FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2014 Salı

Seçilmiş Mektuplar

"Kısaca arkadaşım,
insan kendi yolunda yeterince bağımsız bir şekilde ilerleyemiyor.
Hakikat, insanların kendileri için inşa ettikleri tapınaklarda
nadiren ikamet ediyor.
Bizler, bize iyi veya aptalca tavsiyelerde bulunanların değil,
yaptığımız iyi veya aptalca şeylerin cezasını çekmek zorundayız.
En azından kendi inisiyatifimizle
budalalık yapma zevkini elde etmemize izin verilsin.
İnsanlara nasıl tek tek yardım edileceğine dair genel bir reçete yok.
Herkes kendinin doktoru olmak,
aynı zamanda kendi başına tıbbi deneyimleri kazanmak zorunda.
Kendi iyiliğimizi, gelişimimizi gerçekten çok az düşünüyoruz;
egoizmimiz yeterince zeki değil
ve zekamız yeterince egoist değil."


—Friedrich Nietzsche

(Merhametliler Üzerine)

"Ah kardeşlerim! Herkesin bir yanı çok bilinir!
Ve bazıları şeffaf görünür bize,
böyle olduğu halde anlayamayız onları.
Zordur insanlarla yaşamak, sessiz kalmak çok zordur zira.
Ve biz, en büyük haksızlığı, aleyhimizde davranana değil,
bizi hiç alakadar etmeyene karşı yaparız.
Ah, dünyanın neresinde görülmüştür,
merhamet gösterenlerin çılgınlıklarından
daha büyük bir çılgınlık?
Ve ne daha çok ıstırap vermiştir,
merhamet edenlerin çılgınlıklarından?
Yazıklar olsun, tüm o sevenlere,
merhamet göstermekten başka bir şey yapamayanlara!
Vaktiyle şöyle demişti şeytan bana:
'Tanrının dahi, kendine göre bir cehennemi vardır:
insanlara duyduğu sevgidir bu.'
Ve geçenlerde şöyle dediğini işittim onun:
'Tanrı öldü;
insanlara gösterdiği merhameti yüzünden öldü tanrı.' -
Bu sebeple sakının merhametten:
İnsanların üstüne kara bir bulut gelecek oradan.
Hakikaten, anlarım havanın emarelerinden!
Şu söze de mim koyun ama:
Her büyük sevgi, üstündedir tüm merhametinin:
sevileni zira o - yaratmak ister!
'Kendimi sunuyorum sevgime,
ve en yakınıma, kendim olarak.'
- böyle konuşur yaratanların hepsi.
Gel gör ki merhametsizdir tüm yaratanlar."
Böyle buyurdu Zerdüşt.
(Merhametliler Üzerine)

3 Haziran 2014 Salı

Büyük Kürt Bilgini El Cezeri El Kurdi

Büyük Kürt Bilgini El Cezeri El Kurdi

SİBERNETİĞİN ÖNCÜSÜ:



Tıb denince akla nasıl İbn-i Sina geliyorsa, matematik denince Harizmi, felsefe denince Farabi akla geliyorsa Sibernetik denince de akla ilk gelen kişi Bediuzzaman Ebul İz İsmail er-Rezzaz el-Cezeri el-Kurdî’dir.

Sibernetik ilmi çağımıza adını veren bir ilimdir. Kökenini eski yunanca "Kübernetes" veya Latince "Gobernare" sözcüğünden alan ilme, ismini 1948 yılında Norbert Wiener vermiştir. Wiener sibernetiğin; "Tüm organize sistemlerin (canlı veya cansız) makine ve hayvanların haberleşme ve kontrol sistemlerini" incelediğini belirtmektedir… Yani Sibernetik; haberleşme, denge kurma ve ayarlama bilimidir. İnsanlarda ve makinelerde bilgi alışverişi, kontrolü ve denge durumunu inceler. Bu bilim, zamanla gelişerek bugün hayatımızın vazgeçilmezleri arasına giren bilgisayarların ortaya çıkmasına imkân tanımıştır. Sibernetik ve otomatik sistemlerin başlangıcı konusunda; Fransızlar, Descartes ve Pascal'ı; Almanlar, Leibniz'i, İngilizler, Bacon'ı ileri sürerler. Oysa Bediuzzaman Ebul İz İsmail el-Cezeri el-Kurdî, rakiplerinden tam '600 yıl önce' sibernetiğin ilkelerini bilim dünyasına sunan ilk kişiydi.

Bediuzzaman Ebu`l İz el-Cezeri el-Kurdî, sadece otomatik sistem kurmakla yetinmeyip, otomatik olarak çalışan sistemler arasında denge kurmayı da başarmıştır. Aradan 800 yıl gibi bir zaman geçtikten sonra sibernetiğin babalarından kabul edilen İngiliz Nöroloji Profesörü Dr. Ross Ashby, ancak 1951'de "Üstün Denge Durumu"nu ortaya atabilmiştir. Ve ancak ilk defa o zaman otomatik olarak işleyen sistemlerin üstünde bunları kontrol eden sistemlerden söz edebilmiştir.

Ayrıca günümüz fizik ve mekanikçileri, "Isı Etkisiyle Haberleşerek Denge Kurma" sisteminin, ilk olarak J. Watt'ın 1780'de regülâtörü keşfiyle başladığını söylerler. Fakat bunun da yine Cezerî'ye dayandığını; 1780 senesinde James Watt'ın geliştirdiği watt guvernörüne çok benzer bir ayarlama sistemini, Watt'tan 500 sene evvel bir robot kuşun hareketiyle ayarlanan bir düzende kullandığını kitabının 171. sayfasında görmekteyiz. Bu sayfada regülâtörün şekli, bir kuşun hareketiyle karşılıklı haberleşerek ayarlanmaktadır.

Gene Bediuzzaman El-Cezeri, Leonardo da Vinci'den 300 sene evvel dişli çarklar ve esaslarına dair, Da Vinci'nin bilip bilmediği temel kaideleri kitabında neşretmiştir.

Tüm bunlar günümüzün bazı bilim adamlarının hayalini dahi kuramadığı hayretler uyandırıcı vakıalardır.

ROBOTİK BİLİMİNİN BABASI:

Bediuzzaman Ebul İz İsmail el-Rezzaz el-Cezeri el-Kurdî'nin robot teknolojisi konusunda çok sayıda ve zamanına göre çok ileri düzeyde öneri ve uygulamaları bulunmaktadır.

Ortaçağ’da henüz Amerika keşfedilmemişken ve Avrupa karanlık çağını yaşarken; Kürdistan, bilimin zirvesine ulaşmıştı. O dönemde akla hayale dahi gelemeyecek bir teknoloji Kürdistan'da kullanılıyordu. Tarihin ilk üniversitesi olan Harran Üniversitesi buna öncülük ederken Kürdistan'ın birçok kenti de bilimin ışığıyla aydınlanmış durumdaydı.

Özellikle dönemin başkenti olan Amid'de İçkale Saray’da bugün bile tahayyül edemeyeceğimiz bir teknoloji kullanılıyordu. Sarayda birçok iş El-Cezeri El-Kurdî'nin yapmış olduğu robotlar aracılığıyla yapılıyordu. Hatta hükümdara abdest alması için su döken bir otomat bile mevcuttu.

Şunu rahatlıkla diyebiliriz ki; robotikle ilgili bilinen en eski kayıt Kürdistan'a aittir. Ve dünyanın ilk robotunun Amed'de yapılmış ve kullanılmış olması gurur duyabileceğimiz, oldukça önemli bir olaydır.

Hükümdara ve konuklara içecek sunan kadın robotlar, hükümdarı ve konukları eğlendirmek için saz, zil ve tef çalan robotlar, sarayın salonlarında gezen tavus kuşu makineleri, değişik 24 şifre ile açılabilen kilitler, su saatleri, sarayın bahçesindeki havuzda gezinen kayık ve içine su dolan kayığı, bir yandan boşaltırken bir yandan da borusunu öttürerek yardım isteyen kayıkçı robot, otomatik abdest alma makinesi ve buna benzer birçok otomatik aygıt, Amed'in ünlü surlarının içinde kullanılıyordu.

