı getirdiği protestolar izledi. Yalnız ticaretleştirilen seks ve cinsellik
alanındaki yalandan aydınlatmacı girişimler değil, solcu erkeklerin sözde
ilerici, ama aslında şovenist cinsel ahlâkı da nesne rolüne sokuyordu
kadınları. Kadınları yabancılaştırma'nın boyutlarını Verena Stefan çok
etkileyici biçimde açığa vurur: "Biri tutkuyla ve hayvan gibi öpüyordu,
öyle ki onun dişlerinden başka bir şeyin farkında olmadım. Ben de tutkuyla ve
hayvan gibi öptüm. Öbürü hafifçe dokunur gibi öpüyordu, hiç deneyimi olmayan
toy biriydi, ben de acemi gibi hafifçe öpüyordum. Birisi bacaklarımı kapalı
tutmamı istiyordu, ötekisi açık ve dümdüz. Daha sonraki açık tutayım istedi
bacaklarımı ve ben de kapalı tuttum, ya da açık yahut da dümdüz. Bazısı bütün
gece yapmak istiyordu, bazısının yapabildiği ise sadece bir kez ve her
seferinde ben de ya bütün gece yaptım bu işi ya da bir kez". Altmışların
sonu ve yetmişlerin başlarında Amsterdam'ın otorite düşmanı sol çevrelerinde
geçen romanında Anja Maulenbelt, aşk ilişkilerinde erkek ve kadınların
birbirinden farklı beklentiler içinde olduklarını şu basit formüle
indirgemektedir: "Ben buna bir çeşit sözleşme diyorum. Biz bir parça
sıcaklık görelim diye bunu seks ile ödüyoruz. Erkekler ise seks için
sıcaklıklarını ödüyorlar".
Cinsellik ve aşk konusundaki, karşıt-cinsler arası
(heteroseksüel) cinsel ikili ilişkiler alanındaki tartışmalar böylece yeni
seslere büründü. Kadınların, geniş kapsamlı şu bireyselleşme sürecinde
kendilerini gerçekleştirme mücadelesinin savunuculuğunu yapan kadın hareketi,
Sol'un cinsel devrimci kurtuluş veya özgürleşme programını aslında erkek
hegemonyasının çeşitli yüzlerinden biri olarak açığa vuruyordu. "Önceleri
kadınlar, istemedikleri zaman iffet taslamak ve korkudan olacak,
arzulamadıkları bir gebeliği istemeyebilirdi. Ama bugün cinsel bakımdan
aydınlandılar, üstelik kontrol hapları var ellerinde". Kadın ile erkek
arasında gerçek bir aşk - Alice Schwarzer'in "Ufacık Farklılık ve
Sonuçları (1975) adlı kitabının ana konusu buydu- ataerkil bir toplumda mümkün
olamazdı. Çünkü her erkek-kadın ilişkisi bir hegemonya "ilişkisiydi. Bu
hegemonya sadece kadının evlilikte düştüğü ekonomik bağımlılık durumundan
değil, evlilik kurumuyla sıkı sıkıya bağıntılı olan "karşıt cinsler arası
baskıcı cinsel tutumdan kaynaklanıyor. Ataerkil toplumda erkekler kadınlara,
erkeklerin ihtiyaçlarıyla belirlenen cinselliği (ki bu, "vajinal
orgazm" mitosundan ve "duhul"dan kaynaklanıyor) kabul
ettirilebiliyor ve zorluyor çünkü karşıt-cinsler arası baskıcı cinsellik"
erkeklere şunları sağlıyor: Kadın üzerinde yaratılan seks tekeli, bunun yanında
duygusal tekel (kadınların sadece erkeklere aşık olabileceği varsayımı), ayrıca
sosyal tekel (kadının evlendiği veya hiç değilse bir erkekle ilişkisi olduğu
zaman sosyal kabul görmesi) ve de ekonomik tekel.
Birinci nitelikte sayılan "vajinal orgazm
mitosu" ile "duhul (penetration)" kuralı karşısına Alice
Schwarzer ve Kadın Hareketi, "gerçek" kadın cinselliği denen bir
moment çıkardılar ki buna ancak yozlaşma tehlikesine düşülmediği takdirde
kadınların lezbiyen ilişkilerinde rastlamak mümkündü.
Böylece bir yandan cinsellik sorununda kendine ait
olmayan bir eğilimin yerine kendine ait olmayan başka bir eğilimi koyan yeni
bir program öne sürülüyordu. Öte yanda bu programın dayandığı analiz ve
programın sunuluşundaki polemik, iler ki yıllarda pek çok erkeğin kadınların
cinsel ihtiyaçlarının başkalık veya farklılığı konusundaki duyarlılığının
-başlangıçta pek çok erkek ve kadında huzursuzluk ve huysuzlanmaya yol açmasına
rağmen- artmasına neden oldu. Üstelik kadın hareketi, eşcinsel çiftlerin ve
grupların karşıt-cinsten çiftlerle sosyal ve hukuksal bakımdan her yönde eş
tutulması talebinde de bulunuyordu.
Öğrenci ve kadın hareketlerine egemen olan kimi
düşünceler, başlangıçta öğrencilere has veya akademik, ama yine de küçük bazı
seçkinci çevrelerle sınırlı kalmakla birlikte yetmişli yılların ortalarına
doğru giderek yaygınlık kazandı. Özellikle orta sınıftan çiftler cinsel ahlâkın
yumuşatılmasından yanaydılar. Wilhelm Reich ve öğrenci hareketinin bıraktığı
izler arasında, sürekli bir monogaminin değer ve imkânlarından kuşku duyup
açıkça protesto etmek adet haline gelmişti ve feminist hareket, genelde
kadınlara da kendi cinsel haklarını belirleme hakkının tanınması yolunda
katkıda bulunmuştu. Evlilik-öncesi cinsel ilişki kurma olaylarına da bu dönemde
sıkça rastlanır oldu. Evlilik cüzdanı olmaksızın birlikte yaşayan çiftler
asosyal olma havasından sıyrıldılar. Konutlarda birlikte yaşayan gruplar
başlangıçta sol hücrelerin ve terörist derneklerin yakınlarına yerleşmişken bu
grupsal yaşam giderek özellikle yirmi-otuz yaşlarındakilerin güncel yaşam
biçimi haline geldi.
Alice Schwarzer'in "Ufacık Fark ve Sonuçları"
adlı kitabının yayınlandığı 1975 yılında Batı Almanya'da Nena ve George
O'Neill'in birlikte kaleme aldıkları "Açık Evlilik" adlı kitabı da
piyasaya çıktı ve büyük rağbet gördü. Hemen sonra "yeni" tür monogami'nin
savunmasına geçti bu yazar ikilisi. Genelde evlilik kurumuna karşı ve de
"1970'lerin hareketlerinde olduğu gibi serbestçe" yaşamayı
paylaşmaktan yana değillerdi. Tam tersine, "insanın sağlamca kurulmuş bir
sosyal çatıya olan doğuştan gelen ihtiyacı"ndan yola çıkıyorlar ve "nikâh
cüzdanın kadınla erkek arasında bir güven ilişkisinin doğması için en önemli
önkoşul" olarak görüyorlardı. Ama diyorlardı "Evlilik yaşayacaksa
kapalı ve sıkıcı olacak yerde, tersine açık ve serbest olmalı".
Bu postülanın ardında radikal-bireyci bir varsayım vardı.
Kadın ve erkeğin, evlilikte birbirinden adamakıllı bağımsız, kendi başına
ayakta duran kişilikleri olmalı, birbirlerine kendilerini kendi bildikleri gibi
geliştirme hakkını tanımalılar... Yazar ikilisi, evli çiftlerden birbiriyle
kaynaşma, birbirinin kişiliklerinde erime bekleyen "geleneksel evlilik
ideali"ni eleştiriyorlardı. Çünkü bu ideal, çiftlerden şunu istiyordu: Pek
çok şeyi birlikte yapmak, her yerde birlikte görünmek, kendi kişiliğini bir
erdemmiş gibi inkâr etmek. Çünkü ilke şuydu: Sen bundan vazgeçersen ben de şu
konudan vazgeçmeye hazırım. Böyle davranmakla taraflar kendi kişiliklerinin
gelişmesini dondurmuş olacaklar ve aradaki ilişki de sıkıcı bir duruma
dönüşecektir. "Çiftlerden herhangi birinin ötekini sahiplenmesi, feragat,
sadece ve hep birlikte görünmek, katı bir rol dağılımı, mutlak sadakat, tam bir
tekelcilik" gibi geleneksel ilkelerin karşısına O'Neill ikilisi arkadaşlığa
dayalı "açık evlilik"in ilkelerini koydular: "Birbirinden
bağımsız yaşama kişiliği geliştirme, bireysel özgürlük, rollerin esnek
dağılımı, karşılıklı güven, dışarıya açılmakla ilişkiyi derinleştirme".
Açık evlilik anlayışı gerçi üçüncü kişi veya kişilerle cinsel ilişkileri ille
de içeriyor değil, ama bunu evliliği yıkacak bir felaket olarak saymıyor, pek
âlâ mümkün diye kabulleniyor.
Nena ve George O'Neill ikilisi, insanın eninde sonunda
yaratılıştan monogam olarak yaratılmadığını savunuyor ve şöyle sürdürüyor
savunusunu: "Cinsel sadakat geleneksel evliliğin taptığı yanlış bir
puttu... Sadakat açık evlilik çerçevesinde yeni bir anlama bürünür... Evli
çifti birbirine kelepçeleyen şey cinsel ve psikolojik bağımlılık değil,
evlilerin birbiri karşısındaki dürüstlüğü ve birbirinin gelişmesine karşı
beslenen sorumluluk duygusudur. Benliğin bütünlük ve tamlığa erişmesine ve
karşılıklı saygıya duyulan sorumluluk". Ancak bazı durumlarda, açık
evlilikte dışarıya dönük bir ilişkinin cinsel teması da kapsayıp kapsamayacağına
karar verilebilir deniyor, hatta bunun imkânı varsa olumlu bir sonuç
yaratabileceği, yoksa öteki durumlarda evli çiftin değerlendirmesine bağlı
olarak ve ilişkinin asıl niteliği açısından evliliğe zarar da vereceği
düşünülüyor. Her ne olursa olsun açıklık, bu tür kaçamakların doğru dürüst
değerlendirilebilmesi bakımından çok önemli bir rol oynuyor.
O'Neill ikilisinin Açık Evlilik tezlerini dayandırdıkları
ilkelerin bazıları Arkadaşça Evlilik anlayışı konusunda Ben Lindsey'in daha
1929'larda belirttiği düşüncelere denk düşüyordu. Gerek O'Neill'lerin Açık
Evlilik modelinde gerekse Ben Lindsey'in Arkadaşça Evlilik modelinde olsun
cinsel sadakatsizlik ille de olumsuz sayılmıyor, her iki modelde de ağırlık
"evlilik içinde iletişim'in açık tutulması"na veriliyordu. Açık
Evlilik, orta sınıfta artık pek geç sayılmasa bile genelde genç olan pek çok
liberal aydın çift için bir ideal olup çıktı. Kontrol hapları, evlilik öncesi
cinsel ilişkilerin rizikosunu azalttığı gibi, gebe kalma tehlikesinden koruyor,
evlilik dışında birden fazla ilişki kurmaya, "kaçamak" yapmaya da
imkânlar veriyordu. Asıl ilişki ile yan ilişkiler arasında ip oynatmak ya da
hangi ilişkide başarılı olunuyorsa o tarafı yeğlemek Swinging Seventies
(1970'lerin sallantılı yılları)'in en gözde konusu haline geldi. Bir kaçamağı
gizlemeye kalkışmak, çiftlerden birinin ötekisi üzerinde "sahiplenme
iddiası"nı açığa vuran kıskançlık tutumu kadar "yasaklayıcı"ve
dar-kafalı bir tutum sayılıyordu. Bu cinsel ahlâk kimi yönleriyle I. Dünya
Savaşı öncesindeki "erotik akım" dönemini anımsatıyordu, ne var ki
şimdi artık çok daha geniş çevreleri etkiliyordu bu akım. Cinsel ilişkileri
"doyuncaya kadar yaşamak", yaşama duygusunun güçlendirilmesi, bir
gelişme şansı olarak görülüyordu. Erotik ve cinsel duygusallık hayatın başlı
başına değeri olan yönleriydi. Evliliğin dışına çıkan "yan ilişkiler"
genelde bütünden kopuk, sadece cinsel olan ilişkiler sayılmazdı. Bunlar daha
çok dostça kişisel birtakım ilişkilerin içinde sayılmalıydı. Bu düşünceler ne
olursa olsun Açık evlilik kapsamının içine giriyordu. İşte böylece
"çekmecedeki yedek ilişkiler"in sayısı giderek çoğaldı. Pek çok kadın
ve erkek, kendilerini ruhsal olarak hazır olmadıkları bir hoşgörüye zorlayarak
ya da kendilerine böyle bir hoşgörü vahmederek altından kalkamayacakları
durumlara sürüklediler kendilerini. Pek çok çift belli bir deneme safhasından
sonra eski sadakat kurallarına geri döndü, bazıları da yeniden o kaçamaklara
sığındı. Başka bir sürü çift de böylece düşünülen bunalımı aşamayıp ayrıldılar.
Durum öyle görünüyor ki Açık Evlilik yanlısı kadın ve erkeklerin büyük bir
bölümü bu tür evlilikte yatan mesajın yalnız şu yönüne ve de tutkuyla
sarılmışlardı: Evlilikte hiç kimse karşısındakinden bir şey saklamamalı, herkes
kendini bildiği gibi geliştirebilmelidir. Ne var ki mesajın öbür yönüne aldırış
eden pek az vardı, çünkü açık evlilikte neyin bağışlanabilir neyin bağışlanamaz
olduğunu kestirmek için daima aradaki ilişkinin durumuna bakmak gerekiyordu
(3).
Ingmar Bergman'ın "Evlilik Sahneleri" adlı filmi
Batı Almanya'da 1975 yılında gösterime sunuldu. O tarihten iki yıl önce İsveç
televizyonu filmi beş akşam ardarda gösterdiği zaman sokakların dünya futbol
şampiyonası günlerinde olduğu gibi bomboş kaldığı görüldü. Besbelli ki binlerce
çift Almanya'da olduğu gibi İsveç'te kendi deneyimlerinin bu filmde hemen hemen
aynen yansıtıldığını gördüler. Film orta sınıftaki evliliklerin uğradığı
başarısızlığı sergiliyordu: Johan ve Marianne aslında ideal bir çifttiler,
halleri vakitleri yerindeydi, ikisi de akademik ortamda çalışıyordu, genç kız
döneminde olan yeni yetme iki kızları vardı. Johan'ın başka bir yaşam özlemi,
yeni bir başlangıç yapma isteği yüzünden başka bir kadınla ilişki kurması
evliliğin yıkılmasına yol açmaktadır. Karısı Marianne ise, bir şeyi öyle
düzenli ve uyum içinde, öyle kusursuz biçimde yürüdüğü için olacak, can
sıkıntısından bitip tükenmektedir. Johan evini bırakıp yeni ilişkisi Paula ile
çıkıp gitmezden önce, karısı Mariane'ye bu ilişkiden açıkça söz eder. İşte bu
yıkıcı konuşmada, şimdiye kadar ki evlilik ilişkisine karşı gösterilen dehşet
verici duyarsızlık yetmişli yılların stiline tamamıyla denk düşüyor... Ancak
ertesi yılların insanı içinden çökerten ve acılı tartışmaları sırasında Johan
ve Marianne birbirlerine sevimli gelmeye, birbirlerinden kaygı duymaya
başlarlar. Yıllar sonra her biri bir başkasıyla evlendiğinde artık
birbirleriyle öylesine dost ve yakındırlar ki aralarında "âşıkane"
konuşmalar geçer. Film'de "tevekkül" rüzgarları eser, esas havası
"çaresizlik"tir. ne denli iyi olursa olsun hiçbir evlilik bu kadere
karşı hazırlıklı ve bilenmiş değildir. "Filmle ille de bir tezi savunduğu
iddiası yakıştırılmak isteniyorsa Evlilik Sahneleri filmindeki tez şudur:
Evlilik imkânsız bir şeydir. Kendi deneyimleriyle... dürüstçe hareket eden
biri, Bergman filmindeki çiftin ilk iki seansta kusursuzca yarattığı sanatı
-yani sorunları halının altına süpürüp atma sanatını- beceririm diye evliliği
bu yüzden mümkün olabileceğini hemen keşfeder sanki".
Yetmişli yıllarda pek çok çift "halının altına"
mümkün olduğunca pislik süpürmeyi denedi. Evlilikteki tartışmalar daima önemli
sayıldı ve kavga etmek deniliyordu, çiftleri birbirine bağlar. Bir yandan da
evlilik ve ikili ilişkiler konusundaki psikolojik literatür sanki altın çağını
yaşıyordu. Üstelik ruhbilimci bu eğilim bugün de sürüyor. Tedavici eğilimlerin
patlak vermesi de aynı zamanlara rastlar. Orta sınıfın yaşadığı çevrelerde
tedavi amaçlı yardıma başvurmak yalnız zorunlu durumlarda âdet değildi, tek tük
bazı kişiler bir deneyim yaşamak ve kendi durumuna bir anlam aramak, yaşama
duygusu içinde derinlemesine bir gezinti aramak, yaşama duygusu içinde
derinlemesine bir gezinti yapmak amacıyla da istiyorlardı bu tedaviyi.
İnsanların çoğu tedavi önerilerinden birey olarak yalnız kendileri için yararlanıyor,
ama evlilik danışma bürolarına çiftlerin ve ailelerin tedavi talepleri de
çoğalmış bulunuyor ve buralara başvurmak artık aşağılayıcı bir durum olmaktan
çıktı, hatta başvuranlar arasında evlenmemiş çiftler bile var. ikili yaşam
konusunda danışmanlık ve öğüt sağlayan literatürde artık evli ve evlenmemiş
olarak yaşayan gruplar arasında pek fark gözetilmiyor.
1890 yılında Almanya'da yayınlandığından kısa süre sonra
uzun bir zaman bestseller listesinden düşmeyen bir kitap çıktı. 1956 yılından
beri hiç basılmamış olan bu kitap Erich 'undu ve Sevme Sanatı adını taşıyordu.
Gerçi kitap daha adıyla bile satışlardaki başarısına katkıda bulunuyordu, ama
yaşanan döneme yeni bir hava getiriyordu: Aşkın öğrenilmesi gerekir... Fromm,
batılı insanın sevme yeteneğindeki çöküntüyü eleştiriyordu. Her malı ve insanı
yalnız mübadele değeriyle ölçer kapitalist toplumda yaygın bir yanılgı, yani
"sevgi de satın alınabilir" yanılgısı hakim diyordu Fromm ve bu
yüzden sevgiyi bir tüketim metası gibi tüketmek de mümkündü. "Sevgi"
diyor Fromm "insanın yalnız bırakılmışlığından, meta yerine konulup
birbirinden koparılmışlığından, içine tıkıldığı günümüz hapishanesinden
kurtulma deneyidir". Bu durumda Aşk insan için biricik şanstır, çünkü
öteki deneyleri insanın... seks, uyuşturucular, düzenden yana davranışlar...
çevresiyle ancak bir süre için bir ve bütünleştiği hayalini yaratır insanda.
Sevme yeteneğini, "sevme sanatı"nı öğrenmek insanın olgunluğa
erişmesi gibi bir şeydir, bireyselleşmesinin en yüce basamaklarına, insanın
kendi özüne ulaşması demektir. Başka biri için gerçek aşkı duyabilen kimse
kendini kabul edebilmiş, kendisiyle uyum halinde biridir. "Çünkü aşkın
izlediği ilke, sevildiğim için seviyorum ilkesidir. Olgun aşkın ilkesi ise
şudur: Sevdiğim için seviliyorum. Oysa ilkel aşkta temel olan ilke, seni sana
ihtiyacım olduğu için seviyorum, ilkesidir". Olgun aşk, çiftin simbotik
(taraflardan birinin ya da her ikisinin birbirine asalak) biçimde birleşmesi ya
da kaynaşması değildir; tam tersine taraflardan her birinin kendi bütünlüğünün
ve bireyselliğinin korunageldiği bir birleşmedir. Aşkı veya sevgiyi öğrenmek
demek, kendini burada ve şimdi (şu anda) yaşadığına konsantre edebilmek, dinç
kalabildiğini aklının ve canının ruhuyla sezmek demektir ki bu "yoğun ve
uyanık bir bilinçlilik gerektirir ve de dinamik bir canlılık, yani hayatın dolu
dolu yaşanabilirliğini". Ve şunu da ekliyor Fromm: "Aşk ancak, kendi
varoluşlarının ortasında fışkıran iki insanın birbirlerine kaynadıkları zaman
doğar, yani her biri kendini kendi kaynağından taşarak yaşadığı zaman...
Böylesine yaşanıp duyulan aşk sürekli bir meydan okumadır, yoksa dinlence
değil. Aşk demek sürekli hareket etmek, açılıp gelişmek, birlikte çaba
göstermektir".