Bu üstün buluşlarıyla sadece dönemindeki insanları değil, bugün yaşayan bilim adamlarını dahi hayrete düşüren El-Cezeri El-Kurdî, bilişim tarihine adını altın harflerle yazdırmıştır. Eseri ve kendisi hala büyük bir ilgi konusudur. Birçok bilişim dergisinde "ROBOTLARIN VE OTOMASYONUN ATASI EBUL-İZ EL CEZERİ" başlığı altında anlatılan Bediuzzaman El-Cezeri El-Kurdî, sadece Amedlilerin değil özelde tüm Kürt halkının genelde tüm İslam dünyasının gurur kaynağıdır.

İLK MEKANİKÇİ:

Aynı zamanda Ebul-İz El-Cezeri El-Kurdî, tarihte otomatik makinelerin yapımıyla uğraşan ilk mekanikçilerden biri olarak da kabul edilir.

Teorik çalışmalardan çok, pratik ve el yordamıyla ampirik çalışmalar yapan Cezeri'nin kullandığı oldukça önemli bir yöntem; yapacağı cihazların önceden kağıttan maketlerini inşa edip geometri kurallarından yararlanmaktı. İlk hesap makinesinden asırlar önce aynı sistemle çalışan benzer bir mekanizmayı, geliştirdiği saatte kullanan Cezeri, sadece otomatik sistemler kurmakla kalmamış; otomatik olarak çalışan sistemler arasında denge kurmayı da başarmıştı. Cezeri, Jacquard'ın otomatik kontrollü makinelerin ilki sayılan otomatik dokuma tezgâhından 600 yıl önce değişik haznelerdeki suyun seviyesine göre ne zaman su dökeceğine, ne zaman meyve ve içecek sunacağına karar veren otomatik hizmetçiyi geliştirdi. Bazı makinelerinde hidro mekanik etkilerle denge kurma ve harekette bulunma sistemine yönelen Cezeri, bazılarında ise şamandıra ve palangalar arasında dişli çarklar kullanarak karşılıklı etkileme sistemini kurmaya çalıştı. Kendiliğinden çalışan otomatik sistemlerden sonra su gücü ve basınç etkisinden yararlanarak kendi kendine denge kuran ve ayarlama yapan dengeyi oluşturması, Cezeri'nin otomasyon konusundaki en önemli katkısıdır.

Otomatik Kontrol Bilimi’nin en zirvesine ulaşan, tüm dünyanın kabul ettiği alim, deha ve erişilmez bir Kürt mucit olan El-Cezeri'nin, suyun kinetik ve potansiyel enerjisi ile ağırlıkların etkileşiminden faydalanarak yaptığı çok çeşitli makineleri de vardır.

Kitabında: "Yapmak istediğim makineleri evvela "Arşimet" kanunlarına göre tasarladım, lakin bu prensiplerle o makineleri çalıştırmak mümkün olmadığı için; kendi geliştirdiğim prensiplerle bu makineleri yaptım." diyor.

Cezeri'nin yaşadığı çağda elektrik gücü, magnetik güç, foton etkisi veya elektromagnetik güçler bulunmadığı için, o, elindeki imkânları değerlendirmesini bilmiş; su gücü ve basınç tesirinden faydalanma yoluna gitmiştir. Başka imkânlar bulunmadığı, su da kıt olduğu halde, bu derece muhteşem hidro mekanik sistemle çalışan makineler yapabilmiş olması, onun sibernetik ilmi alanındaki yerini ve değerini göstermeye yetmektedir.

Cezeri'nin tarif ettiği bazı makinelerin pratik faydaları oldukça büyüktür. Bunlardan bir kısmı, bir mil (eksen) boyunca yer alan dişlilerle çalışan bir nevi tulumbadır. Tulumba, bir sürü kepçeyi sırayla hareket ettirerek suyu çıkarmaktadır.

Bazı makinelerinin ise yalnızca eğlendirici tarafı vardır. Mesela, içinde su varmış gibi görünmesine rağmen suyu boşaltılamayan su kapları ve içi boş gibi görünüp, su akıtan kaplar gibi. Günümüzde bu kaplarda kullanılan prensiplerden faydalanılarak bir kısım oyuncaklar yapılmaktadır. Hem eğlendirici, hem de faydalı olan bu cihazlara, çeşme ve su saati örnek gösterilebilir.

Yaşadığı devri düşünürsek; buhar makinesi, elektrik, içten patlamalı motorlar vs.. gibi güç kaynaklarının elinin altında olmadığını kestirebiliriz… Lakin Cezeri, kuvvetli bir imanın sonucu olsa gerek bu makineler olmadan da tarihe adını yazdırmayı, kendi devrinden 800 sene sonra kitabını okutmayı bilmiştir.

BÜYÜK MÜHENDİS:

Nature Dergisi, Donald Hill'in yazmış olduğu esere dayanarak Ebul-İz için şöyle söylemektedir: "12. YÜZYIL MÜSLÜMAN MÜHENDİSLİĞİNİN DORUĞUNA ERİŞMİŞ BİR KİŞİ."

Gerçekten de El-Cezeri El-Kurdî, insanlık tarihi açısından öylesine önemli bir insandır ki bugün günlük yaşamımızda hayatımızı kolaylaştıran ve artık hayatımızın bir parçası haline gelen bir çok teknik aletin ilk temellerini atmıştır:

Otomatik kapılar; kuyulardan suyu çeken aygıtlar; demir, kalay ve kurşun gibi metallerin hassas belirlenmiş yoğunluklarını ölçen pnomatik aletler, otomatik kontrol sistemleri...
Tüm bunlar, 800 yüzyıl önce "Cezeri" tarafından bulunmuştu!

Özellikle metal döküm tekniğine ait bilgiler, ileri bir mühendislik seviyesini ifade etmektedir. Cezeri'nin birçok aleti yer çekimi kuvvetiyle çalışır ve bu kuvvet; düşürülen bir ağırlık, boşalan bir kaptaki şamandıra veya batan bir cisimle elde edilir. Cezeri, kullandığı makine parçalarını ve imal usullerini de en ince ayrıntılarına kadar tanımlamıştır. Büyük bir kısmı bugünkü Avrupa mühendislik terminolojisine giren makine parçaları üzerine yaptığı çalışmaların en önemlileri; konik vanalar, kapalı kum kutularında pirinç ve bakır döküm, tekerleklerin balansıdır.

Ayrıca günümüzde tüm motorlu taşıtlarda kullanılan "krank mili"nin mucidi de gene El-Cezeri El-Kurdî’dir.

Cezeri'nin mühendislik harikaları olan kâğıttan maketlerinin yapılması, su akıtan savakların ayar edilmesi, çarpılmayı en aza indirmek için ahşabın tabakalar halinde kullanılması, gerçek anlamda emme borusunun kullanılması, suyunu belli bir zaman aralığı ile boşaltan kaplar ve daire sektörü dişliler… Bunların büyük bir kısmının yüzyıllar sonra Avrupa'da adeta yeniden keşfedildiği, bilinen tarihi bir gerçektir. Mesela, kapalı kum kutuları ile döküm, Avrupa'da 1500 yıllarında başlamıştır. Konik vanalardan ilk söz eden Leonardo da Vinci'dir. Su saatinde seviye kontrol cihazına benzer ve buhar kazanlarında kullanılacak bir aletin patenti, İngiltere'de 1784 yılında alınmıştır. Cezeri'nin makinelerinden sadece biri bile, su çarkı ile işleyen tulumba, modern mühendisliğin gelişmesine doğrudan doğruya katkıda bulunmuştur. Bu makine; a) Çift etki ilkesinin uygulanması, b) Dönme hareketinin ileri-geri hareketle çevrilmesi, c) Emme borusunun bilinen ilk kullanılışı olmasından dolayı çok önemlidir. Dolayısıyla, buhar makinesinin ve emme- basma tulumbanın ilk örneği sayılabilir. Söz konusu makinede, akan suyun çevirdiği çark, düşey düzlemde bir dişliyi, bu dişli de yatay düzlemdeki diğer bir dişliyi döndürmektedir. Yatay dişlinin çevresine yakın bir yerde düşey bir pim bulunmaktadır. Bu pime ortası yarık ve diğer ucu yine bir pimle sabitleştirilmiş bir çubuk geçirilmiş ve bu çubuğa da tulumbaların piston kolları bağlanmıştır. Yatay diş dönünce yarık çubuk açısal bir hareket yapmakta, piston kolları da ileri-geri gidip gelerek tulumbaları çalıştırmaktadır.