Erich Fromm'un yazdığı denemenin otuz yıl öncesine uzanan
başarısı batılı insanın aşk ve evlilik karşısındaki tutumunda bir dönüm
noktasını belgeliyordu. Açık Evlilik ve Yan-İlişkilerle dolu evlilikler,
cinselliğin cinsellik olsun diye öne çıkarılması, bütün bunlar artık geri
planda kalmaktaydı. Onun yerine romantik aşk ideali'nin yeniden doğuşu gibi bir
durum yaşanıyordu. Bu yeni eğilimden bir yanda yeniden güçlenen tutucu akımlar
sorumluydu ki bu akımlar Batı-Avrupa'nın birçok ülkesinde altmışlı ve yetmişli
yılların ruhuna ters düşüyorlardı. Öte yanda romantizme dönük bu gelişmelerin
ardında geçmiş yıllarda serbest cinsel anlayışın deneyimleriyle yaşanmış bir
takım gerçekler vardı. Cinsellik konusunda, bir zamanlar yaygarası çıkarılan
özgürlükler söz konusu oldukça daha temkinli davranılıyordu, hem yeterince
deneyim yaşamış olan orta yaşlı kuşak böyle bir tutum içindeydi hem de önceki
kuşağın deneyimlerini hep kuşkuyla karşılamış olan gençler... ne ki yeni
dönemin havası öyle baştan aşağı bir restorasyon veya eskiye özlem biçiminde
olmadı, yani burjuva aile ve burjuva evliliğindeki o eskimiş temellere geri
dönmek istenmiyordu. Aşkın yeniden idealleştirilmesinde bu kez ilişkinin bir
emek olduğu inancı da rol oynuyordu.
1920-30'lu yıllara kadar Romantik Aşk kavramı genelde
evlilikle hiç bağdaşmayan duygusal bir ağırlık, yani Tutku (Passion) tarafından
belirleniyordu. Daha 1939'da Denis de Rougement bu durumu sergileyerek aşkın bu
tutkulu yönü karşısında uyarıyordu çiftleri, çünkü tutkunun özünde yıkıcılık
vardır demek istiyordu: "Evlilikteki sadakat, tutkuyla yaratılan hayallere
gizli bir kült yakıştırma, bu hayallerden esrarengiz bir yaşam coşkusu bekleme
eğilimlerine yemin billah daha baştan veda etmektir". Romantik bir
evlilik'e karşı uyarılarda bulunurken yazar Ricarda Huch da Tutku ile Evlilik
arasında o çözümü bulunamayan çelişkilerden hareket eder. "Bu duvarlar
(evlilik) tamamıyla çökecek olsa tutkunun yükselen ve orada ilk çatlaklarını
açtığı dalgalar hemen geri çekilir ve sonunda kumlarda eriyip giderdi.
Tutkuları tatmin edilsin diye yıkılıp geçilen bu duvarlar, sırf tutkuyu
uyandırmak için yeniden inşa edilmek gerekirdi". Rougement olsun Huch
olsun, evliliğin tutkulu bir aşkla ilke olarak bağdaşamazlığına ikisi de
inanmamaktadır. Ne var ki Rougement evliliği tutkuların yaratacağı yıkımdan
sakınmak isterken Richarda Huch, (evlilik dışı) tutkuların sönmesini istemez ve
evliliğin yine de ayakta kalması gereğini savunur: "İnsanın doğasında onu
güzelleştirip yücelten şeyler hep baskı, zor ve direnmekle yakından
ilgilidir".
Evlilik konusundaki düşüncelerin tutkulu davranışlar karşısında
böyle ikiye ayrılmasıdır ki evlilikle ilgili olup, son ikiyüz yıldır alttan
alta oyulup kemirilen ve bugün gücünü yitiren eski anlayışların kalıntılarını
açıkça yansıtıyor. "18. yüzyıldan beri toplum, geleneksel olarak aşkın
birbirine karşıt biçimlerini yaklaştırmaya çalışıyor birbirine. Batıda gitgide
öyle bir evlilik ideali doğdu ki buna göre, evli çiftler birbirini aşıklar gibi
sevmeli ya da en azından aşıkmış gibi davranmalıydılar". Bizim bugünkü
ideal düşüncemiz, eskilerin hiç hayal etmeyecekleri bir şey, yani aşkı sürekli
bir romantizmle yaşamak. Günümüzün başarılı diye nitelenen aşk ve evlilik
konulu yayınlarında romantik aşk ideali "erkekle kadın arasındaki
akıl-ruhsal, duygusal ve cinsel yönden tutkulu bir yakınlaşma eğilimi olarak tanımlanıyor,
ama ilişki ortağının kişiliğine büyük değer veren bir eğilim".
Temeldeki düşünceleriyle pek çok kimsenin görüşünü temsil
eden bir kitap söz konusu: Amerikanca orjinalinin adı "Romantik Aşkın
Psikolojisi". Almanya'da bu kitap "Bütün Bir Yaşam İçin Aşk"
adıyla yayınlandı. Romantizmin savunduğu Aşk Evliliği fikrini yeniden buluyoruz
orada kadın ve erkek, romantizm doğrultusunda ciddi bir çaba gösterdikleri
sürece bu tür bir evliliğin sürebileceği inancı yeniden beliriyor. Aynı
alandaki öteki yayınlarda olduğu gibi bu kitabın da yazarı psikolog ve evlilik
sorunları uzmanı olan biri. Evlilik söz konusu olduğunda artık eskiden olduğu
gibi, genelde yalnız tanrı-bilimci ve filozoflar kalem oynatmıyor, şimdilerde
psikolog ve tedavi uzmanları başı çekiyor ki bu da tarih boyunca yaşanan
dönüşümün belirtilerinden biri... Batıda aşk evliliği yandaşlarının ulaştığı
düzey, bireyleşme süreci içinde o eski "hesap evliliği"ni tamamını
ortadan kaldırıncaya kadar iki yüz yıl geçti. Ama "aşk evliliği" toplumda
ancak yerleşmişti ki bireyleşme süreci bu evliliğin içinden geçip onu atlayarak
ileri gider gibi görünüyordu. 1975'te Edward Shorter şöyle bir kehanette
bulundu: "Çekirdek aile... kendi yerini kararsız bir çifte bırakmak üzere,
sanıyorum -parçalanıyor, "evli bir ikili"ye, dramatik bir takım
gerilim ve bütünleşmelere uğrayan bu ikiliye bırakıyor yerini". Söz konusu
gerilim bütünleşmenin neler olabileceğini altmışlı ve yetmişli yılların
sonlarındaki tartışmalar gösterdi. O yıllarda aşkın öncelikle evlilik kurumunun
cenderesinden kurtarılması artık tartışılmıyor g2ibi görünüyor. tam tersine
cinselliğin, duygulardan ayrı tutulması, kadının erkekten çözülmesi, bireyin
onu hep sıkmakta olan bağlardan kurtarılması gibi konular tartışılır hale
gelmiş görünüyordu. Erkek olsun kadın olsun "tek başına bireyin
kendisi" yeni bir fenomen olarak algılanıyordu: Yalnız kendisi için
yaşayan, adamakıllı autark (kendine yeterli) olup yakın ilişkilere girmeyen ya
da birbiri ardından kısa süreli aşk ilişkilerine giren insan!
Tutucu sesler "bağlanma korkusu"nu ve
"bağlardan kurtulma eğilimi"ni fark ediyor ve kendi gerçeğinde
diretme egoizmi ve hiper-bireycilik karşısında uyarıyorlar, insanlar arasındaki
mahrem ilişkilerin piyasanın yasalarına yenik düştüğü uğursuz bir gelecek tablosu
çiziyorlardı. Genç ve çekici olanların hiç de o denli çekici olmayan ve her
yönden zayıf olanlar pahasına "bırak gitsin" gibilerden bir takım
tüketim ve umarsızlık koşullarına saptırıldığı bir gelecekti ve bu oyun,
güçlüler ve şanslılar kendi koşullarına güvenip iş işten geçinceye kadar
sürecekti.
Böyle bir tabloyu tek tük bir takım olaylara indirgeme
eğilimi var, ama ben sanmıyorum ki bu eğilim temelde hedonist (haz ve zevk
sever - y.ö.) bir tutumdan kaynaklansın! Batıda insanlar, daha çok
birbirlerinden soyutlanıp sosyal gruplardan genelde pek fazla şeyler
beklediklerinden yalnızlığa çekilmek eğilimindeler. Hayal kırıklıklarına
uğrayıp incindikleri için ve hiç değilse bir süre yeniden hayal kırıklığına
uğramak ve incitilmek istemedikleri için tercih ediyorlar yalnızlaşmayı.
"Varlığını tek başına yaşama"nın -özellikle genç insanlar arasında-
sürekli bir yaşam tarzı veya stili olarak yaygın bir geçiş fenomeni, yeni ve
kalıcı bir bağlantıya girmeden önce ayrılmalarla dolu kısa veya uzunca vadeli
bir dönem olacağa benziyor. Sürekli bir ikili ilişkiyi yaşamak veya böyle bir
çift pek çok insanın ideali oluyor. İlişki arkadaşını, yani partnerini sık sık
ya da çabucak değiştirmenin karşısına dikilen güçlü eğilimler var ki bunlar hem
bireyin kendisine hem de ikili ilişkinin doğasında yatıyor.
İkili bir ilişkiyi sürekli kılan, genelde W. Reich'in
"baskı yaratıcı" olarak nitelediği "cinsel körelme"
sürecinin "sorun yaratamayacağı kadar sürekli kılan şey, evlilik kurumunun
kendisine hâlâ musallat olan son kalıntıları değildir. Kurum olarak evliliği
tehlikeye sokan söz konusu bireyleşme ya da bireycileşme süreci, aynı zamanda
evliliği sürekli olacağı düşünülen bir ilişki olarak koruyan hem ruhsal hem
sosyal bir takım mekanizmalar da yaratmıştır: Uzun zaman devam eden bir ortak
yaşamda kadın ya da erkek eş birbirleri için en önemli insan haline gelirler.
"Modern koşullarda çok özgül olan şey, evlilikte eşlerin kültür bakımından
kendi yetişkin yaşlarında bile birbirlerini kendileri için en önemli
"öteki kişi" diye tanımlamalarıdır. Böyle bir kültürel tanım doğal
olarak burjuva ahlakındaki radikal yeniliklerden birini oluşturuyor."
Gerçi geleneksel "hesap evliliği"nde de kadın erkek için önem
taşıyordu, erkek de kadın için: Burada ancak birlikte üstesinden gelinebilen eme
ya da çalışma en başta geliyordu.
Eski toplumlarda çiftler aynı ortamdan geldikleri ve
aralarındaki ilişki yavaş yavaş değişen bir sosyal yapının içine oturmakta
olduğu için evli çiftlerin birbirlerinin değer ve tutumları konusunda hemfikir
olmaları, evlilikteki rolleri doğal bir kurum gibi kabul ediliyordu. Oysa bugün
erkek ve kadın birbirlerini ilkin ilişki süreci içinde tanımak zorunda
kalıyorlar. Kendileriyle ilgili düşünceleri ve dünya görüşlerini birbirlerine
aktardıkları için birlikte ancak ve yalnızca kendilerinin paylaştıkları
"evliliğe özel bir dünya" oluşmaktadır. "Temelli oluşturan
yakınlıklardan ve bunları tamamlarcasına romantik aşkı doğuran farklılıklardan
kendimize özgü bir dünya kurduk. Ben kendim ve eşimin kendisi birbirimize
uyduk. Bizim ikimizin kişiliği, bizim ikimizin yaşama duygusu, bizim ikimizin
bilinci birbiri içine girmeye, ilişkimiz devam ettiği sürece birlikte
oturacağımız bir mekân yaratmaya başladı". Yaratılan bu yeni mekân ya da
ortam, çiftin ortak kendileridir, paylaştıkları kendileridir. Ve bu ortaklık,
hayatımızın öbür bölümleri olarak kişisel olanın tamamıyla dışında, sadece
biçimsel ve bölük pörçük ilişkilerden oluştuğu için daha da önem taşıyor.
Üstelik bu ilişkilere, kişiliğimizin sadece bir bölümü ile öteki insan
kişiliklerinin de sadece bir bölümü katılıyor.
Oysa bir aşk ilişkisinin içine biz o bölünmemiş
kişiliğimizi koyuyoruz ve ilişkiyi paylaştığımız insandan, kendimizin bütünsel
görüntüsünü onda yansımış biçimiyle geri alıyoruz. İkili ilişki, bir insanın
-şayet mutlu ise- yalnız şefkat bulduğu, kişiliğinin onaylandığını gördüğü,
cinsel doyuma erdiği, sevgiyle karşılandığı bir ortam değil, aynı zamanda
kendinin başka ortamlarda olabileceğinden daha çok kendisi olabildiği ve
genelde yine kendisinin yarattığı bu imgenin oluşmasına ilişki eşinin, yani
partnerinin de belirleyici tarzda katkıda bulunduğu bir ortamdır. "Aşk
diye aranan şey, mahrem ilişkilerde aranan şey... diyor Niklas Luhmann "en
başta şu olmalıdır: İnsanın kendini sunuş biçimini onaylanabilir kılması".
İnsanın kendinin anlaşılmış olduğunu hissetmesi bugünkü ikili ilişkilerde en
üstün tutulan değerlerden biridir ve bu, insan kendini algılarken nasıl
onaylıyorsa onu da öyle olduğu gibi onaylayıp kabullenmek anlamına geliyor.
İnsan aşık olduğunda ve bu duygusu devam ettiği sürece
üçüncü kişiler hep "signifikant (anlam veren) bir başka kişi"
sayılıyor. Bu kişinin kendimizle ilgili olarak bize yansıttığı imge, uzun süren
bir ortak yaşam boyunca oluşan ve önceden tanıdığımız görüntüye belki de
şaşırtıcı yeni görüntüler, çoktandır unutulmuş imkânlar, gizli kalmış yetenek
ve beceriler ilave etmektedir. Erkeği ve kadını "yabancıya yönelmeye ve
gitmeye" iten faktör, cinsel ilişkide değişiklik ihtiyacından çok belki de
kabına sığmazcasına gelişen bir kimlik ve yaşam duygusunun ani ve ya da geçici
taşkınlığından doğan bir yaşantıya duyulan özlemdir çoğu kez.
İnsanların çoğunu durmadan yeni aşk ilişkileri peşinde
koşmaktan alıkoyan temel neden onların dengeli bir kimliğe karşı duydukları
ihtiyaçtır. Yeni bir aşk ilişkisi yüzünden, yaşadığım önceki birliktelikten
koparsam kendime (kimliğime - y.ö.) yalnız bir şeyler kazandırmış olmuyorum,
eski ilişkimle birlikte kendimden bazı bölümlerleri, eski partnerimin
kişiliğiyle birlikte örülmüş olan ve onunla birlikte yoklara karışan kendi
tarihimin de bir takım bölümlerini yitiriyorum.
Çevremizdeki dünya güven verici olmaktan çıktıkça, öteki
bütün sosyal ilişkilerimiz günden güne güvenilebilirlik'ini yitirdikçe kararlı
bir ilişkiye, güvenilir bir ortak ilişkisine o denli ihtiyaç duyuyoruz. İnsanların
çoğu, çoktandır huzursuzluk duydukları bir iletişim nedeniyle, kimliklerinin
gerçek görüntüsü diye, kendilerine gerisin geriye kendilerinin donuk ve
çarpıtılmış bir görüntüsü yansıtıldığı zaman, yaşam -ortaklığından işte o zaman
kopmak eğilimindedir. İkili ilişkiler uzmanı Jürg Willi "sadakat"
diyor "eninde sonunda insanın kendine, kendi içinde tutarlı ve anlamlı bir
süreç olarak kendi tarihine, geleceği hep geçmişinden kopup gelen bu tarihe
duyduğu sadakattir". Eşleşen Devrim: Birlikte Gelişme Sanatı adlı
kitabında J. Willi bir "İletişimsel Kimlik Edinme" modeli
geliştiriyor. Bu, belki yoğun, ama kısa süreli karşılaşmalarla değil, uzunca
süren bir birliktelikte-yaşam boyunca, süreli bir iletişim süreci içinde
varılabilen bir kimlik kazanımıdır: "Tarafların her biri iki kişilik
kimliğin doğup gelişmesine kendi sorumlulukları altında da katkıda
bulunmalıdır. Birlikte gelişme, birbiriyle sürekli boğuşmaktır, birbirine
karşılıklı olarak sürekli meydan okuma ve direnme demektir. Birlikte gelişme,
partneri uğruna kendinden feragat veya kendini feda etmek değil birbirinin
içinde eriyip kendi kimliğinden olma hiç değildir. Yin ve Yang (geleneksel Çin
diyalektiğine benzer şekilde: Diyalektik, yani hiçbiri ötekisi olmadan
yapamayan karşıt ikili= Birbirini dıştalayarak tamamlayan olasılık çifti -
y.ö.) birbiri içinde erimezler, tam tersine birbirlerini karşıt ve karşılıklı
olarak doğururlar." Jürg Willi, ikili ilişkiyi ve aileyi, kendini kendi
kimliğinden yola çıkarak güden, yönlendiren, davranışlarını kendi kimliğiyle
düzenleyip yön veren küçük bir sosyal sistem olarak görmektedir. Bu, kendi
normlarını kendi koyabilen, kendini yenileyebilen, yeniden üretebilen ve ancak
içerdeki (iletişim öğeleri arasındaki veya bütünün kendisindeki - y.ö.)
iletişim Arıza'ya uğradığı, bozulduğu ve karşılaştığı Riskler (ya da
müdahaleler - y.ö.) büyük boyutlara ulaştığı zaman dağılabilen bir sistemdir.
(4)
Çiftin kendi arasındaki aşka dayanan bu yaşam-ortaklığı
anlayışı tarihsel açıdan yenidir, şu eski "romantik aşk" kavramıyla
pek ilişkisi yoktur. Şu var ki bir kurum olarak alındığında evlilik fikri'ne de
pek uymuyor, çünkü bireysel irade ve değerlendirmelerden yoksun, ancak genel
olarak bağlayıcı değerler, normlar ve yapılardan da yola çıkmıyor, tam tersine
içinden kendine özgü bir takım yapı, norm ve değerlerin kaynaklandığı, süreç
anlamındaki bir ilişkiden çıkıyor yola. Öğrenme Süreci anlamında bir Aşk ya da
böyle bir sevgi oluyor bu... Eski toplumun evli çiftleri maddesel açıdan ortak
bir takım ilkeler üzerinde ve birbirine, kopmazcasına bağlandı iseler bugünkü
çiftlerin kendilerine maddesel olmayan ortak bir temel yaratmaları gerekiyor ki
yaşamlarının görevlerini de o zaman aynı paralelde tanımlayabilirler, yani
ortak bir kimliğin gelişmesi'ne katkı olarak.
NOTLAR
1 (Y.Ö.) Oysa liberal kapitalizmde cinselliğin "meta haline getirilmesi", baskı mekanizmalarınca cinselliği ve de cinsel ihtiyaçları "baskı altında tutmaktan kurtarıcı" -sözde özgürleştirici- bir rol oynuyor. Çünkü cinselliğin metalaşması insanın bireyselliğinden çok toplumsallığını ilgilendirir, ama tersine olarak insan, üzerindeki (bireysel?) cinsel baskıyı sanki kendi toplumsallığını doğrudan ilgilendirmiyor gibi hisseder. Toplumsallaşmışlıkla ilgili her imge insana kendi bireyselliğinden daima daha yabancıdır! O bakımdan kullanım değeri değil, meta üreten bir toplumda insan ihtiyaçlarını bireysel (tercihlerine göre "serbestçe tatmin ediyor" olsa bile, bunu nasıl yapıyor? Cinsel tercihlerini, bu arada "Günahın-Riskin-Ceremesi ile ölçülen bir toplumsallaşma", özellikle değer (mübadele) konusu, yani meta haline getirerek... Bireyin özgür tercihi, bir toplumsal süreç olan "mübadele sürecinin içine sürüklenmek" zorunda bırakılıyor. Söz konusu sürecin şöyle "toplumsallaştığı" ve "değer"in şöyle oluştuğu tahmin edilebilir: (1) Bireyin "cinsel ihtiyaçlarının tatminine, tatmin ilişkisine yönelik tercihler" toplumun ekonomik yapısı ile doğrudan ilgisi yok gibi gözükürken, "tatmine yönelik bu bireysel tercih" eylemi birey kategorisine özgü bir eylem olmaktan çıkıp, bakıyorsunuz birdenbire -ihtiyaçları toplum içinde karşılandığından ötürü- TOPLUM kategorisine mal oluyor. Ve (2) Bireysel tercihten muhakkak ki bir Beklenti doğuyor, bir değer, harcanan bedensel ya da ruhsal emeğin karşılığı veya günahın kefareti (ceremesi), girilen Riskin bedeli bekleniyor: Ya (bireysel düzeyde) psikosomatik ya da (toplumsallaşmış düzeyde) ekonomik bir beklenti veya ikisi birden. (Risk ve Cereme kavramları için bak: Y. Öner, Bilimlerde ve Sanatta Diyalektik, Belge Yayınları, 1990).
1 (Y.Ö.) Oysa liberal kapitalizmde cinselliğin "meta haline getirilmesi", baskı mekanizmalarınca cinselliği ve de cinsel ihtiyaçları "baskı altında tutmaktan kurtarıcı" -sözde özgürleştirici- bir rol oynuyor. Çünkü cinselliğin metalaşması insanın bireyselliğinden çok toplumsallığını ilgilendirir, ama tersine olarak insan, üzerindeki (bireysel?) cinsel baskıyı sanki kendi toplumsallığını doğrudan ilgilendirmiyor gibi hisseder. Toplumsallaşmışlıkla ilgili her imge insana kendi bireyselliğinden daima daha yabancıdır! O bakımdan kullanım değeri değil, meta üreten bir toplumda insan ihtiyaçlarını bireysel (tercihlerine göre "serbestçe tatmin ediyor" olsa bile, bunu nasıl yapıyor? Cinsel tercihlerini, bu arada "Günahın-Riskin-Ceremesi ile ölçülen bir toplumsallaşma", özellikle değer (mübadele) konusu, yani meta haline getirerek... Bireyin özgür tercihi, bir toplumsal süreç olan "mübadele sürecinin içine sürüklenmek" zorunda bırakılıyor. Söz konusu sürecin şöyle "toplumsallaştığı" ve "değer"in şöyle oluştuğu tahmin edilebilir: (1) Bireyin "cinsel ihtiyaçlarının tatminine, tatmin ilişkisine yönelik tercihler" toplumun ekonomik yapısı ile doğrudan ilgisi yok gibi gözükürken, "tatmine yönelik bu bireysel tercih" eylemi birey kategorisine özgü bir eylem olmaktan çıkıp, bakıyorsunuz birdenbire -ihtiyaçları toplum içinde karşılandığından ötürü- TOPLUM kategorisine mal oluyor. Ve (2) Bireysel tercihten muhakkak ki bir Beklenti doğuyor, bir değer, harcanan bedensel ya da ruhsal emeğin karşılığı veya günahın kefareti (ceremesi), girilen Riskin bedeli bekleniyor: Ya (bireysel düzeyde) psikosomatik ya da (toplumsallaşmış düzeyde) ekonomik bir beklenti veya ikisi birden. (Risk ve Cereme kavramları için bak: Y. Öner, Bilimlerde ve Sanatta Diyalektik, Belge Yayınları, 1990).
2 (Y.Ö.) Aşırı-dinci gruplarda tanrı
buyruğu gibi gösterilen buyurucu nitelikteki bu baskıların gerisinde en başta
ekonomik ve siyasal çıkarlar, dolayısıyla egemenlik kurma, örneğin islam
toplumlarında Şeriatçılık eğilimleri vardır. çünkü boyun-eğdiricilik ancak
çevresinde böyle ekonomik ve siyasal bir teslimiyet (İslâm) ve kölelik
yarattığı ölçüde rahat eder, amaçladığı mutlak egemenliğine kavuşur.[bak. O.
Çalışlar, İslamda Kadın ve Cinsellik, Afa Yayınları, 1991].
3 (Y.Ö.) Çünkü evliliğin yasal güvencesi
bir yana, birlikte yaşamayı anlamlı kılacak "yan ilişkilerin
bağışlabilirlik sınırlarını aşmama" ya da kişiliğin gelişmesini sağlayacak
biçimde bu sınırları aşma gereği söz konusuydu.
4 (Y.Ö.) J. Willi'nin belirttiği bu
karakteristikleriyle ikili ilişki, "kendini yeniden üreten ve
prodeterminist anlamda diyalektik bir sistem"i andırıyor. (bak. Y. Öner,
Bilimlerde ve Sanatta Diyalektik 1990, Belge Yayınları, s. 178, 174.) Yukarda
söz konusu edilen "karşıt cinsten iki kişinin diyalektik sistemi"nin
ömrü sınırlıdır, ancak bir insan ömrü kadardır. Ama bu iki kişilik sistemi,
özel kişilerden soyutlayıp sosyal tarihin akışı içinde öyle iki kişilik bir
genel sistem olarak düşünürsek, o zaman sistemin karşılaştığı riskler, artık
özel (örneğin psikolojik) risklere değil, sadece sosyal risklere indirgenir
olacaktır. Ve böylece karşıt cinsten iki kişilik diyalektik sistemler'in
tarihinden söz etmek mümkün olur. Şu var ki böyle bir sistemin, tarihsel
perspektifte "karşılaştığı riskler karşısında kendini aynen (hiç aksamadan
veya olduğu gibi) yeniden-üretebilme olasılığı", kısacası sistemin
asamazlık yeteneği -sosyal tarih boyunca- nasıl değişiyorsa, sistemin özgül
tarihi de aynı paralelde değişecektir ki bu yöntemin, sevgi üretebilecek ikili
ilişkilerin tarihsel evrimine ışık tutabilecek biricik yöntem olacağı
kanısındayım.
Çeviren: Yılmaz Öner
Seksin gizli tarihi
Seksin gizli
tarihi
Milyonlarca yaşındaki
dünyamız yeni bir seks devriminin eşiğinde. Kendimizi bildik bileli var olan
kadın ve erkek ikilemi tarihe karışıyor. İnsanlık yüzlerce yıldır bastırdığı
arzularını salıvermeye çok yakın. Binlerce yıldır bastırılmış şekilde var olan
seksin çok cinsiyetli yönü, tarihin gizemli derinliklerinden baş veriyor.
Hazırlayan : HANDE ÖNGÖREN
|
Utanacak değilim. Tanrı
beni kendi suretinde yarattı" diyordu Boy George açılma albümü olan
"Cheapness and Beauty?de. Üstelik bu yıllar önceydi. Peki siz gay ve
lezbiyenlerin son zamanlarda mı çoğaldığını düşünüyorsunuz?
"Metroseksüel erkek" kavramı dilimize yeni düştü diye kadınsı
yönünün farkında olan erkeklerin ve tarzı "normal"e göre daha sert
olan kadınların sayısının son yıllarda mı arttığını zannediyorsunuz? Öyleyse
çok yanılıyorsunuz. Çünkü gay samuraylar, Çin'li "şeftali
yiyenler", lezbiyen denizciler, çok cinsiyetli Amerikan yerlileri,
dolunay şahitliğinde seks ayinleriyle Afrika kadın evliliği gelenekleriyle
dünyamız, modern fantezileri gölgede bırakacak bir seks tarihine sahip.
"İçkili bir toplantı. Konu, bu tür toplantılarda çoğu zaman olduğu gibi
seks. Komedi oyunları yazarı Aristophanes, çevresindekilere cinsellik
hikayelerinin ortaya çıkışını anlatıyor: 'Başlangıçta üç cinsiyet varmış;
erkek, dişi ve hermafrodit. O zamanlar insanların görünüşleri çok farklıymış.
Vücutları yuvarlakmış, dört kolları ve bacakları, iki yüzleri ve iki cinsel
organları varmış. Ama bu insanlar çok güçlü oldukları ve tanrıların
iktidarını tehdit ettikleri için Zeus hepsini tam ortadan ikiye ayırmış ve
her bir yarının diğeri için özlem duymasına neden olmuş. Böylece başlangıçta
hermafrodit bütünün bir dilimi olan erkek kadınları, kadın ise erkekleri
çekici bulmaya başlamış. Başlangıçta kadın olan bütünün dilimi olan kadın
kadınlara, başlangıçta erkek olan bütünün dilimi olan erkek ise erkeklere
yakınlaşmak istemiş." Bu hikaye, Platon?un"Şölen" adlı
eserinde anlatılıyor. Bu eski eserde tabii ki "eşcinsel"ya da
"transgender" gibi terimler kullanılmıyor; ama bunlarla ilişkili
olgular insanlığın kendisi kadar eski. BEDEN BENİM, SANA NE OLUYOR?
Sanayileşmiş kuzey ülkelerinde birkaç yüzyıldır "cinsel çeşitlilik
hakkı" için yasal düzenleme çabaları arttı. Ama sonuç
"normal"denilen heteroseksüellerle; "anormal",
"sapık" ya da "sapkın" denilen eşcinseller arasında
keskin bir ayrım oldu. Artık direnme yönünde dünya çapında bir hareket var.
Londra'daki South Bank Üniversitesi sosyoloji profesörü Jeffry Weeks, cinsel
çeşitlilik açısından günümüzde asıl değişenin tarih tarafından sürekli olarak
susturulanların bir patlamayla ortaya çıkışları olduğunu söylüyor:
"Marjinalleştirilenler, her yerde eşitlik ve adalet istiyorlar.
Önyargılara, ayrımcılığa, homofobiye ve baskılara karşı koyuyorlar."
İçinde bulunduğumuz "paradokslar çağı"nda seksüel tercihler
konusunda ciddi bir karmaşa var. Kesin olan tek şey ise yüzlerce yıldır
farklılıkları nedeniyle zulme uğrayan gay?ler, lezbiyenler, biseksüeller,
travestiler, transseksüeller, transgendered?ler, hadımlar, interseksüeller,
hermafroditlerden oluşan cinsel çeşitliliği kabullenme zorunluluğu. Çok
değil; daha 10 yıl önce eşcinsellerin bile "varolmadığının" iddia
edildiği Güney yarıkürede ve zengin ülkerde sesi yükselen transgender
hareketi, kadın ve erkekten oluşan ikili biyolojik ve toplumsal cinsiyet
sistemini sorguluyor. Metis Yayınları?ndan çıkan "Cinsel Çeşitlilik/
Yönelimler, Politikalar, Haklar ve İhlaller" kitabının yazarı Vanessa
Baird?in derlediği araştırmalara göre çok cinsiyetlilik tarihi, oldukça
derin. Örneğin Kenya?nın Mombasa kentinde zengin müslüman kadınlar arasında;
devrim öncesi Çin?de vejetaryen rahibe topluluklarında; Gana, Lesotho ve
diğer Afrika ülkelerinde kadınlar arası evlilik geleneklerinde ve Avustralya
Aborjin topluluklarında çok cinsiyetli gelenekler yaygın. Nedimesi Sarah
Churchill?le uzun süreli ilişki yaşayan Britanya Kraliçesi Anne; sevgilileri
arasında Marlene Dietrich ve Greta Garbo da olan İspanyol sosyetiği Mercedes
de Acosta gibi ünlülerin geçmişleri de çarpıcı örneklerle dolu. ANTİK
YUNAN?DA SEKS KODLARI Antik Yunan kültürü, mitolojilerdeki çok cinsiyetli
hikayeleriyle bir fenomen. Örneğin baş tanrı Zeus, yakışıklılığının yanı sıra
güzelliğiyle göz kamaştıran Ganymedes?e düşkünlüğü nedeniyle biseksüel olarak
tasvir ediliyordu. Milattan sonra ikinci yüzyılda Roma?da yaşayan Yunanlı
doktor Soranos?un yapıtlarının çevirilerinde "tribade" denilen
kadınlardan söz ediliyor; "Bunlar iki tür seks de yaparlar. Ama
kadınlarla ilişkiye girmeye erkeklerle olduğundan daha heveslidirler."
Başka ilgi çekici bir alıntı Artemeidorus Daldianus'tan: "Bir erkek için
daha zengin ve yaşlı bir erkeğin içine girmesine izin vermek iyidir; çünkü
böyle erkeklerden almak geleneklere uygundur."Plutarkhos ise "Sevgi
Üstüne Diyalog"da şöyle diyor: "İnsan güzelliğine aşık olan, erkek
ve kadınların aşk konusunda giysilerinde olduğu kadar farklı olduklarını
düşünmez. Her iki cinsle ilişkiye tamamen ve eşit derecede eğilimli
olur." Klasik Arap eserlerinde eşcinsellere sık sık tarafsız bir biçimde
ayrı bir insan tipi olarak değiniliyor. Binbir Gece Masalları'nın en az üç
yerinde eşcinsel aşkın mı, heteroseksüel aşkın mı tercih edilmesi gerektiği
tartışılıyor. Tasavvufi gelenekten gelen şairlerin transgendered ve
homoerotik davranış biçimlerine yönelimleri sır değil. Mevlana?nın eserleri
gibi dünya edebiyatının en güzel erkek aşk şiirleri ilhamlarını bu gelenekten
alıyorlar. SEKSİ GONDOLCULAR Avrupa'da rönesans dönemi de yaygın
eşcinselliğin çağı olmuş. Çoğu soylunun kendi cinslerinden gözdeleri varmış.
Londralı tüccarlar ve aktörler, Venedikli berber-cerrahlar ve gondolcular,
Cenovalı matbaacılar, işçiler, hizmetkarlar ve denizciler, yani toplumsal
yelpazenin her kesiminden erkekler birbirleriyle seks yapıyorlarmış. Ünlü
ressam Donatello, çıraklarını "yeteneklerinden çok güzelliklerine
bakarak" seçermiş. Dini nedenlerle seksten uzak dursa da
Michelangelo'nun erkeklere hissettiği platonik tutkuyu herkes bilirmiş.
Araştırmaların gösterdiğine göre Amerika?nın yerli toplumlarında da eşcinsel
ve transgender gelenekler yaygınmış. Hem kadınların hem erkeklerin yaptıkları
eşcinsel evlilikler, erkek gibi giyinen ve davranan kadınlar, kadın gibi
giyinen ve davranan erkekler çokmuş. Gay travestiler ise kabilenin şamanları
ya da şifacılarıymış. Evlenmeyi, çocuk doğurmayı reddeden Yukon'daki kızlar
erkekler gibi giyinir ve avlara katılırlarmış. Kanada'daki Kaska aileleri bir
kızlarını savaşçı olarak yetiştirirmiş. Bu kız cinsel deneyimlerini sadece
kadınlarla yaşarmış. ŞEFTALİYİ PAYLAŞMAK Araştırmalara göre Afrika'daki
yerliler de evreni siyah-beyaz, kadın-erkek, iyi-kötü kutuplarından oluşmuş
olarak algılamıyordu. Bir kişi için "doğal"olan ruhların o kişiye
ne anlattığıydı. Yaşlı bir yerlinin deyişiyle: "Bizim için insan, doğa
ve düşleri onu nasıl yaptıysa öyledir. Onu olmak istediği gibi kabul ederiz."
Günümüz Amerikan yerlisi kökenli eşcinsel ve transgendered kişiler de,
tarihlerinden güç aldıklarını gizlemiyorlar. Apaçi ve İskoç-İrlandalı melezi
Gary Bowen, "Transgender?lığım bana Ruh tarafından verilen kutsal bir
dürtü; beyaz tıp tarafından keşfedilmiş bir nevroz değil. Atalarımın yolunda
yürüyorum?"diyor. Eşcinselliğin Çin?de belgelenmiş uzun bir tarihi var.
"Savaşan Krallıkların Vakayinamesi'nde, önemli şahsiyetlerin
eşcinselliklerini açıkça ortaya koyan çok sayıda biyografi yer alıyor.
Örneğin Vei Dükü Ling ve bakanı Ni Xia arasında duygusal bir ilişki varmış.
Bir gün meyve bahçesinde dolaşırlarken Ni ağaçtan şeftali koparıp ısırmış.
Lezzetli bulduğu şeftalinin kalanını düke ikram etmiş. Erkekler arasındaki
eşcinsel aşktan söz ederken yaygın biçimde kullanılan "paylaşılan
şeftali aşkı" sözü bu hikayeden geliyor. Tarihçi Vivien W Ng, resmi
tarihin ünlülerin eşcinsel yönelimlerini gizlemediğini yazıyor. "Eski
Han Tarihi'nden son imparator Aidid'in birçok erkek sevgilisi olduğunu ve
bunlardan Dong Xian?a düşkün olduğunu öğreniyoruz. Bir gün Dong başı
imparatorun omzunda uyurken, imparatorun bir ziyaretçisi gelmiş. İmparator
sevgilisini uyandırmamak için elbisesinin kolunu kesmiş. Bu hikayeden de
eşcinsel aşk için kullanılan diğer edebi ifade doğmuş: Duanxiu (kesik yen).
Günümüzde Uganda?daki Langolar, Kenya'daki Muruslar, Güney Zambiya'daki
İlaslar ve Güney Afrika'daki Zulular gibi pek çok Afrika kültüründe eşcinsel
ve transgendered erkekler ruhani görevliler. 16-19'ncu yüzyıl arası Afrika
kıtasından getirilen çoğu Yoruba dinine mensup 12 milyon Afrikalı için
kullanılan en az 25 terim var. Örneğin "adodi" kelimesi eşcinsel,
biseksüel ve transgendered erkekler için; "alakuata" kelimesi ise
lezbiyen, biseksüel ve transgendered kadınlar için kullanılıyor. BÜTÜN
MUTLULUKLARIN MERKEZİ Bugün Sudan'ın güneybatısı, Demokratik Kongo
Cumhuriyeti?nin kuzeyi ve Orta Afrika Cumhuriyeti'nin güneydoğusundaki
Azandeler, 20'nci yüzyıla kadar kuşaklar arası bir homoerotizm yaşamış.
Azande kadınları da, erkekleri de yoğun bir eşcinsel erotizme sahiplermiş.
Lezbiyenler özellikle prenslerin saraylarında yaşayan kadınlar arasından
çıkıyormuş. Ağaç kökünden üretilen bir penis kullanırlarmış. Lezbiyenliğin
büyüsel çağrışımları varmış. Çinli budist rahibeler arasında da lezbiyen ve
trangender davranışlar çok yaygınmış. 16'ncı yüzyıldan sonra kurulmuş olan On
Kız Kardeş Budist Rahibe Topluluğu, heteroseksüel evliliğe direnişi, tutkulu
dostluğu ve lezbiyen ilişkiyi benimsemiş; eşcinsel evlilik törenleri
düzenlemiş. 19?ncu yüzyılda Güney Çin'in Guandong eyaletinde binlerce kadın,
rahibe toplulukları kurarak ilişki kurmuşlar ve asla bir erkekle
evlenmeyeceklerine dair Tanrıça Yin?e ant içmişler. Erken dönem Budizm'indeki
Hint kökenli "cataka" hikayelerinde Buddha?yla öğrencisi Ananda
arasındaki sevginin de, eşcinsel ilişkiyi işaret ettiği söyleniyor. İki
yakışıklı brahman olan Buddha ve Ananda?nın birbirlerinden ayrılmamak için
evlenmedikleri biliniyor. Hinduizmin bir kolu olan tantra geleneğinde de
kadın cinselliğine çok değer veriliyor ve lezbiyenliğe dinsel kutsallık
tanınıyor. Kadınlık organı bütün mutlulukların merkezi olarak görülüyor.
Bhubanesvar'da bulunan bir heykel biri diz çöken, diğeri ayakta duran ve
tanrısallığını gösterecek şekilde sağ elini havada tutan iki kadını tasvir
ediyor. Diz çöken kadının yüzü, ayaktaki kadının venüs tepesinde olarak
görünüyor.
|
21 Mayıs 2014 Çarşamba
ATLI AĞAÇ VE KADIN
|
ATLI AĞAÇ VE KADIN
Doç. Dr. Engin BEKSAÇ |
|
“ ... En iyi, dürüst şey, dürüst Ardvi Sura
Anahita,
sana saygılar olsun.
Hürmüz’ün yarattığı doğru şey, güzel ağaç,
Sana saygılar olsun.
Ölümsüz, parlak, hızlı atlı Güneş’e
kurban veririz.
Ölümsüz, parlak, hızlı atlı Güneşe
ulaşırız.”
Güneş Duası, 19, Horda Avesta.
“... Kalk ! Ölümden yaşamı ayıran
loş direğe onu bağla.
Kalk ! evreni temsil eden
Bu hayvanı
iyi bağla.”
Markandeya Purana, 91 : 32
Geçmişin izleri içinde semboller
gerçekleriyle zaman içinde birer taşıyıcı olarak kendi mesajlarını görünmeyen
aleme olduğu kadar zaman ötesine de taşırlar. Değişik ortamlarda semboller
kendi ana fikirlerini kaybetmeseler de değişik yorumlarla değişik biçimlerde
algılanabilir ve etkin kılınabilirler. Ama gerçek olan algılama ve
ifade etme tarzı, bu semboller ve sembollerin oluşturduğu karmaşık
söylemlerin taşıdığı değerleri ortaya koyabilmek için onların
yaratıldığı ortam veya ortamları en iyi biçimde kavrayarak sağlanacak olan
yorumlarda kendisini gösterecektir. Avrasya ve Orta Asya Kültür alemi
binlerce yıllık geçmişi içinde bir çok özgün sembol yanında, dışardan gelerek
yeni boyutlar kazanmış sembol dönüşümleri için de önemli bir merkez olmuştur.