Bununla beraber sadece suyun kaldırma ve basınç gücünü kullanarak, tamamen yeni bir teknik ve sistem kurmuş, çok yönlü otomatik hareketler elde edebilmiştir. Kurmuş olduğu otomatik sistemlerde ses (kuş, davul, zurna, ıslık vs) ya da çığlık çıkması gerektiği anda bu sesleri de sağlayabilmiştir.

El-Cezeri El-Kurdî'nin imzasını attığı diğer bir alan ise yatay eksenli yel değirmenleridir… Yatay eksenli yel değirmenlerinin ilk olarak Hollanda, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde ortaya çıktığı sanılır. Hatta Hollanda`nın adı, yel değirmenleriyle özdeşleşmiştir. Gerçekten de rüzgâr gücü, Ortaçağ`da Endüstri Devrimi’ne kadar Avrupa`daki temel enerji kaynaklarının başında gelmekteydi. Ve bu tip yatay eksenli rüzgâr değirmenleri, Avrupa ve Amerika'da ancak 19. yüzyılın sonundan itibaren su pompalanması ve depolanmasında kullanılmaya başlanmıştır. Oysa Kürdistan'da bunlar o tarihten 700 yıl önce kullanılmaktaydı. Şüphesiz ki bu tip rüzgâr değirmenlerinin mucidi, Kürdistan'ın gururu ‘Bediuzzaman Ebu`l İz İsmail el-Rezzaz el-Cezeri el-Kurdî'dir. Kitabının beşinci bölümünde, derin olmayan bir kuyudan veya akan bir nehirden suyu yükselten aletler hakkında beş şekil vardır. Bu aletlerde, kaldırma gücü olarak yatay eksenli rüzgâr türbinlerinden yararlanılmaktadır.

Büyük su mühendisi Bediuzzaman Ebu`l İz İsmail el-Rezzaz el-Cezeri el-Kurdî'nin yaptıkları bunlarla da sınırlı değil.

O, Kürdistan'ın farklı şehirlerinde de izini bırakmıştır. Mesela Onun Hasankeyf'te öğretim görevliliği ile mühendislik yaptığı ve Hasankeyf'teki muazzam su sisteminin onun tarafından yapıldığı kaynaklarda belirtilir. Hasankeyf'te öylesine çok iz bırakmıştır ki Hasankeyfliler onun Hasankeyfli olduğunu dahi ileri sürerler. Zaten Hasankeyf'teki su sisteminin muhteşemliği bile onun ne kadar büyük bir Su Mühendisi olduğunun bir kanıtıdır.

Diğer yandan "Cizre Ejderleri" de onun başka bir eseridir. Meşhur Cizre Ejderleri, El-Cezeri El-Kurdî tarafından XII. yüzyılda kazıma tekniği ile tunçtan Cizre Ulu Camii iç kapısının tokmakları olarak yapılmıştır. Sfenks ejderler; badem gözlü, sivri kulaklı, kanatlı yaratıklara benzetilmiş ve birbirlerinin kanatlarını ısırır şekilde yapılmışlardır. Gövdeleri yılan derisine benzetilmiştir. Ejderlerden biri Dicle, diğeri Fırat Nehri’ni, ortadaki aslan başı Cizre insanını, alt bölümdeki kartallar ise savaş gücünü simgeler. Cizre Ejderleri Ulu Camii kapısında kapı tokmağı şeklinde sağlı ve sollu olmak üzere iki adet iken, Ejderlerden bir tanesi 1969 yılında Danimarka'ya kaçırılmış olup diğeri ise "İstanbul Türk İslam Eserleri" Müzesi’nde sergilenmektedir.

Fizikçi ve Mekanikçi Bediuzzaman El-Cezeri El-Kurdî'nin diğer bir eseri de Amed Ulu Camii’nin ünlü Güneş Saati’dir. Evet, Amed'in ünlü Ulu Camii’nin bahçesindeki meşhur taş saat, onun bize bıraktığı manidar bir hatıradır.

El-Cezeri el-Kurdî'nin TÜRBESİ:

Cizre'ye gidenler bilirler... Hz. Nuh Camii’nde Hz. Nuh'un türbesinin tam karşısında, oldukça mütevazi bir türbe vardır. Üzerinde "İsmail Ebul-İz El-Cezeri (1153-1232)" başlığı altında kısa bir açıklama bulunur. Hemen ilerisinde Hz. Nuh'un türbesi, caminin ilerisinde ise büyük bir medrese olan ve çağlar boyunca bünyesinden Melayê Cizirî, Ehmedê Xanî, Feqiyê Teyran gibi büyük âlimleri çıkaran Medresa Sor bulunmaktadır. Zaten büyük âlim Melayê Cizirî'nin türbesi de Medresa Sor'un içindedir.

Çoğu insan, Hz. Nuh'un türbesini ziyarete geldiğinde El-Cezeri'nin de türbesinin önünden geçerken bir Fatiha okurlar. Fakat ne acıdır ki birçok insan bir Fatiha okuyup geçtikleri bu insanın, bu kadar önemli bir insan olabileceğini tahmin bile edemezler.

Esasında halk olarak aramızdan çıkan ve birçok toplumun gıptayla baktığı bu insanlara karşı oldukça büyük bir duyarsızlığımız var. Aramızda yüzyıllar boyunca etkisini hissettirmiş ve yaptıkları kendi alanlarında bir devrim olarak nitelendirilebilecek birçok insan var. Bizler ise bırakın bunlara sahip çıkmayı, onları tanımıyoruz bile. Eğer biz sahip çıkmazsak ve biz gereken değeri vermezsek nasıl olur da başkasından -özellikle de sömürge güçlerden- bunu bekleriz. Bu durum, kökeninde ne olursa olsun, toplum olarak ciddi bir eksikliğimizdir. Buna en iyi örnek El-Cezeri El-Kurdî değil midir?



29 Mayıs 2014 Perşembe

GÜNÜMÜZDE AŞK (Bir Öğrenme Süreci)

GÜNÜMÜZDE AŞK
(Bir Öğrenme Süreci)