Doğuyla batının, kuzeyle güneyin düşünce biçimlerinin kaynaştığı ve özgün
değişimler ve dönüşümler kazandığı bu topraklarda geniş alanlara
yayılan bazı temel fikirler ve semboller etnik yapılaşmaları aşan bir biçimde
kendisini hissettirmiş ve ortak ifade biçimlerine dönüşmüştür. Bu durumun en
güzel ifadesini bulduğu söylemlerden biri, kadın betimlemesiyle dışa
vurulan ve Tanrıça kimliğine bürünmüş olan kadın sembolü ile, bir atlı
savaşçı görüntüsünde ifadesini bulan Tanrı ve ağaç sembollerinin oluşturduğu
bütünleşmede kendisini göstermektedir. Bu üç sembolün her biri de bağımsız
birimler olarak evrensel bir boyutta talep ve kabul görmüş semboller
olarak kuşaklar boyu varlığını sürdürmüş ve sürdürmekte olan tinsel ve
materyal sembollerine dönüşmüştür. Çok yaygın olarak kullanılmış ve
kullanılmakta olan pek çok sembolle de ilişkili olan bu bireysel
parçaların gerçeğini en güzel ortaya koyan ve açıklamalar getirmeye
imkan tanıyan üçlü oluşumlar da Avrasya ve Orta Asya Dünyası’nda hoşlanılan
ve talep gören sahnelerde ortaya konulmuştur. Bu noktada Türk ve diğer
Ural Altay toplumları ile Hint Avrupa topluluklarının kültürel bellekleri ve
simgesel evrenleri için de önem taşıyan bir nitelikte değerlendirilmeye
çalışılacak olan Pazırık Kurgan 5 buluntuları içinde önemli bir yer
tutan ve bahsi geçen kurgan içinde yer alan 6,50 x
Son dendrokronolojik, karbon 14
ve diğer tarihleme teknikleriyle (1)
M.Ö. 260-250 arasına tarihlenen Pazırık Kurgan 5 zengin tekstil
ve diğer buluntularıyla ünlü bir mezardır. Mezarda yer alan buluntular
arasında ünlü Pazırık Halısı da yer almaktadır. Keçe üzerinde yer alan sahne
ile ünlü Pazırık halısı üzerinde yer alan görünümler arasında da ikonografik
bir ilinti ve ikonolojik bir bütünleşme olduğu aşikar biçimde fark
edilmektedir. Bu sahne Orta Asya kadar tüm Avrasya kültür dünyası
içinde önemli bir yayılım ve ortaklaşma gösteren bir bütünleşme ve evrensel
inanç sisteminin en güzel ifadesini bulduğu yansımalardan biri olarak, Türk
ve diğer Avrasya toplulukları için çok önemli bir açılım ve derin ifade
biçimi oluşturmaktadır. Çok geniş bir alan içinde geçerlik kazanmış bir ana
söylemin görsel ifadesi olan sahne çoğunlukla tekil olarak görüntülenen
veya gösterilen ana sembolik öğeleriyle az rastlanan bir görsel yansılam
sergilemektedir. Bu nedenle Türk ve Avrasya kültür konteksti içinde halen
işlevini koruyan ve inanç sistemlerinde etkisini hissettiren sembolik bir
dilin ve derin anlamların ve derin işlevlerin ana çıkış noktası için de
önemli bir niteliğe haiz olduğunu hissettirmektedir.
Sahne alt ve üstten Stepler Dünyası
‘nda metal ,kemik ve keramik objeler üzerinde sıklıkla rastlanan ve
lotüs-palmet karışımı bitkisel süslemelerden oluşan birer şeritle sınırlanmış
olup, bu şerit içinde yer alan süslemelerde fark edildiği kadarıyla belirli
bir bitkisel sembolizmin uzantıları olarak ele alındıkları izlenimini
vermektedir. Ana sahneyi oluşturan kısım uzun elbisesiyle, başında
sivri üçgen uçlarla çıkıntılar yapan ve fark edildiği kadarıyla sekizgen bir
taç teşkil eden bir alt kısım üzerine yukarı doğru daralan bir yüksek başlık
ile yanlarından ve arkasından sarkan örtüsüyle sarılmış yüksek bir başlık
taşıyan oturur vaziyette gösterilmiş bir kadın ve ona doğru ilerlemekte olan
, pelerini rüzgarla savrulan bir süvariden oluşmuştur. Bu noktada, kadının
eliyle tuttuğu uzun ağaç dalı tasviri ile atlının özenle betimlenmiş
yayınında içinde yer aldığı sadağı ilgi çekmektedir. Eserin yaratıldığı
ortamın tam bir yansıması olan sahne biniciliğin ve atlı yaşam biçiminin
temel teşkil ettiği bu dünyanın gerçekçi bir yansıması gibi görünse de
esasında, kadının giyimi ile hemen teşhis edildiği gibi farklı
çağrışımlar yapmakta ve olağan gündelik yaşam sahnelerini aşan bir konunun
yansıması olduğunu hemen hissettirmektedir. Çok fazla rastlanmasa da bazı
benzer temalar ve sahneler yoluyla bu sahnenin ikonografik gerçeği,
işlevi ve oluşumu açıklık kazanmakta ve mitolojik, dini ve kültürel verilerle
desteklenerek de anlam boyutu ve ikonolojik gerçekliği geçerlik
kazanmaktadır. Aynı zamanda , bir söylem bütünlüğü oluşturan bu sahne ve
yakın benzerleri aracılığıyla burada yer alan ve sıklıkla tek başlarına
kullanılan görsel öğelerin tekil işlev ve içerikleri kadar içlerinde
yer aldıkları ifade gruplarına da ikonolojik bir katkı ve anlamını açıklama
olanağı sağlanmış olmakta ve bu önemli kültürel oluşum ve inanç
öğesinin kültürel kimliği ve işlevi ortaya konabilmiş olmaktadır.
Bu sahneye en yakın görünümü ihtiva eden ve
aynı zaman süreçleri ve kültürel ortamlara bağlanan eser olarak hemen
akla gelen obje bir rhyton oluşturmak için repousse tekniğiyle
yapılmış ve MÖ 4. Yüzyıl sonu ve 3. Yüzyıl başlarına tarihli altın bir levha
üzerinde yer almaktadır. Kuban Bölgesi, Anapa çevresinde Merdahana Köyü
yakınlarındaki bir Kurganda 1878 de ele geçmiş olan bu buluntu üzerinde bahsi
geçen keçe üzerindeki sahnenin çok yakın bir benzeri yer almaktadır. Dokuma
ve metal teknikleri kadar, bölgesel ifade biçimlerinden kaynaklanan bazı
ifade biçimi farklılıkları yanında sahne içinde yer alan bazı ilave
öğeleri hemen teşhis etmek mümkünse de bunların her iki sahnenin temelini
oluşturan oturan kadın, ağaç ve atlı yanında sadece niteleyici
öğeler olduğu anlaşılmaktadır. Bu niteleyici öğelerin özellikle metal objenin
bulunduğu Step Dünyası’nın Batı kesimi kadar Doğu kesimi için de önemli bir
çıkış noktası olduğu ve özellikle de bağıntılı bir çok sahneye bağlandığı
gözlenmektedir. Üç ana öğeye katılan ilginç objelerden biri tahtta oturan
kadının elindeki yuvarlak gövdeli kap ile atlının elinde görülen içki
kabıdır. Bu öğeler aynı zamanda sahnenin ana temelini oluşturan görsel
öğelerle birlikte bütün Demir Çağı ve Büyük Göçler Devri Kültür alemi ve
inanç sistemleri içinde öneme haiz ikonografik elemanlar olarak kendisini de
göstermektedir. Hatta , altın kabartma üzerinde görülen bu kaplar
arkeolojik çalışmalarla bir çok gömüde bulunmuş olan benzer kaplarla
mezarlarda gerçekten varlığı kanıtlanmış objeler olarak karşımıza çıkmakta
olup, bu objelerin kullanımı Ortaçağ içlerinde İslam ve Hıristiyan çevreler
kadar diğer kültür bölgelerinde de karşımıza çıkan bir inançlar dizgesinin
parçasıdır.
Aynı zamanda her iki sahnede yer alan
objeler içindeki önemli bir fark kadının oturduğu objelerde de
belirlenmektedir. Batı Stepler ortamına bağlanan altın kabartmada kadın
açıkça bir tahtta oturur vaziyette gösterilirken, Pazırık keçesi üzerinde
kadının oturduğu taht, Göçerler’in dünyasına ve Doğu Asya Kültür ortamına
daha uygun düşen, fakat işlev olarak diğer tahta eş değer bir nitelik taşıyan
bir biçimdedir. Ayrıca keçe üzerinde kadının eliyle tuttuğu ağaçla eş değerli
dal geriye alınmıştır. Altın objede tekniğin olanakları doğrultusunda kadının
giysisi daha açıkça teşhis edilmektedir. Yanlara sarkan örtüleriyle yüksek
bir başlığa sarılmış baş örtüsü ve uzun ve geniş bir harmani altındaki bol ve
uzun iç giysisi ile ihtişamlı bir görüntü veren ve tahtta oturan kadının
Demir Çağı dünyası içinde tüm Akdeniz, Avrupa ve Avrasya dünyasında aynı
özellikleri gösteren çok sayıdaki betimlemesi, onun sıradan bir kadından çok
bir tanrıça veya bu tanrıçanın kültüne adanmış bir rahibe olabileceğini akla
getirmekte olup, eski kayıtların ışığında kimliği teşhis edilebilen Tanrıça
betimlemesiyle özdeştiği görülmektedir. Bu iki objede karşımıza çıkan
şekliyle bu tanrıçanın hemen hemen aynı giysiler içinde çok geniş bir coğrafya
ve zaman dilimi içinde ortak bir şekilde algılandığı ve betimlendiği
görülmektedir.Her iki sahnede de atlı, ağaçla ilişkili üstün konumunu
belgeleyen bir tarzda oturan kadına doğru ilerlerken gösterilmiş ve bu
noktada geniş bir kültler ve ritualler dünyasına açılan kaplar ve bu kaplarla
ilişkili ayin ve törenlerde ana anlam bütünlüğüne dahil edilmiştir.
Bu noktada dikkat çekici diğer
objeler de yine altından yapılmış kabartma aplikler olarak karşımıza
çıkmaktadır. MÖ 4. Yüzyıl sonlarına tarihlenmesi gereken bu objeler
Dnieper Bölgesi’nde bulunan Çertomlyk Kurganında bulunmuş olan çeşitli
objeler arasında yer alan yirmi objelik bir grup aplik içinde yer
almaktadır. İki değişik betimlemeyle ele aldığımız temanın çeşitlemesi
olan bu sahnelerden ilkinde elinde saplı yuvarlak ayna tutan ve oturur
vaziyetteki bütün özellikleriyle Tanrıça kimliği teşhis edilen kadın
karşısında boynuz bir ritondan içki içen ayakta bir adam yer alırken,
diğerinde Tanrıça cepheden betimlenirken adam yine sağ tarafta durmakta fakat,
Tanrıça ’nın yakın ilişkide olduğu ağaç yerine bir altar geçmiş
bulunmaktadır. İlk sahnenin benzerlerine bazı başka mezar buluntuları
arasında da rastlanmıştır. Klasik Akdeniz Dünyası’nda ve Demir Çağı
Avrupa Dünyası’nda da önemli bir yer tutan ‘ Atlı ‘ kültleriyle yakın bir
paralelite ve hatta yakın bir ilişki gösteren altar ve ağaç Klasik Akdeniz
dünyası kadar, bu ortamla ilintili Kırım ve Karadeniz kıyısındaki kolonilerde
de karşımıza çıkan mezarlar ve sunaklarla ilintili steller üzerinde de
karşımıza çıkmaktadır.
Step Dünyasına ait başka bir
altın obje bu noktada ilginç bir açılım yapmaktadır. Bu obje altın bir
kemer tokası olup, Petro Koleksiyonu’ nda bulunan tanınmış bir
objedir. Bu obje üzerindeki sahne de genellikle olağan gündelik bir
sahne olarak algılanmışsa da genel özellikleri itibariyle ele aldığımız ana
sahneye bağlantısına işaret eder gibi görülen temel öğeleriyle dikkat
çekmektedir. Oturan geniş ve yüksek başlığıyla dikkat çeken kadın
ve onunla ilişkili gibi duran ağaç ve Pazırık keçesi üzerinde görülen atlının
giysileriyle uyum içende olan ve kadının dizlerinde uyuyan süvari ile
birlikte keçeyle ortak bir başka öğe olan yay ve okları görülen
sadak ağaçta asılı durmaktadır. Burada görülen tek farklı öğe binicisi
olmayan atları tutan seyis veya uyuyan atlının yoldaşı olan erkek
figürüdür.Bu niteliğiyle buradaki sahnede de karşımıza çıkan tema
ele aldığımız ana sahnenin uzantısı olarak yorumlanabilecek bir nitelik
göstermektedir.
Bu noktada, Kuban Bölgesi, Karagodoş
Kurganı ’nda bulunan ve MÖ 4. Yüzyılın ikinci yarısına tarihlene
altın kabartma başlık takısı üzerindeki sahne ilgi çekici bir nitelik
taşımaktadır. Burada ele alınan sahnelerdeki tipik giysilere sahip
tanrıça iki kadınla birlikte, bu iki figür arasında otururken
gösterilmiş olup, sağda ona doğru giden ve elinde rhyton tutan bir adamın
bulunması daha önceki sahnelerin açılımı olarak belirlenirken, sahnede
iki atlı bir arabanın yer alması hayli ilginç bir özellik taşımaktadır.
Ayrıca sahnede bir başka figürle birlikte araba ve ana sahne arasında iki
föniksin yer alması çok dikkat çekicidir.Bu noktada arabanın varlığı
ile Pazırık Kurgan 5 keçesi üzerindeki elinde ağaç dalı tutan Tanrıçayı
bir birine bağlayan ilginç bir örnek Avrasya Kültür Dünyası’nın bir başka
köşesinden gelmektedir. MÖ 4. Yüzyıla tarihlenen ve Bulgaristan’da
Rogozen Hazinesi buluntuları içinde yer alan gümüş bir içki kabı üzerindeki
betimleme ilginçtir. Bu kültürün Step Dünyası ile yakın bağlarını gösterdiği
kadar, Tanrıça Kültleri için de önemli bir açıklama teşkil etmektedir. Gümüş
kabın gövdesine kabartma olarak yapılmış sahnede bir tarafta dört kanatlı
atın çektiği bir ara içinde arabacı ve tahtta oturan tanrıça elinde uzun bir
ağaç dalı tutarken gösterilmiştir. Diğer taraftaki dört kanatlı atın çektiği
arabada ise arabacı ve tahtta oturan ve elinde yay tutan bir figür yer
almaktadır. Bu elinde yay tutan figür Trak Sanatı’nda sıklıkla betimlenen ve
yaban hayvanlarıyla ilintili bir Tanrıça tasviriyle bağıntılı olup, ilginç
bir örneğinin Finlandiya’da tespit edildiği çok erken kaya tasvirleriyle
başlayan bir Tanrıça tasvirinin uzantısıdır. Bu tanrıçanın geyikler ve yaban
yaşamı kadar, bazı ayinlerle bağıntısı bellidir. Rogozen Hazinesi buluntuları
içinde yer alan başka gümüş bir kapta da bir av sahnesiyle bağıntılı olan
atlı tasvirinin yer alması ilginç olup, Trak Sanatı’nda yaygın olarak
kullanılan av ve ‘ Trak Atlısı ‘ olarak bilinen sahnelerin bazı İber ve
Anadolu buluntuları tanıklığında bu yaygın kült kapsamında kaldığını gözler
önüne sermektedir.(2)
Karagodoş buluntusu içinde yer
alan hakim kadın görünümlü Tanrıça ve yanında yer alan iki kadın ve diğer
öğeler, bazı değişikliklere rağmen, benzer bir çağrışım yapan önemli bir
Göktürk Dönemi eseri olarak karşımıza çıkan Kudırga Kayası örneğini
akla getirmektedir. Bir gömü bölgesiyle ilişkisi bilinen bu kaya betimlemesi
üzerinde de Pazırık Kurgan 5 keçesi üzerindeki Tanrıça ’nın sivri üçgen
uçlu tacını hatırlatan tacı ve giysileriyle görkemli bir nitelik taşıyan
Tanrıça olması muhtemel kadın ve maiyeti karşısında eğilen atlarından inmiş
biniciler tasvir edilmiştir. Atların maskeli olması da ilginçtir. Bu
sahnede üstte görülen bıyıklı erkek yüzü , farklı da olsa ana sahnenin
bıyıklı erkek temsilcisinin değişik bir yansıması olması ihtimalini akla
getirmektedir.
Genel açılım içinde ele alınan
sahnelerin hepsinde yer alan bazı objelerin toplandığı ve hatta Tanrıça ve
içki temasının önemli bir bütünleşme gösterdiği ilginç bir sahne, Ukrayna’da Sakhnivka
Köyü yakınlarındaki Kurgan-2’de bir kadın gömüsüyle bağıntılı olarak
bulunmuş altın bir taç üzerinde karşımıza çıkmaktadır. İster bir cenaze
ayini, isterse bir yaşam ve kutsanma ve baht bulmaya şükran ayini olsun
bu sahne gerçekten bütün ele alınan alt sahnelerin bağlandığı önemli bir ana
sahne olarak karşımıza çıkmaktadır. Esasında bu çok eklemli sahneler
bütünleşmesinde merkezi oluşturan Tanrıça tahtta oturmakta ve bir elinde
saplı yuvarlak ayna ve diğerinde de Merdahana Köyü yakınlarındaki kurganda
bulunan altın rhyton parçası üzerindeki Tanrıça betimlemesinde Tanrıçanın
elindekine benzer yuvarlak bir kap tutmaktadır. Karşısında diz çökmüş ve ok
dolu sadağı özenle belirtilmiş elinde tuttuğu rhyton teşhis edilen savaşçı
diğer sahnelere bağlanırken, bu figürün ardında yer alan lir benzeri bir
müzik aleti çalan adam farklı bir açılım göstermektedir. Bu müzisyen
arkasında görülen boynuz kadehe içki koyma sahnesi ve yuvarlak kapların
görüldüğü masa ile içki içen adamın elindeki yuvarlak kap ilginçtir.
Diğer taraftan tanrıçanın arkasında duran, Kudırga’daki sahnede yer alan
Tanrıça’nın yanındaki figürün konumunu hatırlatan ve elinde bir bereket
boynuzu tutan muhtemelen kadın figürü arkasında yer alan İskit ve Bozkır
dünyasının yaygın teması tek kaptan içki içen ve birinin sadağı teşhis edilebilen
iki figür ile betimlenen ant içme ve Kan Kardeşliği temasını işleyen gurup
ile birlikte bu kısmın en uç kısmını temsil eden bir adamın başının
kesilmesi, kurban teması olarak Stepler Dünyası’nda çok sık rastlanan
bir çok ikonografik oluşumun ve görsel temanın da ana çıkış
noktasını belgelemektedir.
Burada ele aldığımız atlı,
ağaç ve kadın teması ve buna bağlı temalar esasında Orta Asya Kültür
ortamı için daha erken süreçlere ait olduğunu gösteren örneklerle de temsil
edilmektedir. Özellikle MÖ 1900lere tarihlenen Gonur Tepe buluntuları
arasında yer alan bir mühür üzerinde atlı, ağaç ve kadın
karşımıza çıkmaktadır.(3)
Buradaki kadın figürünün bir eliyle ağacı tutarken betimlenmesi de ilgi
çekicidir. Bu noktada ana bütünleşmeleri belirlenen ana sahne içinde yer alan
öğelerin teker teker açılımlarını da ikonografik olarak belirlemekte yayar
vardır. Bu noktada bu sahneler içinde önemli bir yer oluşturan
Tanrıça’nın erken betimlemeleri arasında yine Gonur Tepe ’den bir
örnek dikkat çekmektedir. (4)
Bu mühür üzerinde Tanrıça oturur vaziyette gösterilmiş olup elinde yuvarlak
bir kap tutmaktadır. Buna benzer bir tema MÖ 4. Yüzyıl sonları ve
3. Yüzyıl başlarına tarihlenen Ukrayna’da Velikaya Znamenka
Kurgan buluntuları içinde yer alan bir çift küpe üzerinde karşımıza
çıkmaktadır . Bu altın küpeler üzerinde Tanrıça yüksek başlığı ve uzun
giysisi ve harmanisiyle tahtta otururken betimlenmiştir. Bu tahta
oturma sahnesi, özellikle Merdahana köyü yakınlarında bulunan rhyton
buluntusundakine benzer bir şekilde kurgulanmıştır. Fakat ilginç bir durum
olarak Tanrıça küpelerden birinde yuvarlak kap tutarken, diğerinde farklı bir
obje tutarken betimlenmiştir. Bu durum özellikle Bronz Çağı ve Demir Çağı
Anadolu Uygarlıkları tarafından yaratılmış bazı Tanrıça tasvirlerini
hatırlatan bir durum arz etmektedir. Bu ikonografik temanın Anadolu ve Yakın
Doğu kadar Balkanlar ve tüm Akdeniz ve Avrupa’nın Demir Çağı Dünyası’nda da
etkin olduğunu gösteren örnekler hemen akla gelmektedir.