Herrad Schenk
1933 yılı Almanya'da evlilik konusunda kritik bir tartışmanın başladığı dönemin ilk yılıdır. Aile yapısı içinde barınmakta olan tutucu düşünceler nasyonal sosyalizmle güçlü bir desteğe kavuşuyordu: Nazizm de Katolik Kilisesi gibi "evlilik, cinsellik ve neslin üreme olgusu" arasında birbirinden ayrı tutulamayan bağların öyle olduğu gibi kalmasından yanaydı ve "çürütüp kokuşturucu" bireyselleşme sürecine böyle dur denmeliydi. Ancak çok sonraları, altmışlı yıllarda ve yetmişli yıllar sırasındadır ki yüzyılımızın başlarındaki evlilik tartışmalarını hatırlatan fikirler yeniden alevlendi. Yeni tartışmaları başlatan ateş "Aşk Evliliği" ateşine dönüştü ve 1980'li yıllarda bu ideal evlilik başka bir renge büründü: Öğrenme Süreci Olarak Yaşama Ortaklığı.
İkinci Dünya Savaşı birincisinden farklıydı, şöyle ki birincisinde olduğu gibi cinsel ahlâkta sürekli bir gevşeme ama bu, savaş yaşantısı ve yabancılaşma yüzünden dağılmaya yüz tutmuş ailelerle ilgiliydi, 1950'lerde bu durum kısa süren bir görüngüydü. Derken boşanma sayısı sonra birdenbire düşüverdi, ancak yavaş yavaş yükselerek 1950'lerin durumu 1970'li yıllarda yeniden yaşandı. Ne var ki aile sosyolojisiyle ilgili incelemelerden görüldüğü üzere, evlilik ve aile kurumlarında artık şaşırtıcı bir kararlılık (Stabilik) yaşanıyor Almanya'da. "Aile yaşamının durumları, kararlılık ve kararsızlık açısından bakılarak gözlemlenecek ve değerlendirecek olursa şu açıkça fark edilir ki, ağır sosyal koşullar, hangi türden olursa olsun sosyal sıkıntılar, ne aile dayanışmasını ne de aile yaşamını -ortalama ölçekte de olsa- artık hiçbir zaman zayıflatıyor değil... Tam tersine güçlendiriyor bu dayanışmayı. Daha önceden evliliği tehlikeye sokan kişisel gerilimler ya da evli çiftin ve çocukların birlikteliğinde yaşanan kayıtsızlık yerine daha sıcak ve güçlü bir birlikte yaşama duygusuna bırakmaktadır" şeklinde bir kanıya yarıyor Helmut Schelsky (1953). Almanya'da devlet düzeni ekonomik düzenin çöküşü, ideolojinin iflası, ülke dışına kaçış ve sürgünler, ölümler ve sosyal köklerden kopuşlar insanların kaderini ve halkın güncel yaşamını 1914-18 savaşından çok daha derin boyutlarda etkiledi. Bu yoğun sarsıntıdır ki belki evlilikteki yaşam durumlarına "kararlılık" kazandıran faktör! Çünkü pek çok insanın o dönemde aile'yi sosyal ilişkilerin bozguna uğramadığı son kale, güvenilir biricik destek olarak gördü. Savaş sonrası darlık ve sıkıntıların ilk yıllarında olduğu gibi yeniden kalkınmanın ve iktisadi mucizenin gerçekleştiği dönemde evlilik birçokları için muhtemeldir ki eskilerin şu "çıkar evliliği" dedikleri birlikteliği andırıyordu: Evlenen çiftler kendilerini her şeyden önce çalışma ortakları olarak kabul ediyor, aileyi bir dayanışma birliği sayıyorlardı. Çiftlerin her biri kendi işinden, kendi rolünden sorumluydu, "sabanı çamurun içinden çekip çıkarmak" için birlikte yorucu bir çalışma gerekti. Gerekli olan şeyleri sağlamak, örgütlemek, yuvayı kuruncaya kadar el ele vermek... nedir ki geri planında emeğin egemen olduğu bu hayat tablosunun üzerinde Katolik Demokrat Parti'nin (CDU) koyu tutucu aile politikası esiyor Almanya'da. Bu, evlilik kurumunun ve ailenin korunmasına yönelik bir politikadır, örneğin Aile Sorunları Bakanı Würmeling 1953'te "Boşanmanın kolaylaştırılması, devletin ve toplumun ayakta kalması bakımından ailede köklenen temelleri tehdit eder" diye konuşmakta ve böylece çoğunluğun sesine tercüman olduğuna inanmaktadır.
Bu savaş dönemi ve savaş sonrası evliliklerinin içine düştüğü ruhsal sıkıntılar ancak çok sonra 968 kuşağının kendi ana-babalarına yönelttikleri suçlamalarda yansır. Savaş ve savaş sonrası yıllarda doğanların pek çoğu ana-babalarının yaptıkları evlilikleri, dışardan kararlı (dengeli) gözükmesine rağmen içten içe kof bir kurum olarak algıladılar, boğucu buldular. Ayrıca 60'lı yıllarda bir problem durumuna gelen erken evlilikleri de kısmen de olsa genç insanların bir an önce ana-baba evinden kopma eğilimlerine bağlamak gerekir. Kendi başlarına yapmaya karar verdikleri ve kendilerinden önceki uşakların daha rahat edeceklerini umdukları bir evlilik onların gruplar halinde veya aynı konutu paylaşarak yalnız yaşamak gibi alternatif yaşam biçimleri o zamanlar henüz yoktu.
Nedir ki 60'lı yılların ortalarına doğru "cinsellik dalgası" denen bir akım İskandinavya'dan kopup Almanya ve Orta-Avrupa'ya girdi. Ingmar Bergman'ın 1963'te İsveç sinemalarında gösterilen filmi "Sessizlik" bir yıl geçmeden bütün Batı-Alman kamuoyunu derinden sarstı. Birkaç yıl sonra da Oswald Kolle'nın cinsellik konusundaki aydınlatıcı filmleri piyasayı kapladı. "Eşiniz, bilinmeyen yaratık" (1969) ve "Kocanız, bilinmeyen erkek" (1970) gibi filmler büyük seyirci kitlesi topluyor, cinselliğin karanlıkta kalmış kesimlerini perdede keşfetmeye çıkan insan yığınlarını kendine çekiyordu. Buna paralel olarak altmışlı yılların ortalarına doğru "doğum kontrol hapları"nın zafer yürüyüşü başladı Orta-Avrupa'da. Aslında bu haplar A.B.D.'de kadının doğurganlığıyla ilgili araştırmalarda Katolik bir doğum uzmanı tarafından bir yan ürün olarak rastlantı sonucu icat edilivermişti. Yumurtlamayı önleyen bu hormonlu ürünler 1996'da Dünya Sağlık Örgütü (WHO)'nün bir uzmanlar komitesi tarafından "sağlığa zararsız" bulundu, ama Almanya'da hekimlerin bir bölümü bu hapları uzun bir süre salık vermekten çekindi. 1965'te 400 hekimin imzaladığı "Ulm Muhtırası" söz konusu hormonlu hapları "doğanın yaratıcı gücüne müdahale ettiği" gerekçesiyle kınıyordu. Hapların yaygınlaşmasıyla bir grup seks dalgasının patlak vereceğinden çekiniliyordu. Bir yanda cinsellik dalgası, öte yanda kontrol hapları ikisi de aynı zamana rastgelmişti ve haplar, cinsellik ahlâkının liberalleşmesinde, özellikle evlilik-öncesi cinsel ilişkilerin serbestleşmesinde uzun süre etkili oldular. Ne var ki işler çığırından çıkacak düzeye hiçbir zaman gelmedi.
Cinsellik dalgasının ortaya çıkmasıyla birlikte Orta-Avrupa insanının cinsellik karşısındaki tutumunu daha sonraki yıllarda belirleyecek olan iki ayrı gelişme baş gösterdi. Birincisi - Van de Valdes geleneğine uyarak- cinsellik alanında geniş bir bilimsel literatür ortaya çıktı. Özellikle A.B.D.'de anketler ve ampirik araştırmalar yapıldı, bunların sonuçları birçok raporlar halinde piyasaya sunuldu: 1948 ve 1953'de A.B.D.'de yayınlanan Kinsey raporları 1954 yılından başlayarak bütün dillere çevrilecekti. Yıllar boyunca gitgide daha büyük sayılara ulaştı bu yayınlar, bu arada Gieses ve Schmidt'in Öğrencilerde Cinsellik (1968) Masters ve Johnson'un Cinsel Reaksiyon (1967) Evliliğin Zevki (1976) ve Hite-Raporu (1977) korkunç baskılara ulaştı. Özellikle Hite-Raporu kadın cinselliği konusunda yoğunlaşıyordu.