Bu noktada, Tanrıça ve ağaç bağlamı
kadar geyikler, kartal ve dağ keçisi açılımını gösteren ilginç bir obje 1864
te Rostov Bölgesi’nde Koklaç Kurganında bulunan ve Novoçerkessk
Taçı olarak bilinen ilginç bir Sarmat objesinde karşımıza
çıkmaktadır. Kozalak biçimi küçük takıların sarkıtlar oluşturduğu tacın
ortasında ametistten yapılmış başında taç bulunan küçük bir kadın büstü ile
yanlarda yarı kıymetli taşlardan kakmalar ve sağlı sollu ana taç gövdesine
lehimlenmiş birer kartal yer almaktadır. Tacın üs kısmındaysa yaprakları
özenle belirtilmiş iki ağaç ve ortaya gelende iki geyik, yana gelendeyse iki
dağ keçisi görülmektedir. Bu tacın bulunduğu kurgandan gelen objeler arasında
tahtta oturan tanrıçanın tuttuğu tipten yuvarlak altın bir metal kap ile
birlikte bir tahta ait olması muhtemel gümüş parçaların bulunması mezardaki
cesedin bir kadına ait olmasıyla bir bütünlük arz ederek, Tanrıça kültüne
bağlı bir Rahibe veya bir kurban fikrini akla getirmekte ve tacın konumu
ilginç açılımlar yapmaktadır. Özellikle gömüde bulunan yuvarlak metal kabın
benzerlerinin yaygın olarak kadın gömüleri ağırlıklı olmak üzere değişik
mezar buluntularında varlığının tespiti bu objenin görüntüler dışındaki
gerçek törensel varlığını da kanıtlamakta ve bu inanç sistemindeki önemini
belgelemektedir. Ayrıca bu kadın ve ağaç temasının yanında kartalın
devreye girmesi ilgi çekmektedir. Bu taca benzeyen bir gömü ekipmanına
yine Rostov Bölgesinde 1987 de bulunmuş bir kadın gömüsü ihtiva eden Kobiakovo
Kurgan 10 da rastlanmıştır. Bu gömü içinde bulunan kadın iskeletinin baş
kısmında bir deri ile bağlanmış altın ağaç geyik ve kuş tasvirlerine
rastlanırken, cesedin boyun kısmında ilginç yekpare altın gerdanlıkta yer
alan tasvirler ilginç çağrışımlar yapmaktadır. Bir kanatlı pars benzeri
ejdere saldıran hayvan başlı insan gövdeli varlıkların yer aldığı iki
sahnenin ortasında uzun saçlı uzun sakallı bağdaş kurmuş bir adamın yer
alması ilginçtir. En ilgi çekici öğe önünde kılıcı görülen adamın
elindeki yuvarlak metal kaptır. Bu durum, yine Ukrayna’da Nikolaev
Bölgesinde
1974 te bulunmuş olan bir başka kadın
gömüsü ihtiva eden Sokolova Mogila Kurganı buluntuları arasında yer alan
ve cesedin başının yan tarafına yerleştirilmiş bulunan bir gurup buluntu
arasında bir yelpaze ile birlikte bulunmuş metal aynanın sap kısmında
karşımıza çıkmaktadır. Burada da, sakallı bir erkek figürü bağdaş
kurmuş vaziyette elindeki yuvarlak kapla gösterilmiştir. Ayrıca bu mezarda da
benzeri bir kabın bulunması da ayinsel açıdan önemlidir. Aynı zamanda
bu buluntular Ukrayna’dan doğuya kadar bütün Stepler ve çevresinde bulunan
değişik dikili taşlar üzerinde görülen figürlerin ellerinde görülen kapları
ve bu taşların da burada karşılaştığımız kültün parçası olduğu fikrini veren
özellikleri akla getirmektedir. Geç Neolitik süreçlerden başlayarak Ortaçağ
ortalarına kadar Avrupa ve Avrasya’da geçerliğini koruyan bu dikili taşların
cenaze kültleriyle aşikar olan ilişkisi burada ilginç bir durum almaktadır.
Avrupa, Akdeniz ve Anadolu Kültür ortamında değişik adlar alan Trak
Atlısı veya Tuna Atlısı temasıyla birleşen bu sahnelere ayna ve güneş ile
bağıntılı bir öğeyi dahil eden ilginç bazı örnekler Kırım’da bulunmakta ve
benzerlerinin yaygın olduğu fark edilen örnekler olarak dikkat çekmektedir.(5)
Ayrıca bu sakallı adam Step Dünyası’nda tasvirlerine rastlanan ve ilginç bir
örneğine 1991 ve1992 yıllarında yapılan kazılarla ortaya çıkarılan
Dniropetrovska Bölgesi, Ordzhonikidze Kasabası yakınlarındaki Soboleva
Mohyla gömüleri buluntuları arasında yer alan bir sadağa ait altın
apliklerde rastlanmaktadır. Dallar ve çiçeklerden oluşmuş bitkisel
süslemelerle bağıntılı stilize ağaç betimlemeleri ve kanatlı aslan motifleri
ve değişik ağaç betimlemeleri arasında yer alan sakallı ve uzun saçlı kanatlı
erkek figürü hayli ilginçtir. Özellikle bu erkek figürünün ayaklarının kartal
pençeleri biçiminde oluşu ve kartal kanatları çok dikkat çekici olup, bu
durum mücadele ettiği iki yılan veya ejderle birleşince daha önemli bir
nitelik kazanmaktadır. Bu obje dışında yuvarlak kap veya rhytondan içki içen
veya bu objeleri tutan şahısları betimleyen tasvirler de vardır.
Kartal, Kartal Adam, Ağaç, Dallar ve
Kadın tasvirleri bağlamında özellikle günümüzde Macaristan’da kalan
Torontal Bölgesi Aronika Nehri Kıyısında 1799 da bir çukur kazısı esnasında
rastlanılan ve halen Viyana bulunan, M.S. 7-8. Yüzyıllara tahihlenen Nagy-Szent
Miklos Hazinesi kaplarından 2 ve 7 numaralı olanlar
üzerindeki sahnelerde rastlanmaktadır. Bu hazinenin 2 numaralı
kabı üzerinde alt ve üst köşelerinde palmet ve dallar biçiminde stilize
olarak ağaç betimlemelerinin yer aldığı dört madalyon içinde rastlanan dört
değişik sahne Büyük Göçler Devri sürecinin ilginç bir örneği olarak,
daha erken süreçlerin ilginç bir uzamı olarak karşımızda durmaktadır.
Demir çağı ve Büyük Göçler Devri İkonografyasının önemli bir öğesini temsil
eden bu obje tinsel ve sanatsal açıdan da önemli bir odak teşkil
etmektedir. Burada özellikle dikkat çeken iki sahne ele aldığımız tema
açısından önem taşımaktadır. Bunlardan birinde Büyük bir kartalın pençeleri
arasında tuttuğu ellerinden ağaç dalları çıkan ve ağaçla
özdeştiği fark edilen çıplak kadın figürüyle kartalın konumu bu sahnenin
erotik bir içeriği olduğu izlenimini verirken, hemen yanında yer alan
diğer madalyon içinde kanatlı bir aslana binmiş ve pars avlayan bir
okçu tasviri yerleştirilmiştir. Diğer madalyonlardan birinde geyiğe
saldıran föniks ve diğerinde, yayan yürüyen esirinin saçlarından tutarak
götürmekte olan zırhlar içindeki bir savaşçı betimlenmiştir. Özellikle bu
savaşçının atının kuyruğunun yas törenlerinde uygulanan biçimde bağlı oluşu
dikkat çekerken, elindeki flamalı kargısı da göz doldurmaktadır. Ağaç,
atlı ve kadın temasını kartal ve hayvan dövüşü sahneleriyle birlikte
bir savaş galibiyetine de bağlayan bu kabın bir uyarlaması olan 7 numaralı
kap sadece öncelikle ele alınmış bulunan ik madalyon içindeki sahnelerin
değişik varyasyonlarıdır. Kabın temelini teşkil eden iki madalyon
üzerinde kartalın pençeleri arasında yer alan çıplak kadının bir elinden
çıkan dal gösterilirken, bu sahnelerde diğerinden farklı olarak kadının bir
elinde yer alan bir içki kabının varlığı dikkat çekmektedir. Ayrıca, kabın
boyun kısmında lotüs yaprakları ve dalları arasında yer alan kurbağa avlayan
leylek tasviri de ilginç bir biçimde Ortaçağ sürecinde yaygın olarak
kullanılan geyik tasvirleriyle ilişkili gibidir. Yan kısımlarda yer alan
sahneler alternatif olarak kullanılmış ve bir birlerinin tersi konumlar
gösteren ağaç sembolü dallar arasında yer alan Elinde dal tutan ve bir
kentavrosa binen adam ile, insan başlı ve kanatlı bir aslana binen ve
yine elinde dal tutan adam olarak dikkat çekmektedir. Kentavros ‘un bir
elinde yer alan yuvarlak kap veya meyve tasviri kadar, insan başlı aslanın
başının Soboleva Mohyla buluntuları arasında yer alan sadaktaki kartal adamın
yüzünü anımsatan bir şekilde tasvir edilmesi de ilginçtir. Aynı ikonografik
düzenleme Urallar ’da bulunmuş bir gümüş tepside de ortaya konmuş
bulunmaktadır. (6)
Avrasya kültür alemine ait
Kadın-Ağaç dönüşümü ve kaynaşması olgusunu görsel olarak ortaya koyan
ve aynı zamanda da ikonografik açıdan bu olgu ve bağıntılı görsel öğelerin
durumu hakkında açıklık getiren ilginç bir mimari elemana Bombacı, Gazne’deki
çalışmaları esnasında rastlamıştır.(7)
İki yüzünde de kabartmalar ihtiva eden bu mimari eleman çok zengin ve
karmaşık bir görsel bütünlüğe sahip olarak, daha önceki
süreçlerden aktarılan görsel ve tinsel oluşumun ilginç bir yansımasıdır. İki
yüzünde de yoğun bir tezyinat gösteren bu kabartma Ortaçağ içlerinde dahi
bazı değişikliklere rağmen ağaç ve kadın temasının ikonografik olarak
varlığını nasıl koruduğunu ortaya koymaktadır. Bu mimari elemanın her iki
yüzündeki süsleme tamamen bir birini tamamlayacak şekilde kurgulanmış
olduğunu gösteren bir özellik sergilemektedir. Her iki yüzde de benzer
bir kompozisyon şeması mevcutsa da ana nitelikler çok farklıdır. Her
iki yüzde de üç taraftan iç kısmı çevreleyen bir bordür içinde ana
kompozisyon yer almaktadır. Bu yüzlerden birindeki bordürde üstte harpiler,
yanda ikili figürler, ve çift başlı kartal benzeri tasvirlerle ile
aşağıda aslanlar yer almaktadır. İç kısımdaysa, bitkisel süslemeler arasında
bir ağaç tasviri ve bu ağaçla kaynaşmış bir kadın tasviri görülmektedir.
Gövde kısmı kolları be başı insan şeklinde olan bu figürün belden
aşağısı bitkisel bir dönüşüme uğrarken başının ortasından da uzayan bir ağaç
tasviri gösterilmiş bulunmaktadır. Bu ağaçla kaynaşmış kadın figürünün yukarı
kalkık kolları yanında , sırtından çıkan kanatları da ilgi çekicidir. Aynı
figürün başındaki taç, Kudırga Kayası üzerindeki ve Pazırık Kurgan 5 keçesi
üzerindeki Tanrıça tasvirlerinde görülen taçların benzeridir. Bunlar dışında
, ağacın üstündeki Simurg ağacın olağan üstü yönünü ve Evren temsili olduğunu
gösterirken, ağacın yanında duran insan başlı kanatlı aslan Nagy Szent Miklos
ve diğer buluntulara doğru açılım yapmaktadır. Arka yüzdeyse, bordür üzerinde
kanatlı aslanlar,fil, tavus kuşu, kanatlı boğa, simurg , kanatlı unikorn gibi
figürler ile bir kuş yer almaktadır. Bu hayvanlar daha çok kozmik
özellikleri yanında, astrolojik ve astronomik bir nitelik sergilemektedir.
Ana bölümdeyse, bir ağaç tasviri ile üst kısımda insan başlı aslana
eşlik eden harpi, kanatlı aslan gibi hayvan figürleri yanında pelerinli ve
elinde kadeh tutan bir insan figürünün yer alması gerçekten ilgi çekici olup,
ağaç ve kadeh tutan adam ve ağaç kanatlı aslan ilişkisini kanıtlarken,
simurgun yerine geçen insan başlı kanatlı aslan açıkça astronomik bir sembole
dönüşmektedir. Burada, ağaç-kadın kaynaşması kadar, simurg-insan başlı
kanatlı aslan dönüşümleri yanında ağaç ve sıvı içme teması arasındaki bağın
kozmik karakteri de açıklık kazanmaktadır. Ayrıca ağaç ve tanrıça- kadın
kaynaşması kadar , tanrıçanın kanatlı olarak gösterilmesi de önemlidir. Bu
özelliğiyle tanrıça tüm Avrasya dünyası içinde sıklıkla rastlanan kanatlı
tasvirleri yanında , bitkiler ve yılanlarla kaynaşmış görüntüsüne de
bağlanmaktadır. Bu kanatlı haliyle tanrıçanın Orta Asya Bronz Çağı
ortamından, İndüs, Mezopotamya, İran ve Balkanlar’ a kadar yayılan bir
alanda karşılaşılan iki yılan iki sığırı , iki dağ
keçisini, veya başka bir hayvanı tutan tasvirleri de bir bağıntı
göstermektedir. 1851 de Alexandropol Kurganında bulunmuş olan M.Ö. 4.
Yüzyıla tarihlenen bir alem üzerinde yer alan bu tip bir tasvir ilaveten,
Trak ortamında Svaştari Mezarı’nda tonozlu mezar odasının yan
duvarlarında aynen elleri havada heykellerden oluşan benzer kadın
tasvirlerinin varlığı, bu mezarın duvarındaki Tanrıçanın kendisine taç
uzattığı atlıyla ilginç bir bütünleşme içinde bulunduğu yapıya uygun olarak,
cenaze temaları bütünlüğüne girmektedir.
Kadın ve bitki kaynaşması ilginç birleşimlerle
Avrasya kültür dünyasında ilginç örneklerle temsil edilen bir durum arz
etmektedir. Bu noktada ilginç bir örnek Ukrayna’dan gelmektedir. Babyna
Mohyla Kurgan buluntuları arasında yer alan M.Ö. 4. Yüz yılın
ikinci yarısına tarihlendirilen altın bir başlık takısı üzerinde Kadın lotüs
üzerinde yapraklar arasında yer almakta olup, bitkilerin dalları geyik
başları biçiminde sonuçlanmaktadır. Geyik varlığıyla başka bir boyut
kazanan sahne en erken örneklerine Finlandiya’da Astuvansalmi Kaya
Resimleriyle, Altay Dağları’nda Tsangaan Gol Kaya Kazımalarında
görülen, avcı geyik ve kadın/tanrıça ilişkisinin oluşturduğu kompleksin
bir örneği olarak teşhis edilmektedir.
Avrasya kültür ortamının bir başka
köşesinde Romanya’da 1978 de bulunan Lupu gümüş definesinde yer
alan ve Trak–Dak kültür ortamına dahil olan gümüş aplikler üzerinde yer
alan sahneler Tanrıça, ağaç, kuş bağlamına Atlı savaşçıyı da dahil
etmektedir. Değişik metal parçalar üzerinde kabartma olarak yapılmış
figürlerin bu parçaların topluca belirli bir zemine uygulanmasıyla sağlanacak
sahne bütünlüğü içinde elinde rhyton tanrıça iki parçada görülürken,
kuş ve ağaç iki parçada, sola doğru ilerleyen kalkanlı ve atlı savaşçı iki
parçada gösterilmiştir. Diğer bir parçadaysa Tanrıça. Avrasya kültür
ortamında yaygın olarak rastlanan biçimiyle kanatlı olarak
gösterilmiştir. Bu ikonografik oluşumu anımsatan bir çok örnek
Balkanlar kadar tüm Avrupa ve Avrasya ortamında da Demir Çağı ve Büyük
Göçler Dönemi boyunca karşılaşılan önemli temalardandır.(8)
Aynı kültür ortamından gelen Agighiol savaşçı avadanlıkları arasındaki
bir baldırlık üzerinde Demir Çağı ortamında.
İkinci obje M.S. 6. Yüzyıla tarihlenen
Ukrayna’da Mala Pereşçepina da bulunmuş gümüş tastır (Bkz. Hunnen + Awaren,
1996, s. 217,, Resim 5.19) Bu tasta uzun elbiseli kadının arkasında Ağaç
önünde bir at, kaz yiyen tilki veya kurt, lir çalan adam, içinde
balık ve ördek görülen göl, leylek, küçük kuşa saldıran yırtıcı kuş, Ağaç,
geyik, iki kuş ve ağaç ile birlikte asma tasvirleri yer almaktadır. Bu
geniş sahneler Tanrıçanın niteliği kadar, diğer öğelerin açıklanması
açısından da çok önemlidir. Bütün bu tasvirler Tanrıçanın kimliği ve
sahnelerin kült uygun bir nitelik taşımaktadır. Bu iki ayna üzerindeki
sahneler Tanrıça çevresinde şekillenmiş olan kütl için de çok önemli veriler
ihtiva etmektedir yaygın bir talep gördüğü anlaşılan sahnenin ilginç bir düzenlemesi
gözlenebilmektedir. Burada üstte elinde yay tutan ve bir yılanla ilişkisi
olan zırhlı bir atlı görülürken, alt kısımda bir elinde rhyton diğerinde kuş
tutan ve tahtta oturan bir tanrıça tasviri yer almaktadır. Bu noktada,
atlıyla ilişkili tanrıçanın niteliği hakkında fikir verebilecek bir örnek
yine Trak ortamıyla ilintili gümüş bir diademde ortaya çıkmaktadır.
Burada Ortada sağ eli havada görülen
atlının yanında ikisi önde ikisi arkada Bereket Boynuzları tutan dört kadın
figürüyle birlikte iki uçta bebek emziren ve tahtta oturan Tanrıça
betimlenmiştir.(9) Bu
örnek tanrıçanın rolü açısından önemli bir açılım yaparken, Demir Çağı Avrupa
ve Avrasya Dünyasında yaygın olarak görülen bir temayla da ilişkiye
girmektedir. Avusturya’da , Viyana Doğa Tarihi Müzesi’nde bulunan bazı
Demir Çağı buluntuları üzerindeki betimlemeler bu noktada ilgi
çekicidir. Keramik Urnolar üzerindeki bu betimlemelerde Tanrıça, atlı,
geyik, dört kadın ve lir çalan figürü kapsamaktadır.(10)
Bir diğer Orta Avrupa örneği olarak karşılaşılan Sopron-Burgstall
Tümülüs 28 den gelen bir urno üzerindeki betimleme atlının yanında
Tanrıça’yı geyiklerin çektiği bir araba kadar savaş temasıyla da ilintili
kılmaktadır.(11)
Bu dizge içinde çok dikkat çekici bir örnek olan bir Trak ortamı objesi ,
Bulgaristan’da Razgrad yakınlarında bulunmuş bir bronz kabartma
üzerinde karşımıza çıkmaktadır. Bu sahnede başında tipik bir Trak
giysisi olan Frig başlığı giymiş bir atlı merkezde yer almakta
olup, elinde bir rhyton tutarken gösterilmiştir. Atlının pelerini
geriye doğru uçmaktadır. Atlının yayında yerde bir yılan yer alırken önünde
çekiçli bir adam ve onun üstünde rhyton tutan bir kadın yer almaktadır.
Sahnenin en ilginç figürü, atlının arkasındaki lir çalan Orpheus’tur. (12)
Antik Çağ Dünyasında Yer Altı yolculuğu ve ölüp dirilme temasıyla ilintili
olan Orpheus’un doğa ve yaşamı yönlendiren ilahi müzik kavramıyla ilişkisi
bilindiği için, bu temanın çok daha eski kökeni ve Avrasya ve Avrupa kültür
ortamındaki yayılımı için de önemli bir odak teşkil etmektedir.
Pelerini savrulan atlı ve okuyla avda
gösterilen atlı teması tek olarak da Avrasya dünyasında teşhis edilen bir
temadır. İlginç bir örnek MÖ. 3. Veya 2. Yüzyıllara tarihlenen
Kazakistan’ın güney doğusundaki Talda Kurgan Bölgesi’nde Tenlik Kurganında
bulunmuş olan bir Saka eseri olan altın apliklerde ortaya çıkmaktadır.
Burada pelerini savrulan bir atlı betimlenmiştir. Kazakistan’da Alma Ata
yakınlarında bir Ateş Tapınağı’nda bulunmuş M.Ö. 2. Yüzyıla tarihli metal bir
buhurdan veya mangal olması gereken obje üzerindeki üç boyutlu betimlemeler
arasında karşımıza çıkan atlının gerilmiş yayı ile geyik avlarken gösterilmiş
olması yanında, Ukrayna’da 1976 da bulunmuş Hunivka
Kurganından gelen altın bir at başlığı süslemesinde geyik, ağaç ve
geyik avlayan elinde yayı ile bir atlı betimlemesi gibi sahneler de
görülmektedir. Ayrıca, Ukrayna’da M.Ö. 4. Yüzyıla
tarihlenen Filipovka Kurgan 1 buluntularından
altın bir plaka üzerindeki gergin yayı ile avlanan atlı ve Kurgan 3
buluntularından kemik atlı tasvirlerini de unutmamak gerekir.
Ağaç kökleri çok erken süreçlere kadar
giden bir sembol olarak dikkat çekerken, Avrasya Step Dünyası için ilgi çeken
en erken örnekleri Bronz Çağı ortamında karşımıza çıkmaktadır. Bu örnekler de
özellikle cenaze kültleriyle ilintilidir. Orta Asya’da M.Ö.
3. Binden 2. Bine kadar uzayan Okunev Kültür ortamında yaratılmış
dikili taşlarda güneş, yılan ve mask tasvirleriyle birlikte geyiklerle de
ilişkili olarak görülen ağaç, Türkmenistan’da M.Ö. 3. Binlere ait
önemli bir Bronz Çağı yerleşmesi olan Gonur Tepe ’de Nekropolden
çıkarılmış keramikler üzerinde kazıma olarak yapılmış ve kuşlar ile geyikleri
de içine alan sahneler teşkil ederek karşımıza çıkmaktadır. Step Dünyasının
batı ucunda Kerç Yarım Adası’nda Astanino’da da M.Ö. 4500
– 3000 arasına tarihlenerek aynı sürece denk düşen Eski Çukur Kültürü
(Old Pit Culture) sürecine ait içinde iki çocuğun kalıntılarının yer aldığı
bir mezarda iki düz taş bloğu yüzeyine kazınmış ağaç
tasvirlerine rastlanmaktadır. Bu tasvirlerden birinde 2 yuvarlak oyuk, diğerindeyse,
3 çift 6 oyuk yer almaktadır.(13)
Bu oyuklar çok daha sonraki süreçlerde uzun bir zaman sürecini kaplayacak
şekilde kullanılacak olan ağaç tasvirlerindeki meyve ve diğer sembollerin de
öncülerinden biri olarak ortaya çıkarken, ağaç ve mezar bağlantısını ve
Baltık kültür çevresinde özellikle Baltık Dil grubuna sokulan
toplulukların mezarlıklarında mezarın ayak ucuna konan üzerinde ağaç tasviri
bulunan mezar tahtalarını ve Türk Dünyası’nda yaygın bir kullanımı olan ağaç
tasvirli mezar taşlarını da akla getirmektedir. Bu noktada, Baltık
Dünyası’nda kullanılan bu mezar kültü öğesinin ruhun göğe ulaşmasıyla
ilintili konumunun bilinmesi ilgi çekicidir.
Ağaç sembolünün çok yaygın bir yayılım alanı
olup, Step Dünyası dışında da çok talep edilen bir sembol olarak,
Balkanlar, Anadolu, Yakın Doğu, İran ve İndüs ortamı başta gelmek üzere çok
geniş bir coğrafi açılım göstermektedir. Özellikle Sümer ve Akad
Dünyası ile Elam Kültür ortamından gelen objelerde karşımıza çıkan ağacın
tanrısal bir yönü aşikar olup, tanrıçalarla ilişkisi de hem ikonografik hem
de yazılı kaynaklarca desteklenmektedir. Bronz Çağı Uygarlıklarında yaygın
olarak karşımıza çıkan ağaç, atlı ve kadın tasvirlerinin tek tek ve ayrı
ayrı oluşturdukları kompozisyonlar kadar, birlikte oluşturdukları
kompozisyonlar da çok yaygındır. Fakat daha çok bu kompozisyonun
Maveraünnehir ve Güney Sibirya ağırlıklı olmak üzere Orta Asya
çevresinde önemli bir kullanımı olduğu gözden kaçmamaktadır. Orta Asya,
Elam ve Erken İran Kültür ortamı kadar İndüs Uygarlığı ’nın Mezopotamya ile
birlikte kullandığı semboller dizgesi içinde büyük öneme haiz olan
Tanrıça, Kanatlı Tanrıça çift yılan, çift aslan, gibi hayvanlar ile Anadolu
ve Balkanların Ana Tanrıçası ikonografik açıdan yakın bir paralelite
göstermektedir.
Bu kompleks ikonografik oluşumun
açılımı açısından, yılanlarla dövüşen kartal veya kartalan-adamın
durumu açısından ilgi çekici bir obje Oxus Bölgesi’nden Bronz
Çağı ‘na ait bir balta üzerinde karşımıza çıkmaktadır.(14)
Burada bir domuz ve kanatlı aslanla dövüşmekte olan çift kartal başlı ve
kanatlı, belinde bir peştemal bulunan bir erkek tasviri yer almaktadır. Bu
tasvir domuz avı sahneleri kadar, kartal ve diğer canlıların mücadeleleri
açısından önemli bir obje olarak teşhis edilmektedir. Bu kuş başlı ve kanatlı
figürün başında geyik boynuzları ve vücudundan uzayan bir kuyrukla
betimlenerek keçi ve benzeri hayvanları bacaklarından tutarken gösteren
görüntülerle karşılaşılması yanında bazı mühürlerde hayvanlarla kadın bazı
mühürlerdeyse kuş başlı adam figürünün bulunması Bronz çağı Maveraünnehir ve
Orta Asya Bronz Çağı ortamında önemli bir evrensel şekillenmenin mevcudiyeti
açısından önem taşımaktadır. Bu noktada bir Akkad Devri çağdaşı Doğu
İran silindir mührü üzerinde yer alan sahnede karşımıza çıkan
kompozisyon bütün ikonografik oluşum açısından da öneme haizdir.(15)
Bu sahnede omuzlarından yılanlar çıkan ve başlığında bir sığır kafası
görülen tahtta oturan tanrıçanın önünde eğilen bir figürle bunun
üstündeki lir ve lirin yanındaki kartal ilginç bir bütünleşme
oluşturmaktadır. Aynı mühür üzerinde tahtta oturan tanrıçanın alt ve
üstündeki kısımlarda ikiye bölünmüş, kurban edilmiş bir sığırın varlığı
önemlidir. Bu tip sahneler bahsi geçen bütün Bronz Çağı kültür
çevrelerinde ufak tefek farklılıklarla mevcudiyetini sürdürmüş gibi
görülmektedir. Step Dünyası’nda önemli bir talep gören Hayvan Dövüşü
sahnelerinin oluşumu kadar erken tanrıça ile yılanlar, aslanlar ve sığırlar
arasındaki bağlantıyı ortaya koyan en ilginç objelerden biri hiç şüphesiz
ilginç bir Sümer devri objesi olan, Bağdat’ın kuzey doğusu ‘nda Hafaceh
‘ de bir tapınakta bulunmuş klorit taşından bir kabın üstünde yer alan
kabartmalar üzerinde kendisini göstermektedir. Burada, tanrıça birinde elinde
yılanlar tutarak aslanlar üzerinde yer alırken, diğerinde sığırlar üzerinde
elinde akar suları tutarken gösterilmiştir. Sahnenin en sağındaysa, kartal ve
aslanın parçaladığı bir sığır ile birlikte ağaç tasviri sahneyi
tamamlamaktadır.(16)
Bu tip Doğu İran mühürlerinden birince(17),
bu tip mühürlerin ana oluşumunu gösteren sahne bütünlüğünde kartal
görülmezken, bir adamın sahneye dahil olması önemlidir. Ayrıca mühürlerde
kadeh ve daha önce bahis konusu olan ve Step Dünyasının tasvirleri ve mezar
buluntularında yer alanlara benzer yuvarlak kapların varlığı ilgi çekicidir.
Bu mühürlerdeki sahneler , müzik, Tanrıça , ağaç ve atın evcilleştirilme
süreci öncesindeki şekliyle adam tasvirleri ile kartalı, aslanları ve
sığırları da içine alan bir bütünlükle Tanrıçanın Su, dağ ve sığırlarla
bütünleşen kimliğine ışık tutarken, M.Ö. 2500 lere giden Mezopotamya
mühürleri ve diğer eserler üzerindeki sahnelerdeki ağaç , tanrıça ve adam
tasvirleri Step Dünyasının Bronz Çağı Kültürleriyle Mezopotamya, İran, İndüs,
Anadolu, Balkanlar ve Maveraünnehir bölgelerindeki çağdaşları
arasındaki ilişkileri de ortaya koymaktadır. Ayrıca bu adam tasvirinin yerine
atın evcilleştirilmesiyle birlikte Orta Asya kültür çevresinden başlayarak
atlının geçtiğini göstermektedir.
Ana gelişimi içinde tahtta oturan
tanrıça ile özdeşen kadın, elinde kadeh tutan atlı ve ağaç gibi figüratif
elemanların Ortaçağ içlerinde de varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Bu sahne
oluşumu ve ikonografik gelişim içinde ufak tefek farklılaşmalara rağmen ana
fikrin çok fazla değişime uğramaksızın politik bir kimlik kazandığı
görülmektedir. Bu açıdan, M.S. 8. Yüzyıla tarihlenen Khoten ’den gelme
tahta bir levha üzerindeki resimde solda kadın, ortada ağaç, sağda
atlı ve kartalla özdeşen yırtıcı kuş ilginç bir durum arz etmektedir.(18)
Burada atlının elindeki kadeh de dikkat çekicidir. Ayrıca bu tip sahnelerin
daha sonraki süreçlere de taşındığı görülmekte olup, özellikle tekstil,
fildişi, seramik ve metal eserler ile minyatürlerde ilgi çekici
örneklere rastlamak mümkündür. 13. yüzyıldan kalma İran kökenli bir Selçuklu
seramiği üzerinde karşılaşılan sahnede kabın boyun kısmında ağaç ve
oturan kadın ile aşağı kısımda elinde yay tutan bir atlı ve ağaç
betimlemeleri hayvan ve bitkiler arasında görülmektedir.(19)
Ayrıca Bronz Çağı içlerinde şekillenen Tanrıça temasının uzantısı olarak
karşılaşılan ilginç bir örnek olarak Sibirya çıkışlı olduğu
iddia edilen gümüş bir tabak üzerindeki sahne dikkat çekmektedir.(20)
Bu sahnede bağdaş kurmuş büyük boyutlu bir figür tahtta oturur vaziyette
gösterilmiş olup, başının arkasında bir hilal motifi fark edilmektedir. İran
kültür çevresiyle yakın paraleliteler sergileyen bu sahnede hilalin
yanlarındaki melekler ile aşağıda ok ve yay tutan figürler yer almakta olup,
bir kadeh sunma sahnesi oluşturulmuştur. Ayrıca sahnede iki aslan
figürünün varlığı bu sahnenin Gonur Tepe ve diğer bazı Bronz Çağ
objelerinde karşılaşılan iki aslanla bağıntılı Tanrıça fikriyle ilişkisini
hatırlatmaktadır. Ayrıca bu ikonografik oluşum tüm Ortaçağ dünyasında farklı
dinsel tercih ve oluşumlara rağmen etkisini sürdürmüş gibi gözükmektedir.
Ayrıca çok stilize olmuş biçimlerde bu ikonografik oluşumun tümü veya tekil
elemanlarının yansımaları halılar, seccadeler ve diğer tekstil ürünleri
üzerinde kendisini göstermiş ve hatta göstermektedir.
Sahnelerin ikonografik açılımı içinde
önemli bir nitelik arz eden kadın figürünün Tanrıça kimliği net bir
biçimde belirginleşirken, atlının da olağan bir insan figürü olmadığı da
aşikardır. Bu noktada ağacın da olağan üstü rolü kesindir. Bu ilahi
nitelikli sahnenin genel oluşumu itibariyle ilk belirginleştiği süreçten
itibaren önemli bir sosyal kimliğe de sahip olduğunu belli eden özellikler,
dini oluşumu yanında dünyevi niteliğiyle de sahnenin ve içindeki
figürlerin ayrıcalıklı seçkin politik semboller olarak da işlev
gördüğünü gösterir gibidir. Özellikle Ortaçağ sürecinde iyice netleşen bu
durumun daha erken süreçlerde de elit gruplarla bağıntılı bir dini ve sosyal
sembol ve semboller topluluğu olarak ana temayı ön plana çıkarttığı fark
edilmektedir.
Üst Paleolitik süreçlerden itibaren
kullanım gören bir sembol olan ağaç daima tüm insanlık için temel
sembollerden biri olarak ön plana çıkmıştır. Evrensel bir niteliği olan ağaç
tüm oluşumu itibariyle kozmik bir sembol olarak belirlenmektedir. Genellikle
Hayat Ağacı ve Yaşam Sembolü olarak yorumlanan ağacın bu sığ yorumunu aşan
bir işlevi olduğu ve geleneksel veya eski toplumlar için çok daha geniş bir kozmik
değer taşıdığı kesindir. Ağaç sadece tek boyutlu bir simge olmayıp, yaşam
ötesinde ölüm ve ölüm ötesine de açılan bir simgedir. Ölüm ve ölüm ötesine
geçen durumunu belgeleyen en güzel kanıt Astanino ’daki çocuk mezarındaki
kazımalarda da kendisini göstermektedir. Pek çok topluluğun dillerindeki
anlam derinliğiyle birlikte,Türkçe’deki şekliyle ağaç sözcüğünün toplanma ve
toplayan anlamına gelen ifadeselliği yanında baş ve köken ifade eden semantik
bir değer taşımakta oluşunun teşhis edilmesi çok önemlidir. Bu noktada,
Hint-Avrupa dillerindeki semantik boyutuyla ağaç süreklilik ve sonsuzluk
kavramlarıyla birlikte gerçekliği de ifade etmektedir.
Bunlar dışında ağacın ölmüş ata ruhları
ve doğacak torunların ruhlarının da toplandığı bir yer olması önemlidir.
Ülkelerin de koruyucusu olan ağaç ruhsal ve maddi dünyalar arasında bir bağ
olarak bütün dünyaların zamanların ve güçlerin bütünleşme noktası olarak tam
bir kozmik odak oluşturmakta ve evrensel kimlik kazanmaktadır.
Vedik ilahilerde Tanrıların kutsal adı olarak beliren ve değişik cihetlere de
açılan tipleri teşhis edilebilen, Sümer mitolojisinde tanrıların evi olan
ağaç, Hint Dünyası’ndan gelen ilginç verilerle önemli açılımlar yapmaktadır.
Reinkarnasyon ötesindeki sonsuz tek olgu ile bütünleşmeyi temsil eden ağaç
kavramı tam anlamıyla sonsuzluğu temsil ederken, ölümden sonra ruhların
kurtarıcısı ve ruhların Tanrısal aleme ulaşmasına hizmet eden bir aracı ve
aynı zamanda da, yaşayan alemin koruyucusu olarak belirginleşmektedir. Aynı
zamanda bu ağaç kavramı yaratım ve yaratılmış tüm evreni oluşturan, saf
ışıkla her şeyi kaplayan, yaratıcı soluk olan omnipresent, etheral eril
güç simgesi ters incirle, kütlevi kaotik sular evreniyle özdeşen dişil güç
simgesi lotusun da bütünleşmesiyle oluşmuş bir semboldür. Nordik mitolojide
sondaki başlangıç, başlangıçtaki son olan ağaç , ölümde yaşam , yaşamda
ölüm kavramını da ihtiva ederek geniş bir boyut kazanmaktadır. Bu ölüm
ve ölümü aşan ağaç kavramı Eski Mısır Dünyası’nda sonsuzluk ve ölüme karşı
zafer ve ölümsüzlük kavramlarıyla, Eski Yakın Doğu Dünyası’ndaki benzer rolünü
sürdürmekte ve daha sonraki süreçlerde, Musevilik, Hıristiyanlık ve
Müslümanlıktaki Cennet Bahçesi ortasındaki ağaç veya bilinen alemle gaipler
alemi arasında duran ağaç şeklini alacak sonsuzluk ve yenilenme kavramını da
içine almaktadır.
Bu noktada ağacın en güzel ifadesini
bulduğu ortamlardan biri olan Zerdüşt kutsal metinlerinde ve Zerdüşt
anlayışında bu dinin en önemli şahsiyeti olan Işık, Zihnin ve Bilincin
Yaratıcısı, Her Şeyi Bilen Yaşlı Efendi Ahura Mazda’nın Yarattığı Doğru-Güzel
Ağaç, Sonsuz Hayat ve Yaratım’ın sembolü olarak, Vouru-kaşa Denizi
ortasında yükselen bir şifa sembolüne de dönüşmüştür. Yaşam sembolü
olan bu ölümsüz ağaç, sağlık ve sıhhat kaynağı işlevine haiz bütün bitki
tohumlarının da bütünleştiği ve ölümsüzlük içkisi olan Hoama’nın var olduğu
yegane kaynaktır. Ağaç ve ölümsüzlük içkisi arasındaki ilişki sadece Zerdüşt
düşüncesi için değil, geniş bir alana yayılan değişik toplumların ağaç
sembolizmi ve mitolojisi için de geçerlidir. Zerdüşt düşüncesinde bu
ağacın üstünde yerleşmiş bulunan ve bir tür Kartal kavramı ile özdeşen
yüce kuş Sinamru ve onun Hint paraleli Bilgi sembolü ve Yüce Yargıç
niteliğine haiz Raşhu için geçerli olan tem de benzeri bir evrensel bir
yayılıma sahiptir. Tunguzlar’ın inanç sistemindeyse çift başlı kartal
Zerdüşt inancındaki Zurvan gibi zamanı temsil eder.
Türk Dünyası’nda önemli bir sembol olan
ağaç tümüyle Avrasya kontekstindeki niteliğini korumaktadır. Bu ağacın
dallarında ölmüşlerin ruhları beklemektedir.(21)
Ağacın her şeyin anası olduğu inanan Yakutlar, Türkler ve diğer uluslar
gibi bu ağacın soy menşei olduğunu kabul ederler. (22)
Türklerce altın yapraklı bir kayın ağacı olarak tahayyül edilen bu ağaç aynı
zamanda ulusun da koruyucusudur. Yakutlar’ın doğum ve hayat tanrıçası
kudretli Ana Tanrıça, Kün Kübey Kotun (Hatun) veya Altaylar ’daki şekliyle
Umay Ana bu ağacın sahibi olup, onun altında oturmaktadır.(23)
Ağaçla özdeşen ve ağacın sahibi olan Kün Kübey Kotun (veya diğer bir
ifadeyle Ak Ana), Yakutlar’ın Yaratıcıdan sonraki en önemli gücü olan aktif
kişilikli, Evrenin Baş Hakimi Ürün Er Toyon’un Beyaz Güneş olarak aydınlıkla
özdeşen Hatunu ve Hayatı Veren ve Koruyan, İyiliğin Sahibi olan bir
Tanrıçadır.(24)
Altaylar ‘daki anılışıyla Umay olan Tanrıça’nın Geceleri koruyuculuğu
aydınlık ve karanlık çatışmasındaki önemli koruyuculuğunu gösterir.(25)
Yakut kozmolojisinde önemli bir yer tutan ağaç kavramıyla bütünleşen bir
unsur olarak, kısır kadınların çocuk sahibi olabilmek için kutsal ağaçlara
kurbanlar yapması önemli bir tapınımı göstermektedir.(26)
Bu durum diğer Türk Toplulukları kadar, bir çok İç Asya ve Avrasya
topluluğunda ağaçlara beyaz at kurbanı yapılmasıyla da daha değişik
oluşumlara açılmaktadır. Bu noktada, ağaçla ilişkili olarak ortaya
konan Kartal veya kutsal kuş motifi Türk Dünyası’nda da kendisini göstermektedir.
Oxus Bölgesi’nden gelen Bronz Çağı tören baltasındaki pars ve domuzla dövüşen
çift başlı kartalı hatırlatan bir şekilde, ölümsüzlük suyu içmiş olan
bu Çift Başlı bir kartalın ağacın tepesinde bulunduğu ve diğer benzerleri
gibi Evrenin Gözcüsü olduğu görülmektedir.(27)
Şamanların aşağı ve yukarı alemlere yolcuklarına yardım eden bu yaratığın(28),
Hint mitolojisi’ndeki Garuda ve diğer benzerleri gibi ilahi ağacın ölümsüzlük
kaynağı olan meyve özünü koruyan Kuşbey kimliğini kazanması önemlidir.(29)
Bu ilahi kuşun bu belirginleşen niteliğiyle daha önce bazı objelerdeki
tasvirleri bahis konusu olan kartal veya kartal adamın kimliğine olduğu
kadar, ilahi işlevi ve rolüne de ışık tuttuğu aşikardır.
Paleolitik süreçlerden itibaren önemli
bir üstlenen kadın tasvirleri ve kadın idollerinin uzantısı olarak gelişim
gösteren ve Bronz Çağı ortamında önemli bir değişiklik geçirdiği gözlenen
Kadın tasvirleri ardında varlık bulan Tanrıça kavramı, Yakın Doğu, Avrupa,
İndüs ve Avrasya ortamında, Türk Dünyası’ndakiyle paralel bir biçimde
İlahi Ağaçla iç içe geçmiş bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu noktada ağaçla
ilişkili değişik tanrıça kavramlarının bulunduğu Mezopotamya mitlerinde en
ilginç tanrıça betimlemesi Babil’deki adıyla Gula Bau olarak tanınan ve
Sümer Pantheonu’nda Ninhursag olarak adlandırılan tanrıçadır. Evrenin
merkezindeki içinde kozmik ağacın bulunduğu bir tür cennette yaşayan Gula Bau
Yaratıcı bir Ana tanrıça olarak ölüyü yaşama döndüren ve kadere
hükmeden bir kişilik sergiler. Bu tanrıçanın Sümer pantheonundaki karşılığı
olan Ninhursag, Dağlar ve Çöller gibi Yabanıl Yerlerin Hanımı
olarak belirlenen ve aynı zamanda, yılanlarla yakın bir ilişkisi
görülen bir Ağaç Tanrıçasıdır. Yerin Hanımı olduğuna işaret eden
Ninki ve Yaşamın Hanımı olduğuna işaret eden Ninti adlarını da taşımaktadır.
Yaban keçisi, gazeller ve eşeklerle de ilişkisi görülen bu Bereket Tanrıças
zamana hükmeden
Göksel varlık olan Tanrı Anu’nun kızı,
Sular ve Yerin Efendisi Bilge Ea’nın eşi ve Bitkiler Tanrıçası Ninsan veya
Ninmu’nun annesi olarak kimlik kazanmaktadır. Dağ kavramıyla özellikle
Anadolu ve batıdaki benzerleriyle paraleliteler sergileyen tanrıçanın doğum
kadar, şifa ve ölümsüzlük kavramlarıyla yakın bir ilişkisi ve ölümden
sonra tekrar diriltme ile belirlenen bir işlevi vardır.