Dönemin ikinci büyük gelişmesi, cinselliği aydınlatan bu literatürle sıkı sıkıya bir çıkar ilişkisi olan bir akımdı, yani Seks, Erotik ve Pornografinin ticarileştirilmesi. İsveç filmi diye kısaca anılan filmlerin yarattığı dalga altmışlı yılların ikinci yarısında bütün Orta-Avrupa'yı bir sel gibi istila etti. Aralarında ciddi denebilecek olanları da dahil pek çok magazin dergisi kapak sayfalarını çıplak, yarı çıplak kadın fotoğraflarıyla doldurmaya başladılar. Seks ve pornografi gitgide reklamların ana öğesi haline geliyordu, hemen hemen her konuda böyleydi. Bunun yanında Sex-Shop denilen dükkanlar, yalnızca seks filmi gösteren sinemalar yerden mantar gibi bitiyordu.
Meta haline getirilmiş cinsellikteki bu patlama, insan insana ilişkilerden koparılarak alışveriş konusu durumuna getirilen bir cinselliğin teknik yönlerine duyulan ilgi, kısacası insanın kendine yabancılaşması bugün hâlâ sürüyor, özellikle bu yabancılaşmanın dinsel baskılarla, dolayısıyla sahte bir ahlakçılıkla yaşandığı ülkelerde, yobazlığın siyasal ahlâka harç edildiği ülkelerde... Görsel basın bu yabancılaşmayı kullanarak kendi ülkesindeki kadınların öncelikle sömürülmesine önayak oluyor: Uygarlaşmanın utanç duvarı. Çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu pek çok insan cinsel ahlâktaki yumuşamaya rağmen cinsel ihtiyaçlarını kişisel ilişkiler çerçevesinde çözüme ulaştıracak durumda değiller, Bunu belki de bu ilişkilerin gerektirdiği ölçüde bir ruhsal uzlaşma sağlamaya hazır ya da yatkın ölçüde olamadıkları için yapamıyorlar. Yüzyılın başlarında fuhuşun daha hoşgörülü bir cinsel ahlâk sayesinde ortadan kaldırılabileceğine inanan cinsel reformcu aydınların eskiden beri düşledikleri fikirler de böylece suya düşüyordu.
Altmışlı yılların ikinci yarısında öğrenci hareketleri sırasında burjuva evliliğine karşı yeni bir eleştiri dönemi başlatılınca Cinsellik Dalgası da iyice hızını aldı. Evliliğe yöneltilen eleştirilerin arka planındaki teorik düşünce kısmen de olsa ilginçti, ki otuzlu yıllardan kaynaklanıyor, hatta 1920'lerin deneyim ve tartışma ortamına dayanıyordu. Ama Aydınlar kesimi bu gerçekleri Almanya'da ancak otuzlu yıllarda algılıyordu. Örneğin "Baskıcı Cinsel Ahlâkın Sökün Edişi" (1932) ve "Cinsel Devrim" (1936) adlı eserleriyle Wilhelm Reich ya da "Otorite ve Aile" (1936) ile Max Horkheimer.
1933'te (Hitler'in resmen iktidara gelişiyle - y.ö.) Almanya Komünist Partisi'nden ve 1934'te de Uluslararası Psikanalizciler Birliği'nden atılan Marksist psikanalizci Wilhelm Reich öğrenci hareketinin klâsik önderi haline geldi. Öğrenciler onun çok yönlü eserinin bir bölümünden, özellikle Reich'in kendisinin de eleştirel bir tavır aldığı bölümlerinden hareketle yola çıkıyorlardı. 1930'da W. Reich Almanya Komünist Partisi (KPD) içindeki çalışmaları çerçevesinde Berlin'de Cinselliğin Ekonomisi ve Politikası ile, kısacası Seks-pol diye adlandırılan Cinsel Politika ile uğraşmıştı. Ne demekti Cinsel Politika? Bu, bir yanda Marks'ın öte yanda Freud'un (Psikoanalizin) getirdiği çıkış noktalarını bağdaştırma denemesiydi ve W. Reich'in işçi kesimindeki genç insanların gebelikten korunma, hamileliği önleme ve benzeri konularda danışmak ve yardımlaşmak için başvurduğu cinsel danışma merkezlerinde pratik hekim olarak çalışırken edindiği tedavi deneyimlerinden doğmuştu.
Reich, kapitalist toplumdaki baskı mekanizmalarının bireylere cinsel ihtiyaçlarını bastırma ya da bastırmaya zorlama şeklinde yansıdığı kanısındaydı (1). O ilkel toplumlarda cinsel yaşamın istek-isteksizlik (Lust-Uhlust) ilkesine göre değerlendirildiğini kurguluyordu. Ancak ekonomik ve siyasal güç toplumda belli bir sınıfın elinde yoğunlaştığı zaman bu sınıf, kendi egemenliğine sosyal alanda da dayanak sağlamak için artık "baskıcı bir ahlak" üretmeye başlamakta, bu ahlâk söz konusu toplumun içine daha eğitilme döneminde sindirilmekte ve her kuşak kendi içine sinen bu baskıyı kendi çocuklarına da uygulamaktadır (2). "Cinselliği bastırma" ya da geriye itme "eksiksiz üretkenlik" safhasını, orgazmdan haz veya zevk duyma yeteneğini bastırmak demektir, suçluluk, kabahat işleme bilinci ve cinsel korku yaratmaktadır. Cinselliğin bastırılması ve kapitalist toplum düzeni yanyana yürürler, birbirlerine destek verirler. Cinselliği bastırıcı, haz düşmanı, cinselliği yadırgayıcı eğitim, şiddet ve otoriteye eğilimli ya da inanan insanlar yaratır ve bu insanlar kendilerine yabancılaşmış işleri yapmaya hazırdırlar, toplumda mevcut üretim ve egemenlik ilişkilerini sorgusuz sualsiz hiç eleştirmeden öylece kabullenirler. Kapitalizmin ekonomik ve toplumsal düzeni bu tür insanlarla yaşar. Cinsel baskıcılığın daha ilk çocukluk yıllarında başlayarak uygulandığı ortam burjuva toplumundaki çekirdek ailedir. Önceden cinsellikleri bastırılmış da olsa evlilikte sadakat ve de "sürekli tek-eşlilik" kurallarıyla eli kolu bağlı olsa bile ana-baba çocuklarını kendi cinsel ihtiyaçlarını bastıracak şekilde eğitmekte ve böylece birtakım burjuva erdemleri üretmektedir, örneğin başarı, disiplin, düzen, itaat.
Kadınlar ise evlilikte kocalarına ekonomik yönden bağımlı kalmaları yüzünden iki kat ezilmekte, baskı altında tutulmakta olup kendilerini dolaylı olarak koruma amacıyla, bu kez kocalarına "uyumlu-olma baskısı" uygulamakta, onlara kendilerini ve çocuklarını düşünüp amirleri, işvereni ve devlet otoritesiyle dalaşmamayı öğütlemektedir. Reich, Kapitalizmin "baskıcı evliliği"ne karşı, kendi kanısına göre, özgür bir toplumda gerçekleştirilebilecek bir model öneriyordu ki bu, "belli bir zaman için sürekli cinsel bağlantı kurmak"tı. Eksiksiz bir cinsel haz üretmeye erişerek özgürleşen insan "cinsellik ekonomisi açısından kendi kendine yön verecek" duruma da gelir. Ve "kendini yönlendirme" deneyimine dayanarak insan gerek nevrotik bir poligamiye gerekse (bir o kadar nevrotik sayılan) ömür boyu moonogamiye olan ilgi ve eğilimini yine kendiliğinden yitirecektir. Bunun yerine "doğal bir körelme ya da duyarsızlık" başgösterip çiftler birbirleri için cinsel çekiciliklerini yitirinceye kadar bir süre için monogam ilişkiler doğacaktır. Bu durumda çift birbirinden dostça kopabilir ya da kopmalıdır veya belki üçüncü bir kişiyle geçici bir ilişki sayesinde aralarındaki cinsel gerilim yeniden canlanabilir. "Her sürekli cinsel bağlantıda ana zorluk" diyor Reich, bir yanda cinsel arzunun, öte yanda da çiftlerden herhangi birinin ötekine beslediği ve zamanla artan duygusal bağların (arada bir ya da kesin olarak körelme, yani tavsamadır. "Yalnızca vicdan yüzünden sadık kalmak" uzun vadeli her ilişkiye zarar verir ve sonunda insanın eşine karşı beslediği bazı olumsuz duyguları bastırmasına yol açar, hatta bu kadarla da kalmaz, nevrotik bir rahatsızlığa iktidar bozukluklarına ve buna benzer olumsuzluklara neden olur. Cinsel arzuların körelmesini önlemeye hiçbir iyi niyet yetmediği gibi, yeni hiçbir sevişme tekniği de başa çıkamaz bununla. O bakımdan başka insanlardan kaynaklanan cinsel uyarıları bastırmaya veya içine atmaya kalkışmadan, hiç bir suçluluk duygusuna kapılmaksızın yeni ve alternatif bir ilişkiye girmek daha iyidir. W. Reich'in kendisi hayatında "birbirini izleyen monogamiler" yani birbiri ardısıra meşru veya meşru-olmayan birtakım evlilikler yapma modelini gerçekleştirdi. 