Bu iki başlı kuşa Türk
Mitolojisi’nde eril bir ifadeyle Alp Karakuş adı da verilmekte
olup, Üç kızıyla birlikte var olan bir Tanrıça olarak da ifadelerine
rastlanan bir başka kuş tanımı da Demirkazık ve Kuzey Yıldızı ile de
özdeştirilebilmektedir.. Ölümsüzlük suyu verme motifiyle yakından ilgilidir
(Bkz. İnan , A., ‘ Türk Folklorunda Simurg Ve Garuda ‘, Makaleler ve
İncelemeler. Ankara, 1987, s. 350-352. Ural mitolojisinde de benzer bir kuş
bulunmakta olup, Gök veya Yüce anlamına gelen Num veya Yüce Parıltı/Göksel
Parıltı anlamına gelen adıyla Tanrı Numi Turem , Ostyak ve Vogul
inancına Yıldırım Kuşu olarak belirir. Numi Turem (veya Torum) aynı
zamanda, Tanrıça’nın da eşidir (Bkz. Simçenko, Ju. B. 1978, s. 506). Ayrıca
Macar Baş tanrısı Isten de Kartal ile özdeştirilirken, Altay Dünyası’nda
Altın Dağ’ın Tepesinde ve Yedi Kollu bir Kayın olan Kozmik Ağacın
yukarısında oturan Baş Tanrı Bay Ülgen ‘in Gök Kuşu, Bekçisi,
Gözcü Berkut ile ilişkisi gözden kaçmamaktadır. Bu noktada, Kuş
kavramının ruhsal olan olgularla ilişkisini de unutmamak gerekir.
Ana tanrıça veya Büyük Tanrıça olarak
da anılan Tanrıça Türk mitolojisi kadar, değişik kültürel ortamlarda da
ağaçla yakın ilişki içindedir. Suriye kökenli Artagatis ve Kenani ve
Fenike Tanrıçası Astarte bu durumun en güzel örnekleri olup, Babil’in İştar
olarak tanıdığı Sümer tanrıçası İnanna da ağaçla ilişkilidir. Bu
noktada, en ilginç verilere ulaştığımız Eski İran Tanrıçası veya Zerdüşt
inanç ortamının baş Tanrıçası olan Yüce Güçlü Belirsiz veya Kirletilmemiş Yiğit
Nem anlamlarına açılan ismiyle beliren Ardvi Sura Anahita, Koruyucu
kimliğiyle Yaşam Suyu kadar Hayatın Akışının Altın
Anası olarak büyük öneme haizdir. Materyal aleme güç veren Tanrıça uzun
boylu,beyaz elbiseli, sekizgen yıldızlı taçlı, altın küpeler, gerdanlıklar
takan, altın işlemeli pelerin giyen ve elinde dal demeti tutan bir şekilde
tahayyül edilmektedir. Yiğitleri ve yöneticileri koruyan , yaşam ve
zafer veren bu elit kimlikli Tanrıça, rüzgar, yağmur, lulut ve doluyu temsil
eden dört beyaz atın çektiği arabaya biner ve Vourakaşa Denizi’nin
ortasında yetişen Göksel Ağaç ile ilintili olarak, bu ağaçtan
elde edilen sonsuz yaşam ve ölümsüzlük kaynağı Hoama’yı verir. Büyük krallar
ve İmparatorların özellikle çok hürmet ettiği tanrıça(30)
aynı zamanda, ruhsal ilham ve güç ile başarı verir. Yaratılışın bekçisi olan
Ardvi Sura Anahita sığır, meşale ve ateş sembolleriyle yakın ilişki
içindedir. Bu Tanrıça’nın çok yakın bir paraleli olarak teşhis edilen
Bağlayan ve Bağlanılan gibi anlamlar taşıyan Bendis adıyla belirlenen Trak
Tanrıçası da yer altı, ölüm ve yeniden doğma kavramlarıyla birlikte Ardvi
Sura Anahita ‘ya yaklaşan bir nitelik taşır. Bu noktada, özellikle
dikkat çeken bir kavram olarak belirlenen Hindu Pantheonu’nda Evren’in Ruhu
ve Özü olan Tanrı Brahma’nın eşi Tanrıça Sarasvati bir Göl ve Sular
Tanrıçası kimliğiyle Anahita ‘ ya benzer bir nitelik sergilerken, müzik
ve bilgeliği de bu temel Tanrıça kavramıyla özdeşen diğer bir çok
Tanrıçada da olduğu gibi etkin kılmaktadır. Bunlar dışında, bir Pelasg
Tanrıçası olarak teşhis edilen Eurynome, Tanrısal soluğu temsil eden
güvercin, evrensel il eylemi temsil eden dans ve Kuzey Rüzgarı’nın dönüşümü
olan Yılan görünümüyle Tanrı Ophion gibi kavramlarla ilginç bir açılım
yapmaktadır. Bu semboller özellikle Trak ve Avrupa dünyası ’ndan gelen
örneklerde tam bir anlam derinliği vermektedir. Bu tanrıça tasvirleri Ana
Tanrıça’ nın özünde yaşamın koruyuculuğu kadar ölümden sonraki yeniden
dirilme ile ilintili kılmaktadır. Bu noktada, Tanrıça ve Kozmik Ağaç
arasındaki bağıntı ve iç içelik de nettir. Elde dal tutma daha çok İran
ortamında kendisini gösteren ve yaradılıştaki birliği ifade eden ritualistik
bir nitelik taşırken(31),
içinde soma veya hoama ile özdeşen bir sıvı ihtiva eden küçük kap
kavramı da bu ortama tam anlamıyla karşılığını bulmakta (32)
ve Tanrıça kültünün önemli bir ritual objesi olarak Avrasya’nın birçok
yerinde mezarlarda bulunan yuvarlak kaplar başta olmak üzere bir çok kabın ve
Tanrıça’nın elinde görülenlerle birlikte diğer figürlerin elindeki rhyton ve
phialeler için de önemli bir çıkış yapmaktadır. Bu kapları dini olduğu kadar,
politik ve sosyal işlevleri de olduğu aşikardır .
Ural Kültür ortamında yaratıcı Ana
Tanrıça Madder-Akka ve üç kızı kader ve koruyuculuk işleviyle
ortaya çıkmaktadır. Ölümü denetleyen ve kendisine yapılan
sungular karşılığında yaşam süresini uzatan Ölüm Ana anlamına gelen bir
ada sahip olan Jabme-Akka da bir kadındır. Özellikle üç kızdan Ateş ile
ilintili olan Ev ve Ocağı koruyan Sar-Akka önemli bir kimlik
sergiler. Bu tanrıça için ritualistik objeler ayrılmıştır.(33)
Nordik ortamda bu rolü üstlenen diğer benzerleriyle bütün özellikleri
paylaşan Tanrıça Freya aynı zamanda anlara ve zamana da hükmeder. Bu
durum diğer tanrıçalar için de geçerlidir. Büyük Anne anlamına gelen Akka ,
Mader-Akka şekliyle Anaların Anası anlamını kazanmaktadır. Toprak ile
özdeşen ve geyiklerle yakın ilişkiler sergileyen Mader- Akka insan ve
hayvan ruhlarının sahibidir ve ruhu saran vücudu da yaratır. Kızı Sar-Akka
ise ruhları vücuda koyar.(34)
Bu rol Buryatlar’da Manzan-gormo ve Altaylılar’ın Umay Ana’sında Yaşam
Gücü ve Beden veren şeklinde karşılığını bulur.(35)
Nanai ve Evenkler’de rastlanan şekliyle Yaşlı Kadın boyun da
koruyucusudur.
Antik Çağlar’da ve Erken Ortaçağ’da
Evrenin Tahtı olarak algılanan su kaynaklı, ölüm ve yaşamın denetleyicisi
olduğu kadar, savaşlarda başarı veren ve kadere hükmeden Tanrıça yanında
onunla bütünleşen erkek figürü olarak atın evcilleştirilmesinden önce, daha
çok mızraklı , savaşçı giysili veya değişik görünümlü bir adam iken,(36)
atın evcilleştirilmesiyle atlı olarak tahayyül edilen bir görüntü kazanan
şahıs Pazırık Kurgan 5 deki keçe üzerinde görülen ikinci önemli insan figürü
ve üçüncü önemli sembolik öğedir. Bu figür aynı zamanda bağıntılı sahnelerde
yer alan kartal ve diğer atlı veya adam figürleriyle ilişkilidir.(37)
Bu noktada atlının özellikle üstünde gösterilen sadak dolusu ok ve yay onun
okçu oluşuna bir gönderme olarak teşhis edilmektedir. Eski Avrasya ve
Asya kadar tüm Yakın Doğu ve Avrupa Dünyasında yer alan ilginç Tanrı
tiplemeleri bu noktada ilginç verilere kaynak teşkil etmektedir. Bu noktada,
Hint Avrupa dillerinde temel çıkış noktası teşkil eden ve halen de
kullanımını belli ölçülere de sürdüren (Hindistan’daki genel kullanımına ters
düşen bir biçimde Cinlere işaret eden )ve genellikle de, Tanrı
anlamının karşılığı olan Deus veya Dievs (Deiw) sözcüğü aynı
zamanda Parlamak anlamına da haizdir. Aynı durum , Ural Dünyası ‘nda açıkça
görülmektedir. Bu noktada en ilginç örnek Ostyak ve Vogullar’ın Baş tanrısı
Num Turu veya Numi Turum’un Gök veya Yüce Parıltı anlamında kendisini göstermektedir.
Bu Tanrının 7. Kat gökte , Orta aya ve Sibirya mitlerinin önemli bir
şahsiyeti olan Usta Okçu Mergen Tengre ile birlikte ve hatta
kaynaştırılmış oluşu ilginç bir durum arz etmektedir. Yıldırım Kuşu olarak
bilinen bir yaratıkla da özdeşen Numi Turum’un Her Şeyi Bilen bir Yıldırımlar
Tanrısı ve aynı zamanda da, Büyük Anne anlamına gelen adıyla belirginleşen
Ana Tanrıça Kaltas-imi’nin eşi olarak tanımlanması çok önemlidir.(38)
Ayrıca , Fin mitolojisi’nin baş tanrısı Ukko’nun da ok ve yay ile ilişkisi bu
noktada önemli bir nitelik taşımaktadır.(39)
Ayrıca Fince de Tanrı sözcüğüne karşılık olan ve Gök (veya Gökteki/ Gökteki
Yer) anlamına da açılan adıyla Jumala ’nın Mızrak Biçimi Yıldırımlara sahip
olduğu inancı önemli bir nitelik taşımaktadır. Bu noktada, Avrupa
Demir Çağı Kültür Ortamıyla bağıntılı objeler üzerinde mızrak ve yıldırım bağıntısı
kadar Güneş ve Gök bağıntısını ortaya koyan sahneler ve süslemeler
ihtiva eden bazı metal objelere rastlanmış olması dikkat çekicidir.(40)
Avrasya’nın Doğusu ile ilintili olduğu
fark edilen Okçu’ ya özellikle Ural ve Altay topluluklarının inanç
sistemlerinde ve anlatılarında da rastlanmaktadır. Stepler Dünyası’nın Batı
bölgelerinden gelen objeler üzerinde de Geyik Avlayan Okçu Atlılara
rastlanması ve bu sahnelerde ağacın yer alması çok önemlidir.(41)
Altaylılar arasında Usta Okçu anlamına gelen Mergen lakabını taşıyan tanrıya
yedinci kat gökte Tanrı Bay Ülgen’in oğlu olarak Kün Ana ile birlikte rastlanmaktadır.
Evenkler için Yaşam Sağlayan, İnsanların ruhlarını veren ve Ren geyiği
ile geri alan ve Yukarı Dünya’da Geyik Avlayan Main ’in Ural
topluluklarında dağlarda Gök Tanrısına yapılan kurbanın hayvanı olarak
seçkinleşen geyik avlaması ve göksel kimliği de dikkat çekicidir.
Ayrıca Tunguzlar’ın Gök ve tüm aleme hükmeden Tanrısı Buga’nın da geyik
kurbanıyla ilintili oluşu diğer önemli bir öğedir. Moğol Toplulukları ‘nın
inanç sistemlerinde karşımıza çıkan Mergen lakabını taşıyan şahısların
yayları yanında, düzlüklerde dolaştıkları atları da önem taşır. Ayrıca
Yıldırımlarla ilişkileri ve Her Şeyi Bilen Mergen Tengri tanımlamasıyla
tanrısal bir kimlik kazanan Okçu, Buryatlar’da Esege Malan Tengri’nin Çobanı
Debetsoi ile sürüleri ve bozkırları koruyan bir nitelik de sergilemektedir.
Bu Bozkırlar ’ın ve Sürüler ’in Koruyucusu kimliği özellikle Hint Avrupa
Toplulukları’nın önemli bir Tanrısal şahsiyeti olan Mithra ile benzeşmeler
göstermektedir.
Zerdüşt İnançlarında Ahura ile
birlikte, Bozulmaz Doğru Şeyler olarak belirtilen İki kavramdan biri olan
Mithra, Bütün Ülkeler ve Düzlükler ’in Sahibi ve Koruyucusu olup, Güneş ve
aynı zamanda , Güçlü Rüzgar olarak tanımlanmıştır. Gece göğüne de
hükmeden Mithra gündüz Güneş, gece ’de Atlıdır. Ölümsüzlük Veren, İlahi
Koruyucu Mithra, Suların Oğlu Parlak ve Hızlı Atlı Yüce parlak Efendi olarak
anılır. Bu Tanrı aynı zamanda Ardvi Sura Anahita ile yakın
ilişkiler içinde betimlenir. Güneş ile ilintili atlı ve gezen bir yiğit
kavramı Tibet’e ve Altay Dünyası ‘nda da teşhis edilmekte olup, Gezer
Han olarak ifade edilebilir. Mithra’yı anıştıran bir biçimde Macarca
‘da Tanrı sözcüğüne karşılık olarak kullanılan İsten’in Atlı ve Okçu
olarak, ağaç ile yakın bir ilişki sergilediği gözden kaçmamaktadır. Atlı ile
rüzgar ve güneş ilişkisi Hint Mitolojisinde de açıkça sergilenmektedir. Bu
noktada, Hint Mitolojisi’nde Ölümsüzlük İçkisi Soma’nın çıktığı İlahi Ağacı
korumakla görevli ve Kader ile ilişkili Göksel Okçu Gandhava ‘nın Güneş
ile ilişkisine rağmen, Ölüm Tanrısı Yama’nın da babası olması ilginç bir
açılım yapmaktadır.(42)
Bu hususta atın sembolik durumu özellikle dikkat çekicidir. Bir çok
Hint-Avrupa ve Ural-Altay topluluğunun inançlarında Rüzgar ‘ın ve Güneş’in
özdeştiği Atlı’nın bindiği ve Paleolitik süreçlerden beri yaygın olarak
kullanılan ve M.Ö. 5000 lerde şekillenen Eneolitik Süreçten itibaren
Avrasya’da değişik bir boyut kazanarak kullanılan önemli bir simge ve kavram
olan at , Laponlar ’ın Rota ve Nordik Mitoloji’de Tanrı Odin’in Atı
Sleipnir örneğinde olduğu gibi, sembolik açılımı itibariyle ölüm ve
ölmüşlerin ruhlarının öbür dünyaya taşınması ile de ilintilidir. Güneş
ve Güneş ile ilintili Tanrılara yapılan kurbanlarda başlıca kurban
hayvanı olan At, evrendeki olguların dengesiyle yakın ilişkiler sergiler. Bir
çok noktada kendisi de evreni var eden eril güç kaynağı ve yüce
enerjinin sahibi olan Yüce Varlığın binek hayvanı olarak algılanan at, bu
noktada bizzat Güneşe de dönüşe bilir ve geleceği sezme yetisiyle
binicisini şimdiki zaman kadar, geçmiş ve geleceğe de taşıyabilir ve hatta,
göklere de ulaşır. Ve bu noktada, Kozmik Ağaç ve bu ağacın değişik bir
dönüşümü olan direkle ilişkiler sergiler. Kurban öncesi atın direğe bağlanması
önemli bir ritualistik olgu olarak belirir. Bu durumu en güzel belirleyen
ifade Hint Dünyasından gelmekte olup, Markandeya Purana’da ortaya konmuştur.(43)
Türk dünyasında da diğer kültürler gibi, önemli bir öğe olarak yaygın olarak
uygulanan at kurbanlarının ve mezara konan atların aynı fonksiyona haiz
olarak yer altı yolculuklarına açıldığı belirlenmektedir. Altay ve Sibirya
şamanizminde şamanın önemli ritual objelerinden olan At Sopası’nın ölüler
dünyasına yapılan yolculuklar ile ilintisi bilinmektedir. Bu noktada
geyik sopasının göksel yolculukları belirlediği de bilinmektedir. Bu
hususiyetleriyle değişik objeler üzerinde tasvirlerine rastlanan atlı ve
atlının içinde yer aldığı sahneler ile Mithra ve benzeri bir Güneş veya Güneş
Ötesindeki Parlak güç odağıyla bütünleşen Tanrı kavramının güneşin doğup
batması örneğinde olduğu gibi, ölüm ve karanlıklar ülkesine gidip gelişi ve
ölümsüzlüğü ortaya konmaktadır. Bu tanrı aynı zamanda hayatın ana devinim
kaynağı olan rüzgarla da bütünleşmekte ve tam bir dinamizm içinde
sergilenmektedir. Bu noktada bu tanrısal kavramın tanrısal kökenine rağmen
insanın atası olan soy atası ve kültür kahramanı kimliğiyle de bütünleşme
sergilediği fark edilmektedir. Bu durum özellikle insanın atasının
ilahi kökeninin vurgulandığı destanlarda açıklık kazanmakta ve ritualistik
olarak da bir örtüşmeler dizgesi oluşabileceğini göstermektedir. Altın
apliklerde yer alan atlı çok geniş bir coğrafi alana yayılan benzerleri gibi,
ölüm ötesi kadar yaşamı da kucaklayan bir oluşum olarak Tanrı ve insan
bütünleşmesini de sergilemektedir. Ayrıca , Alma Ata yakınlarında bir
ateşgede ile ilintili kalıntılar arasında bulunmuş olan bronz tören mangalı
üzerindeki Ok atar vaziyetteki atlının geyik avı betimlemesi, geyiğin kurban
edildiği Göksel Yüce varlık kavramıyla birlikte, göksel ortamda geçen
sembolik bir avın dönüşümü gibi durmaktadır. Ateş ile bütünleşen mangal bu
oluşumuyla, burada gösterilmese de geyik avı sahnelerinde görülen ağaç
öğesini de akla getirerek önemli bir anlamsal boyut kazanmakta ve bu
sahnelerin tanıklığında önemli bir kutsiyet ve kozmik kimlik kazanmaktadır.
Moğollar ’ın ritualistik Geyik Maskesi Şa-ban’ın kuzey batı yönüyle
bağıntılı Rüzgar Tanrısı ve onun binek hayvanı olan geyik ile yakın ilişkisi
ilginçtir.(44)
Ağaç ve diğer elemanların durumuna
açıklık getirecek önemli verilere Avrasya Dünyası’nın pek çok ulusunun
mitleri ve inanç sistemlerinde rastlanmaktadır. Aynı durum Türk Ulusları’
için de geçerlidir. Bunun en güzel örneklerinden biri Yakutlar’ın Er-Sogotoh
Destanı ‘dır. Bu destanın değişik versiyonlarında ağaç ve benzeri öğelerle
birlikte bir çok kozmolojik ve sembolik elemana rastlanmaktadır. Bu
elemanlar sembolik sistemin anlaşılması için de önem taşımaktadır. Bu
destana göre Yakutlar’ın atası olan Er-Sogotoh veya bir versiyona
göre de Ak-Oğlan olarak beliren yaşanan dünyayı temsil eden büyük bir evde
yaşarken, doğu tarafında bulunan Ağaç Her Şeyin Anası, Kutsal Ruh, Kut
Veren Ulu Hatun, Yurdun Ruhu, Kadere Hükmeden Ak Saçlı Ana Tanrıça’dır.
Kadın görüntüsüyle ağaçla bütünleşen tanrıça ağacın dibindeki delikten
çıkmaktadır. Ağacın köklerinin kadının belden aşağısında olduğunun
belirtilmesi,(45)
özellikle Herodot’un, İskitler’in atası olan Skythes’in annesi olarak
belirttiği üst kısmı kadın alt kısmı yılan biçimli doğa üstü yaratığı
da akla getirmektedir.(46)
Bu yarı kök yarı kadın ve yarı yılan yarı kadın Doğa Tanrıçası olarak Avrasya
ve Avrupa kadar Yakın Doğu ve komşu bölgelerde mezar odalarında
kabartma heykel olduğu kadar, bronz tuğlar, altın aplikler ve bir çok obje
üzerinde ortaya konmuştur.
Ağaç dokuz kollu şamdan gibi olup,
dokuz kat göğe yükseliyor. Yanında Hayat Pınarı olan ağacın usaresi de
şifa ve ölümsüzlük vericidir. Tanrı Er Toyon ve Kübey Hatun’un çocukları olan
Er-Sogotoh, annesinden aldığı ölümsüzlük suyunun yardımıyla ölümsüzlük
kazanmıştır. Er-Sogotoh aynı zamanda ölümü temsil eden yer altı varlığı
Buura-Dohsunû da öldürmüştür. Tanrı Er Toyon ’un binek hayvanı olan atını
ağaca bağladığı görülmektedir. Ağaç çevresinde esen rüzgar da önemli
bir olgudur. Burada Er-Sogotoh’un eş istemek için ağaca gitmesi, halk
arasında halende sürmekte olan ağaçlara bez bağlama ve baht bulma
olgusunun da çıkış noktasını göstermekte ve ağacın kader tayin etme ve baht
bulmadaki rolünü göstermektedir. Burada sütüyle besleyen ve
ölümsüz kılan ağaçtan çıkan kadın kavramıyla dolaylı da olsa ilişkiye giren
Kün Kübey Hatun esasında ağacın bütünleştiği tanrıçadır. Diğer Türk
destanlarında ve anlatılarında da aynı duruma rastlanmaktadır. Bu tür anlatı kahramanlarından
biri olan Basat ‘ın da annesi ağaç babası da güneşle özdeşen aslandır.