24 yaşından başlayarak 60 yaşında ölünceye kadar böyle dört evlilik yaşadı. [Bundan sonraki kelime-altı-çizim'leri benimdir. Y.Ö.]
Altmışlı yılların sonuna doğru Batı Almanya'daki sol hareketler içinde toplumda cinsel bir devrim yapılmasını kapitalizme karşı mücadelenin bir aracı olarak gören siyasi örgütler vardı. Komün I ve Auss (Bağımsız ve Sosyalist Öğrenciler Eylem Merkezi) bunların en önünde geliyordu. AUSS örgütü, cinsel bakımdan olgunluğa ermiş gençlerin "doğum kontrol" haplarını serbestçe kullanabilmeleri gerektiği yolundaki isteğiyle, daha kurulur kurulmaz kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Oysa böyle bir isteğin bugün artık ne devrimci, ne de öyle toplumsal bir yankı uyandıracak yönü kalmıştır. 1966'da Berlin'de kurulan Komün I örgütü ise öyle bir gösteri sahnesine dönüştü ki devrimci cinsel ilişkiler orada etkili bir propaganda sağlayacak biçimde tiyatrolaştırılıyor, sıradan burjuva insanı bundan ya hayranlık ya da tiksinti duyabiliyordu.
Komün I, W. Reich'in "Burjuvazinin Baskıcı Evliliği"ne ve "Sürekli ya da kalıcı Monogami"ye yönelttiği eleştirileri benimsemiş, bu eleştiriyi bütün "İkili İlişkiler"e genelleştiriyordu. İkili her ilişki baskıcıydı: "Tahammül edilmez bir ilişki olarak sadece cesetler üreten ikili-ilişkinin burjuvalar gibi kuruntular içinde telef olması doğru değildir" deniyordu. Bu ilişkinin yerine programlı bir grup seks almalıydı. Bazı komüncüler daha serbest ve sorunsuz cinsel yaklaşımlardan yana idiler. Hiçbir yakınlaşma baskıcı eğitimin aşılmasında fazla bir çabaya ihtiyaç göstermemeliydi. Bir süre Komün 1'de yaşayan ve sonradan bu çevreden ayrılıp terörist olan Bommi Baumann şöyle konuşuyor: "Bizde (işçi ortamını kast ediyor) durum zaten çok basitti. Bir gün bir nişanlınla yatarsın, ertesi gün başka. Aslında nişanlanacak birini hep bulursun. O zaman peşine o kadar çok kız düşer ki öyle bir şey (ikili ilişkiyi kastediyor) zaten hiç başına gelmez. Saçların uzun olur da herhangi bir yere gidersen orada bir sürü kız üstüne üşüşüyor, özellikle fabrika kızları. İlişki çekmecesi'ne (piyangosu'na) [kız veya erkeğin, el altındaki ilişkilerden herhangi birini içinden istediği zaman piyango gibi çekip alacağı çekmece, anlamında - y.ö.] hiç ilgi duymadım, bu burjuvaların işiydi". Bommi Bauman, komündeki öğrenci arkadaşlarını hep "ruhsal dram" ve "sürekli aşk maceraları" yaratmakla suçluyor: "Bu tipler boyuna bir şeylere takılıp orada kalıyorlardı, ilişkiye girmeden hep bir hak talep eder gibiydiler, o yüzden nişanlıları da pek olmadı". Komün I içinde kadından çok erkek, hatta sadece bir tek kadın olması belli ki hiç rastlantı değil. Ama şurası belli ki okul öğrencisi meraklı bir takım meraklı kızlar gelip gidiyordu sürekli bir bağlantıya girmeksizin.
Bommi Baumann'ın besbelli diye hiç tasalanmadan safdillikle kendinden kabullendiği grup -ya da karmaşık seks olayı komün kuramcılarınca program olarak formülleştirildi ki bu insanı aşağılayıcı çizgilerle doluydu. Kunzelmann 1967'de "Pardon" dergisine gündem olarak verdiği bir yazıda kadınların burjuva cinsel ahlâkından nasıl "kurtarıldığını" şöyle anlatıyor: "Tıpkı atların eğitildiği gibi! Önce birinin ata binmesi lâzım, sonra herkes biniyor ata. İlkin aşk ya da buna benzer bir şey söz konusu, sonra sadece zevk ve şehvet. Ortada korkunç derecede basit bir dümen var: Kızın biri adamın birine aşık ettiriliyor ve onunla yatıyor, bir süre sonra hayalleri kırılıp işi kanıksadı mı kız ötekilerinin 'şefkati'ne bırakılıyor. İş düzene girdi mi kız artık komün'ün gerçek bir üyesi sayılır". Yukarıdaki ifadelerde yatan şovenist ve cinsel kendini- beğenmişlik, yardımcı-işçi Bommi Baumann'ın komündeki orta-sınıf delikanlılarında saptadığı sıkıntının arka planında hiç de hoş olmayan bir etki yaratıyor. Programlı grup seksin genelde başarısızlığa uğradığı belli oldu. Öteki pek çok solcu gibi Komün I'den ayrılan Reimut Reiche kanaatini şöyle belirtiyordu: "Oradaki olay, sıradan ikili ilişkilerde yaşanan cinsel baskılardan daha yoğun baskıların belirdiği cinsel ilişkiler yaratma olayıdır, sadece kaderde olacak olan şey bir an önce oluyor, iki kişi çıkıp birbirini seviyor ve komünden ayrılıyorlar". R. Reich, Komün I'in burjuvazinin baskıcı cinsel ahlakını yıkma deneyini "içe dönük bir terörizm" olarak nitelemektedir.
Komün I'in -üstüne bir kılıf geçirip fiyakalı biçimde- yerleştirmek istediği cinsel ahlâk, öğrenci hareketinin ve ondan etkilenen çevrelerin daha yumuşak bir biçimde altmışlar sonu ve yetmişler başında yaymaya çalıştığı cinsel ahlâktı. O zamanlar şu ünlü slogan ortaya atılıyordu: "Kim birisiyle ilk kez yatarsa o artık kurumun malıdır". Bazı çizgileriyle bu cinsel ahlâk 1920'lerdeki erkek kadın Rus devrimcilerini anımsatıyordu. O dönemde de cinsellik, ruhsal-hijyenik bir zorunluluk olarak vurgulanırken cinselliğin insan insana ilişkilerdeki anlamı örtbas ediliyordu, duygular savuşturuluyor, romantizme kapılmak, yüreğin sıcaklığından kaynaklanan impulslar aşağılanıyordu. Öğrenci hareketlerinin ortasında geçen ve güçleşen feminist hareket'in Yeni-Sol'a yönelttiği eleştirileri dile getiren "Deriyi yüzmek" adlı romanında Verena Stefan şunları yazmaktaydı: "Cinselliği içine sokulduğu mistik havadan kurtarmak istiyoruz. Cinsellik insanın kolayına gelen bir durum olmalı, yoksa bir insanın başka biriyle karşılaştığında tırmandığı doruk noktası değil. Çünkü cinsellik birbiriyle ağırlıksız bir ortamda tanışmak için bir imkândır". Şöyle devam ediyor V. Stefan: "İlk aşkın sarhoşluğu çok gerilerde kaldı, nefretle kapandı o dönem. Bir insana artık o denli yakın olmak istemiyordum. Evliliği ise kafamdan çıkarıp atmıştım, burjuva bir şeydi". Feminist hareketin bazı dönemlerinde olduğu gibi duyguları açığa vurmak, aşktan söz etmek oldukça aşağılatıcı bir durumdu: "Birbirimizle bir yıldır dilsizler gibi hiç konuşmadan yatıp kalktıktan sonra, Samuel'in izne çıkmasından bir gün önce, söylemekte öylesine cimri davrandığım ilk itiraf çıktı ağzımdan... Dave, hoşlandığımı kendisine söylediğim zaman o kadar gülmüştü ki, Aşk dedi 'Bu çocukların hoşlandığı bir şey değil mi?' ".
"Karşı cins üzerinde hak iddia etmek" yetmişli yıların sonlarına kadar ağırlığını sürdüren bir slogandı ve ilerici orta sınıfın geniş çevreleri için bile çekiciliğini koruyordu: Bir ilişkiyi "duygu ve heyecanla zenginleştirme"ye yarıyordu. Ve bu iddia, ilişkiyi sürdürme isteği gibi gizli ya da açık bir isteğin arkasında saklanıyordu. Hiçbir sahiplenme iddiası'na sahip olmamak -kadınlardan söz eden erkeklerin gözünde- bir erdem sayılıyordu.
Yetmişli yılların ilk yarısında ortaya çıkan feminist hareket cinsellik ve aşk konusundaki kavga ve tartışmalarını sürdürdü, bu mücadeleye yeni renk ve içerikler kattı. Söz konusu içeridekilerden biri aslında öğrenci hareketlerinde de varolduğundan, cinsel baskılardan kurtulma açısından sadece erkeklerin ileri sürdüğü modelle ilgili tartışmalar başından beri ön planda yer alıyordu."Eksiksiz bir cinsel üretkenliğe ulaşmış" cinsel devrimci ahlâk denince erkeklerin anladığı şey feministler açısından "sosyalist anlamda bir düzüşme zorunluluğu" idi. Öğrenci hareketinin, burjuvazideki baskıcı evliliğe ve kalıcı monogamiye karşı getirdiği protestoyu, kadın hareketinin, "penetration"(duhul)un öncel rolüne karşı ve ataerkil düzende kadınların cinsel ve duygusal ihtiyaçlarının bastırılmasına karşı getirdiği protestolar izledi. Yalnız ticaretleştirilen seks ve cinsellik alanındaki yalandan aydınlatmacı girişimler değil, solcu erkeklerin sözde ilerici, ama aslında şovenist cinsel ahlâkı da nesne rolüne sokuyordu kadınları. Kadınları yabancılaştırma'nın boyutlarını Verena Stefan çok etkileyici biçimde açığa vurur: "Biri tutkuyla ve hayvan gibi öpüyordu, öyle ki onun dişlerinden başka bir şeyin farkında olmadım. Ben de tutkuyla ve hayvan gibi öptüm. Öbürü hafifçe dokunur gibi öpüyordu, hiç deneyimi olmayan toy biriydi, ben de acemi gibi hafifçe öpüyordum. Birisi bacaklarımı kapalı tutmamı istiyordu, ötekisi açık ve dümdüz. Daha sonraki açık tutayım istedi bacaklarımı ve ben de kapalı tuttum, ya da açık yahut da dümdüz. Bazısı bütün gece yapmak istiyordu, bazısının yapabildiği ise sadece bir kez ve her seferinde ben de ya bütün gece yaptım bu işi ya da bir kez". Altmışların sonu ve yetmişlerin başlarında Amsterdam'ın otorite düşmanı sol çevrelerinde geçen romanında Anja Maulenbelt, aşk ilişkilerinde erkek ve kadınların birbirinden farklı beklentiler içinde olduklarını şu basit formüle indirgemektedir: "Ben buna bir çeşit sözleşme diyorum. Biz bir parça sıcaklık görelim diye bunu seks ile ödüyoruz. Erkekler ise seks için sıcaklıklarını ödüyorlar".
Cinsellik ve aşk konusundaki, karşıt-cinsler arası (heteroseksüel) cinsel ikili ilişkiler alanındaki tartışmalar böylece yeni seslere büründü. Kadınların, geniş kapsamlı şu bireyselleşme sürecinde kendilerini gerçekleştirme mücadelesinin savunuculuğunu yapan kadın hareketi, Sol'un cinsel devrimci kurtuluş veya özgürleşme programını aslında erkek hegemonyasının çeşitli yüzlerinden biri olarak açığa vuruyordu. "Önceleri kadınlar, istemedikleri zaman iffet taslamak ve korkudan olacak, arzulamadıkları bir gebeliği istemeyebilirdi. Ama bugün cinsel bakımdan aydınlandılar, üstelik kontrol hapları var ellerinde". Kadın ile erkek arasında gerçek bir aşk - Alice Schwarzer'in "Ufacık Farklılık ve Sonuçları (1975) adlı kitabının ana konusu buydu- ataerkil bir toplumda mümkün olamazdı. Çünkü her erkek-kadın ilişkisi bir hegemonya "ilişkisiydi. Bu hegemonya sadece kadının evlilikte düştüğü ekonomik bağımlılık durumundan değil, evlilik kurumuyla sıkı sıkıya bağıntılı olan "karşıt cinsler arası baskıcı cinsel tutumdan kaynaklanıyor. Ataerkil toplumda erkekler kadınlara, erkeklerin ihtiyaçlarıyla belirlenen cinselliği (ki bu, "vajinal orgazm" mitosundan ve "duhul"dan kaynaklanıyor) kabul ettirilebiliyor ve zorluyor çünkü karşıt-cinsler arası baskıcı cinsellik" erkeklere şunları sağlıyor: Kadın üzerinde yaratılan seks tekeli, bunun yanında duygusal tekel (kadınların sadece erkeklere aşık olabileceği varsayımı), ayrıca sosyal tekel (kadının evlendiği veya hiç değilse bir erkekle ilişkisi olduğu zaman sosyal kabul görmesi) ve de ekonomik tekel.
Birinci nitelikte sayılan "vajinal orgazm mitosu" ile "duhul (penetration)" kuralı karşısına Alice Schwarzer ve Kadın Hareketi, "gerçek" kadın cinselliği denen bir moment çıkardılar ki buna ancak yozlaşma tehlikesine düşülmediği takdirde kadınların lezbiyen ilişkilerinde rastlamak mümkündü.
Böylece bir yandan cinsellik sorununda kendine ait olmayan bir eğilimin yerine kendine ait olmayan başka bir eğilimi koyan yeni bir program öne sürülüyordu. Öte yanda bu programın dayandığı analiz ve programın sunuluşundaki polemik, iler ki yıllarda pek çok erkeğin kadınların cinsel ihtiyaçlarının başkalık veya farklılığı konusundaki duyarlılığının -başlangıçta pek çok erkek ve kadında huzursuzluk ve huysuzlanmaya yol açmasına rağmen- artmasına neden oldu. Üstelik kadın hareketi, eşcinsel çiftlerin ve grupların karşıt-cinsten çiftlerle sosyal ve hukuksal bakımdan her yönde eş tutulması talebinde de bulunuyordu.
Öğrenci ve kadın hareketlerine egemen olan kimi düşünceler, başlangıçta öğrencilere has veya akademik, ama yine de küçük bazı seçkinci çevrelerle sınırlı kalmakla birlikte yetmişli yılların ortalarına doğru giderek yaygınlık kazandı. Özellikle orta sınıftan çiftler cinsel ahlâkın yumuşatılmasından yanaydılar. Wilhelm Reich ve öğrenci hareketinin bıraktığı izler arasında, sürekli bir monogaminin değer ve imkânlarından kuşku duyup açıkça protesto etmek adet haline gelmişti ve feminist hareket, genelde kadınlara da kendi cinsel haklarını belirleme hakkının tanınması yolunda katkıda bulunmuştu. Evlilik-öncesi cinsel ilişki kurma olaylarına da bu dönemde sıkça rastlanır oldu. Evlilik cüzdanı olmaksızın birlikte yaşayan çiftler asosyal olma havasından sıyrıldılar. Konutlarda birlikte yaşayan gruplar başlangıçta sol hücrelerin ve terörist derneklerin yakınlarına yerleşmişken bu grupsal yaşam giderek özellikle yirmi-otuz yaşlarındakilerin güncel yaşam biçimi haline geldi.