Bu noktada bu geniş kült kompleksi
içinde yer alan bade sunma motifi ve kaseyle veya herhangi bir başka
kapla bir içki içme teması Tanrıçayla ilişkili bir çok sahne kadar, içki
kapları üzerinde yer almasıyla dikkat çekici yan bir açılım
sergilemektedir. Rhyton ile içki içmenin yanı sıra diz çökerek içki
içmenin bir saygı belirtisi olduğu kesindir. Hint
Pantheonu’nda elinde kase tutan atlı olarak da tasvir edilen Indra, Baş
Tanrı oluşuyla birlikte, Yıldırımlar ile ilişkili ve karanlığın ejderini
öldüren bir ışık tanrısı olarak da, bir hakimiyet ve güç belirtir. Buna
benzer bir durum olarak İran Dünyası’nda da Güneş Kasesi anlamına gelen
Cemşid bir hakimiyet ve kraliyet sembolü olmuştur.(47) Kadere
hükmeden Tanrıçalarla da ilgili olan kase veya benzeri bir kap kaderin
hakimiyetini temsil eden bir nitelik sergileyerek, yer yüzü üstündeki
güç ve aynı zamanda da, bir bağlılık sembolü de oluşturur. Ast ve üst
ilişkilerini düzenleyen ve kesinleştiren bir antlaşma objesine dönüşen kap
sunma teması, onurlandırma, kutlama ve kan bağı kurma ve ant içmeyle iç içe
geçmiş önemli tinsel ve sosyal bir nitelik de kazanır.(48)
Bu hususta içki sunmanın Tanrıça ve ağacı etkin kılan rollerinden biri de
aşıklara güzel söz söyleme yeteneğini verilmesidir. Tanrıçanın müzikle
ilintili durumundan beslenen bu yön ağacın Köroğlu ’na aşıklık
vermesinde görülebilir.(49)
Bu noktada, ağaç kadar rüyada görülen güzel bir kızın elinden bade içmesiyle
başlayan ilahi aşkın , aşığa yol göstermesi teması ağaç ve Tanrıça bağlamı
kadar Tanrıça’nın ilahi gücünün ve aşıklık verme kadar aşkı vermesinin
de bir göstergesidir. Halk inanışında özellikle bu tip eylemlerde Kızın
yanında en önemli şahsiyet olarak beliren Boz Atlı olarak da tanımlanan
Hızır’ın bulunması ve eylemi desteklemesi bu inanış biçimi ve kültün halen
yaşayan bir uzantısı gibi durmaktadır.(50)
Boz Atlı Hızır ve Ağaç kültü arasındaki
bağ Nogaylar ‘daki (İslami biçimiyle, dalları sekiz cennete uzanan ve
sözcük anlamı itibariyle Doğa anlamıyla çakışan Tuba olarak adlandırılan)
Göksel Ağacı Hızır’ın dikmiş oldu inanışıyla ilginç bir boyut kazanır.(51)
Hızır, Er-Sogotoh ve benzerleri gibi bir kişilik sergileyen ölümsüzlük
kazanmış bir ata gibidir. İnsanların zor anlarında yardımına koşan Hızır
inanışında, Hızır destanların tanrısal varlıkların evladı olan ilk insan gibi
ölümsüzlük badesini içen ve ölümsüzlük kazanan bir kişilik olarak kabul
edilmektedir. Hızır’ın atlı olarak betimlenmiş olması da çok önemlidir.
Hızır’ın Arapça’da Yeşillik, Yeşil Dal veya Yeşilliği Çok Yer gibi
anlamlar taşıyan adı da bilgi, neşe,aşk,güzel söz ve şiir yetisi veren Hayat
Suyu Ab-ı Hayat ile birlikte insan yaşamındaki önemli işlevini açıklamaya
yetmektedir. Hakikat İlminin Sahibi Hızır ve yakın ilişki içinde bulunduğu
İlyas bir iş bölümü de sergiler. Buna göre Hızır Karada, İlyas ise denizde
yardımcıdır. Ayrıca, İlyas ’ın, Anahita ve Sarasvati örneğinde görüldüğüne
benzer bir yağmur egemenliğiyle pekişen bir suları denetleme gücü
vardır. Halk inancına göre Hızır ve İlyas Dünyayı dolaşmalarını
tamamlayıp bir araya gelmelerini 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan ve her
ikisinin adından bozulma Hıdrellez gecesi gerçekleştirirler. Bu
buluşma Gül Ağacı altında olur. Halk tarafından yapılan ve fal, kehanet ve
dileklerle özdeşen ve suyun önem taşıdığı eylemlerle kutlanır. Ayrıca bu
inanç biçiminde, İlyas ’ın gökten gelen ateş gibi bir at ile göğe çıkması da
atlı kavramıyla özdeşen önemli bir öğedir. Ayrıça Hızır’ın Ölümsüzlük
suyunu içtiği çeşmenin kuzeyde karanlıklar ülkesinde olduğunun
görülmesi kadar Kozmik Tanrısal Ağacın destanlarda daha çok
doğuya konması da yeni yeni dinsel kimlikler ve değişik görünümler
kazanmasına rağmen gücünü yitirmeyen bu binlerce yıllık kültün kaynakları
için önemli bir gösterge teşkil eder gibidir. Ayrıca burada esas
olan Tanrılar kadar, tanrısal bir ortamdan köklerini alan insanların,
ilk insan ve atanın örneğinde olduğu gibi yaşam ve ölüm arasındaki çizgide
yaşamı var etmesi ve ölüm ötesine geçişi ve ölümsüzlük kazanması için verdiği
mücadele ve en zor anında yardımına koşulmasıyla kazandığı güç ile pekişmiş
olan varlık nedeninin ölüm karşısında ritualistik ve sembolik olarak güçlü
kılınması ve yaşam amacının geçerlik kazanmasıdır. (52)
Orta Asya çıkışlı önemli ve dikkat çekici
verilerin mevcudiyeti bu temanın genel açılışı yanında, tüm evrensel
kimliğine olduğu kadar Türk düşünce ve inanç sistemiyle diğer Avrasya
topluluklarının ortaklaşa paylaştıkları kavramlar dizgesine ışık tutacak ve
Demir Çağı Dünyası’nın önemli bir bölümünü teşkil eden insanların yaşamı ve
inanç sistemlerini anlamamız hususunda önemli katkılar yapacak
niteliktedir. Türk topluluklarında çoğunlukla Umay olarak adlandırılan ilahi
kadın imajının Kuş Ana(53)
olarak da tasvir edilmesi ve şaman ilahilerinde “ Parlak gökten,
süzülerek in, Umay Ana, Kuş Ana”(54)
şeklinde hitap görmesi sadece Türk Dünyası için değil, tüm Demir Çağı
Dünyası’nda yaygın olarak tasvir edilmiş kuşlarla ilintili Tanrıça içinde
önemli açıklama niteliği taşımaktadır. Tonyukuk Abidesindeki ifadeler
arasında birlikte anılan Gök, Umay ve Yer-Su ’nun birlikte zafer vermesi
olgusu,(55)
eril kimlikli Gök ile özdeşen Tanrı’ya eş değerdeki Tanrıça’yı da ifade
etmektedir. Umay’ın bebekler ve çocuklar kadar yetişkinler üzerindeki
koruyuculuğu kadar, Ölü Ruhlar için de önemli bir koruyucu olduğu fark
edilmektedir.(56)
Bu noktada, Umay sadece bireysel bir koruyucu değil dağlar ve kayalarla
özdeşen,(57)
çadırın direğini, soyu ve ulusu koruyan, soyun ve ulusun bereketini ve
varlığını sağlayan, idarecilere yaşatma ve idare etme güç ve yetkisi
olan Yaşam Gücü Kut ’u veren bir doğa üstü güçtür.(58)
Umay da aynen Sümer Tanrıçası Ninhursag ve Dea Magna Mater Idea gibi
Ormanlar, kayalar ve dağlar ile ilintili olup, Yer ve dağ ile
ilişkili dişil bir olgu olan Ötügen ile de bütünleşir.(59)
İdarecilere ‘ Kutsal Bereket Kutu ‘ nu veren tanrıça onları korur.(60)
Tapınağında yenilmiş düşmanların kafaları asılan Ardvi Sura Anahita(61) gibi,
savaşçıların da koruyucusu olduğunu fark ettiren bir biçimde ifadeler
de bulan tanrıça, Klasik mitolojinin Artemis/Diana figürünü
anımsatan bir şekilde gökkuşağından inen ve altın yayı özellikle vurgulanan
bir koruyucudur.(62)
Bu nedenle, özellikle erkek bebekle için Türk topluluklarının koruyucu
Ongonlarda veya tek başına ok ve yayı koruyucu olarak kullandıkları
görülmektedir. Kız bebeklerde bu noktada hayvan kabukları, boncuklar ve
püsküllerin de kullanıldığı bilinmektedir.(63)
Fakat dikkat edilmesi gereken bir husus olarak , Hayat veren ve Yaşayan
Varlıklar kadar ölmüş olanları da koruyan Umay ’ın iyi ve olumlu
kimliğine karşıt bir benzeri olarak bir Kara Umay’ın varlığı da Türk
topluluklarında söz konusudur.(64)
Beyaz giysili Umay, Altaylılar’a göre Bay Ülgen’in yanından gelir ve üç
tepeli Kutsal dağ olarak belirir.(65)
Bu noktada da eril gücü temsil eden Tanrı veya tanrısal kavramlarla
karşılaşır. Bir çok şamanik törende kendisini gösteren eril semboller(66)
ve Kumanlar’da hayvanları koruyan Çoban Küdügçü(67)
gibi daha önce de örnekleri görülen ve çoğu atlıyla özdeşen öğelerle
kaynaşır.
Kuş kavramıyla ilginç bir nitelik
kazanan tanrıça ağacın üzerindeki kuş kavramında beliren eril öğeleri
tamamlayan bir diğer kuş kavramını da ortaya koymaktadır. Avrasya
mitolojisinde üç kızıyla birlikte ağaç, ölümsüzlük suyu ve bir tür
Çadır olarak düşünülen Evrenin orta direği ile özdeşen Demir Kazık ile
ilişkili kılınan tanrıça Kuşların Anası Merküt olarak belirirken, özellikle
Yakutlar’da eril bir kimlikte görülen Kuşların Tanrısı Süng Haan veya Süngken
Erilik gibi bir kavramla da karşılaşmaktadır. Bu hususta eril ve dişil kuş
kavramları Türk ve Ural Dünyasında rastlanan motiflerdir. Özellikle Fin
Destanı Kalevala’da ve diğer Ural anlatılarında gözlenen Kartal ve
diğer Yırtıcı Kuşların erkekler ile, kuğu, ördek, güvercin gibi kuşların
kadınlarla ilişkisi tüm Avrasya Dünyası için de önemli bir çağrışım
yapmaktadır. Sümer Mitolojisindeki Gula-Bau ile ilişkili küçük kuş Gula-hu’
yu akla getirir . Bu noktada Avrupa’nın tahta oturan kuşlarla ilintili
tanrıçası ve Anadolu’nun tahta oturan ve karşısında eli mızraklı Tanrı
Karhuhas’ın durduğu kuşla bütünleşen Tanrıça Kubaba’sı Neolitik
süreçlerden sarkan Tanrıça kuş ilişkisiyle birlikte tüm Avrasya ‘ya yayılan
bir oluşumun parçası olarak karşımızda durmakta ve Pelasgian mitlerde
gerçeğini bulan Kuş Tanrıça – Rüzgar ve Işık Tanrısı fikrine bağlanan bir
oluşum sergilemektedir. Tanrı Ülgen’e yaratma kudreti veren Aka Ana
olarak da teşhis edilen tanrıça,(68)
Yıldırım Kuşu kimliğiyle de bilinen Her Şeyi Bilen Yıldırımlar Tanrısı Numi
Turum’un eşi olan ve adı Büyük Anne anlamına gelen Kaltaş-İme şeklinde
açıklamasını bulduğu Ural ortamı dışında da bu gerçeğini yansıtır.
Özellikle Ortaçağ edebiyatında
Yüce anlamıyla örtüşen Huma kuşu biçiminde ele alınan ve Saadet ve Kut
kavramlarını temsil eden bir niteliğe büründüğü gözlenen Tanrıça ’nın
Kaf Dağı ile ilişkisi de önemlidir.(69)
Dört ara yönüyle gelişmiş bir evren
sembolüdür. Bu şekliyle de keçedeki ağaç dalını karşılamaktadır. İçten
birinci bordürde ve en dış bordürde görülen ve daha çok güneş simgesi olarak
kullanılmış olduğu fark edilen Grifonlar, Föniks ile benzeşen bir durumda
ölümsüzlük ve ölümden sonra tekrar dirilme kavramına açılan bir sembol
niteliği taşımaktadır. Bu noktada bu Grifonların içinde yer aldığı
madalyonların sarı zemin üzerine Grifonların yerleştirilmesi rastlantı olmasa
gerektir. İçten ikinci bordürü dolduran yirmi dört ren geyiği
tasviri de aynı mezarda yer alan geyik maskeli at gibi Tanrıça ve aynı
zamanda Tanrı ile bağıntıya giren bir motif olarak ölüm ötesine ve göksel
yolculuğa ve ruhun yaratıldığı göksel ortama geri dönüşüyle ilgili bir
nitelikte ve keçedeki tanrıça tasviriyle yakın ilişki içindedir. İçten dördüncü
bordürde yer alan atlılar alayı halının en görkemli bölümlerinden biri olup,
alternatif olarak biri atı üzerinde muhtemelen bir bey ve diğeri atın yanında
yürüyen, muhtemelen beyin astı veya seyisi olan figürlerden oluşan süvari
alayının başı ve sonu, bir birine ince bir gövdeyle bağlanmış
çarkı felek benzeri yuvarlak iki çiçek motifinin oluşturduğu bir ayırıcı
elemanla ayrılarak belirtilmiştir. Cenaze alayına katılanları belirleyen ve
atlarının kuyrukları özenle bağlanmış olan bu atlıların aynı zamanda keçe
üzerinde yer alan atlıyla da ritualistik bir örtüşme ve görsel bir ilişkisi
olduğu fark edilebilmektedir. Bu noktada atlıların eğer örtüleri üzerinde
görülen koç boynuzu veya geyik boynuzu motiflerinin varlığı da bu durumu
açıklar gibidir.
Bu yüce kuş akıl sembolü de olup, eski
Tanrıça’nın beyaz rengini de yücelme emaresi olarak üstüne alır ve
yaşam- ölüm dengesini belirleyerek, Yakut geleneklerinde Umay ’ın sembolü
olarak kadınların kullandığı ağaç boncuklarla ağaç kavramına da bağlanır.(70)
Grifon ve Föniks ile de ilişkiler arz ederek bir kuş biçiminde ortaya konan
Hüma Kuşu saadet verme ve Kut kavramlarıyla bağlantılı olarak eski
Tanrıça’nın bu yönünü Ortaçağ’a taşımıştır. Atlının Hızır İlyas Kültüyle
ilişkisi gibi Tanrıça da Hüma olup, kader ve talihle özdeşerek
varlığını sürdürmüştür. Bu kavramların köklerini takip etmenin mümkün
olduğu Sümer panteonunda bir hakimiyet sembolü olarak beliren kartal Im-dug-ud
yanında ruh, çocuk, ve rahim anlamlarıyla iç içe geçmiş küçük kuş Pa
’nın Yaşam ve ölümü denetleyen Tanrıça Gula-Bau’nun ulu kuş anlamı da
taşıyan sembolü Gula-hu veya Gal-hu şeklinde beliren kuşu bu noktada
Bronz Çağı dünyasında önemli bir kimlik kazandığı gözlenen eril ve dişil
kuşlar dizgesinin varlığının önemli bir yansımadır. Ural ve Altay
dünyasında önemli yansımaları olan bu kuşlar Macarlar’ın Turul’u, Türklerin
Tuğrulu ile ile hakim yırtıcı kuşun politik kimlik de kazanmasını temsil
ederken, Fin mitolojisinde Pekkanen adıyla kimlik kazanan ve
doğal işlevi Don olan tanrının babası Kuzey rüzgarı Puhuri’nin de Dev Kartal
olarak betimlenmesi ilgi çekicidir. Kuş ve ağaç sembolizminin önemli bir
kaynaşma gösterdiği Ural dünyasının bir başka köşesindeki Mordvinler’in ağaç
üstünde oturan ve ulu Kuşla özdeşen Skabavaz , Skai, veya Nishkepaz
gibi adlar alan Zaman ve Güneş Tanrısı İnsan Talihine hükmeden, Evreni,
Göğü ve Tanrısal güçleri de yaratan, gelenek ve görenekleri koyan,
yaşamın düzenini sağlayan eril bir varlık olarak karşımıza çıkmaktadır.(71)
Mordvinler ‘in inanışlarında yasalara karşı gelenleri
cezalandıran ve kızıl atlarla ilintili olan bir Yıldırımlar Tanrısı ve
ölüler dünyası ile canlılar arasında aracı olan ve Rüzgar Tanrısı’nın Anası
olan Rüzgar Tanrıçası ‘nın varlığı da kuş rüzgar, ölüm, doğum, reinkarnasyon
kavramlarıyla birlikte, Avrasya toplumlarında yaygın olarak tespit ettiğimiz
Kozmik ağacın üstünde küçük kuşlar şeklinde doğmayı bekleyen ruhlar
kavramıyla da bütünleşmekte ve eril ve dişil güçlerin bütünleştirdiği ve
dengesini sağladığı bir evren içinde yırtıcı kuşların küçük kuşlarla
saldırması şeklinde yorumlanan sahnelere erotik bir kimlik kazandırmaktadır. Bu
noktada Türk mitolojisinin yaratım anıyla ilintili olarak karşımıza çıkan
Tanrı Kara Han ve Tanrıça Ak Ana ’nın ilginç bir açılımla genellikle Kartal
olarak yorumlanabilecek Kara Kuş ve Kuğu olarak yorumlanabilecek Ak Kuş ile
örtüştüğü görülmektedir. Genel anlam açılımı itibariyle Su veya akışkanlarla
ilişkisi fark edilen Ak Ana’nın bir su kuşu olan Kaz veya Kuğu ile ilişkisi
kadınların bir çok Türk anlatısında bu tür kuşlar ile ilişkili görüntüsüyle
karşımıza çıkması, Kara Han‘ın Yer Yüzü ’nün üstü ve yırtıcı kuşlar ile
örtüşmesiyle önemli bir uyuşum içindedir. Bu noktada, Kaşkarlı Mahmut‘un ele
aldığı sözcükler ışığında ölmek mastarının kökü olan öl sözcüğünün
ıslaklık ve nem ile ilişkili bulunması ve bir çok Avrasya toplumunun
geleneksel inançlarında ölüler ülkesinin dipte sular altında olması yanında,
Eski Türk topluluklarında kuş olup uçmak ifadesinin ölmek kavramını ifade
etmesi önemli bir yansımadır. Ayrıca, Avrasya kültür kontekstinden yansıyan
önemli bir öğe olarak, Türk dünyasında Tanrı ve zaman bütünleşmesini ve
tanrının zaman olması veya zamana hükmeden ölümsüz kimliğini belgeleyen ve
aynı zamanda, insanın ölümcüllüğünü gösteren en güzel ifade,
‘....Zamanı Tanrı Yaşar. İnsan oğlu hep ölmek için
türemiş.... ‘şeklinde Orhun Abidelerinden Köl Tigin Anıtı’nın kuzey yüzündeki
10. Satırda yer almaktadır.
Tanrıça oturup, var edendir, yok
edendir, var olandır, yok olandır. Ölümüyle, yaşamıyla candır can.
Tanrı onu elinden tutan, yaratan, koşup, ışıtan, akan, coşan, var olan,
yok olan zaman. Ağaç devinip ortada duran. Olanıyla olmayanıyla,
var olanla var olmayanın arasında kendine varlık bulan mekan.
Mermerlerin olamayacağı kadar soğuk
olan kaynağı göreceksin,
Gölge olurken ona doğanın
Hiç yaratamayacağı kadar güzel ağaç.
Hayatın boyu yaprakları hiç solmayacak,
Hiçbir kış kaybolmayacak.
Asılı bir demir tas var,
Öyle uzun bir zincirle,
Giden kaynağa kadar .
Kaynağın yanı başında bulacaksın,
Göreceğin taş sekiyi.
Bilmiyorum sana ne diyeceğimi,
Çünkü hiç görmedim bir benzerini.
Diğer tarafta duruyor kubbeli bir bina,
Küçük, güzel ama.
Sen bu tasla alıp suyu,
Taş sekiye dök onu.
O zaman göreceksin sen öylesine bir
fırtına,
Hiçbir yabani hayvan kalmayacak
ağaçlıkta,
Ne geyik, ne domuz, ne ala geyik, ne
karaca.
Kaçacak kuşlar da.
Çünkü göreceksin sen düşen
yıldırımları,
Esen rüzgarı, devrilen ağaçları,
yağmuru, gök gürültüleri, parlak
şimşekleri.
Böylece uzaklaşacaksın sen biraz,
Tasasız, ziyansız.
Şövalyelerin hiç sahip olamayacağı
|
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)