Alice Schwarzer'in "Ufacık Fark ve Sonuçları" adlı kitabının yayınlandığı 1975 yılında Batı Almanya'da Nena ve George O'Neill'in birlikte kaleme aldıkları "Açık Evlilik" adlı kitabı da piyasaya çıktı ve büyük rağbet gördü. Hemen sonra "yeni" tür monogami'nin savunmasına geçti bu yazar ikilisi. Genelde evlilik kurumuna karşı ve de "1970'lerin hareketlerinde olduğu gibi serbestçe" yaşamayı paylaşmaktan yana değillerdi. Tam tersine, "insanın sağlamca kurulmuş bir sosyal çatıya olan doğuştan gelen ihtiyacı"ndan yola çıkıyorlar ve "nikâh cüzdanın kadınla erkek arasında bir güven ilişkisinin doğması için en önemli önkoşul" olarak görüyorlardı. Ama diyorlardı "Evlilik yaşayacaksa kapalı ve sıkıcı olacak yerde, tersine açık ve serbest olmalı".
Bu postülanın ardında radikal-bireyci bir varsayım vardı. Kadın ve erkeğin, evlilikte birbirinden adamakıllı bağımsız, kendi başına ayakta duran kişilikleri olmalı, birbirlerine kendilerini kendi bildikleri gibi geliştirme hakkını tanımalılar... Yazar ikilisi, evli çiftlerden birbiriyle kaynaşma, birbirinin kişiliklerinde erime bekleyen "geleneksel evlilik ideali"ni eleştiriyorlardı. Çünkü bu ideal, çiftlerden şunu istiyordu: Pek çok şeyi birlikte yapmak, her yerde birlikte görünmek, kendi kişiliğini bir erdemmiş gibi inkâr etmek. Çünkü ilke şuydu: Sen bundan vazgeçersen ben de şu konudan vazgeçmeye hazırım. Böyle davranmakla taraflar kendi kişiliklerinin gelişmesini dondurmuş olacaklar ve aradaki ilişki de sıkıcı bir duruma dönüşecektir. "Çiftlerden herhangi birinin ötekini sahiplenmesi, feragat, sadece ve hep birlikte görünmek, katı bir rol dağılımı, mutlak sadakat, tam bir tekelcilik" gibi geleneksel ilkelerin karşısına O'Neill ikilisi arkadaşlığa dayalı "açık evlilik"in ilkelerini koydular: "Birbirinden bağımsız yaşama kişiliği geliştirme, bireysel özgürlük, rollerin esnek dağılımı, karşılıklı güven, dışarıya açılmakla ilişkiyi derinleştirme". Açık evlilik anlayışı gerçi üçüncü kişi veya kişilerle cinsel ilişkileri ille de içeriyor değil, ama bunu evliliği yıkacak bir felaket olarak saymıyor, pek âlâ mümkün diye kabulleniyor.
Nena ve George O'Neill ikilisi, insanın eninde sonunda yaratılıştan monogam olarak yaratılmadığını savunuyor ve şöyle sürdürüyor savunusunu: "Cinsel sadakat geleneksel evliliğin taptığı yanlış bir puttu... Sadakat açık evlilik çerçevesinde yeni bir anlama bürünür... Evli çifti birbirine kelepçeleyen şey cinsel ve psikolojik bağımlılık değil, evlilerin birbiri karşısındaki dürüstlüğü ve birbirinin gelişmesine karşı beslenen sorumluluk duygusudur. Benliğin bütünlük ve tamlığa erişmesine ve karşılıklı saygıya duyulan sorumluluk". Ancak bazı durumlarda, açık evlilikte dışarıya dönük bir ilişkinin cinsel teması da kapsayıp kapsamayacağına karar verilebilir deniyor, hatta bunun imkânı varsa olumlu bir sonuç yaratabileceği, yoksa öteki durumlarda evli çiftin değerlendirmesine bağlı olarak ve ilişkinin asıl niteliği açısından evliliğe zarar da vereceği düşünülüyor. Her ne olursa olsun açıklık, bu tür kaçamakların doğru dürüst değerlendirilebilmesi bakımından çok önemli bir rol oynuyor.
O'Neill ikilisinin Açık Evlilik tezlerini dayandırdıkları ilkelerin bazıları Arkadaşça Evlilik anlayışı konusunda Ben Lindsey'in daha 1929'larda belirttiği düşüncelere denk düşüyordu. Gerek O'Neill'lerin Açık Evlilik modelinde gerekse Ben Lindsey'in Arkadaşça Evlilik modelinde olsun cinsel sadakatsizlik ille de olumsuz sayılmıyor, her iki modelde de ağırlık "evlilik içinde iletişim'in açık tutulması"na veriliyordu. Açık Evlilik, orta sınıfta artık pek geç sayılmasa bile genelde genç olan pek çok liberal aydın çift için bir ideal olup çıktı. Kontrol hapları, evlilik öncesi cinsel ilişkilerin rizikosunu azalttığı gibi, gebe kalma tehlikesinden koruyor, evlilik dışında birden fazla ilişki kurmaya, "kaçamak" yapmaya da imkânlar veriyordu. Asıl ilişki ile yan ilişkiler arasında ip oynatmak ya da hangi ilişkide başarılı olunuyorsa o tarafı yeğlemek Swinging Seventies (1970'lerin sallantılı yılları)'in en gözde konusu haline geldi. Bir kaçamağı gizlemeye kalkışmak, çiftlerden birinin ötekisi üzerinde "sahiplenme iddiası"nı açığa vuran kıskançlık tutumu kadar "yasaklayıcı"ve dar-kafalı bir tutum sayılıyordu. Bu cinsel ahlâk kimi yönleriyle I. Dünya Savaşı öncesindeki "erotik akım" dönemini anımsatıyordu, ne var ki şimdi artık çok daha geniş çevreleri etkiliyordu bu akım. Cinsel ilişkileri "doyuncaya kadar yaşamak", yaşama duygusunun güçlendirilmesi, bir gelişme şansı olarak görülüyordu. Erotik ve cinsel duygusallık hayatın başlı başına değeri olan yönleriydi. Evliliğin dışına çıkan "yan ilişkiler" genelde bütünden kopuk, sadece cinsel olan ilişkiler sayılmazdı. Bunlar daha çok dostça kişisel birtakım ilişkilerin içinde sayılmalıydı. Bu düşünceler ne olursa olsun Açık evlilik kapsamının içine giriyordu. İşte böylece "çekmecedeki yedek ilişkiler"in sayısı giderek çoğaldı. Pek çok kadın ve erkek, kendilerini ruhsal olarak hazır olmadıkları bir hoşgörüye zorlayarak ya da kendilerine böyle bir hoşgörü vahmederek altından kalkamayacakları durumlara sürüklediler kendilerini. Pek çok çift belli bir deneme safhasından sonra eski sadakat kurallarına geri döndü, bazıları da yeniden o kaçamaklara sığındı. Başka bir sürü çift de böylece düşünülen bunalımı aşamayıp ayrıldılar. Durum öyle görünüyor ki Açık Evlilik yanlısı kadın ve erkeklerin büyük bir bölümü bu tür evlilikte yatan mesajın yalnız şu yönüne ve de tutkuyla sarılmışlardı: Evlilikte hiç kimse karşısındakinden bir şey saklamamalı, herkes kendini bildiği gibi geliştirebilmelidir. Ne var ki mesajın öbür yönüne aldırış eden pek az vardı, çünkü açık evlilikte neyin bağışlanabilir neyin bağışlanamaz olduğunu kestirmek için daima aradaki ilişkinin durumuna bakmak gerekiyordu (3).
Ingmar Bergman'ın "Evlilik Sahneleri" adlı filmi Batı Almanya'da 1975 yılında gösterime sunuldu. O tarihten iki yıl önce İsveç televizyonu filmi beş akşam ardarda gösterdiği zaman sokakların dünya futbol şampiyonası günlerinde olduğu gibi bomboş kaldığı görüldü. Besbelli ki binlerce çift Almanya'da olduğu gibi İsveç'te kendi deneyimlerinin bu filmde hemen hemen aynen yansıtıldığını gördüler. Film orta sınıftaki evliliklerin uğradığı başarısızlığı sergiliyordu: Johan ve Marianne aslında ideal bir çifttiler, halleri vakitleri yerindeydi, ikisi de akademik ortamda çalışıyordu, genç kız döneminde olan yeni yetme iki kızları vardı. Johan'ın başka bir yaşam özlemi, yeni bir başlangıç yapma isteği yüzünden başka bir kadınla ilişki kurması evliliğin yıkılmasına yol açmaktadır. Karısı Marianne ise, bir şeyi öyle düzenli ve uyum içinde, öyle kusursuz biçimde yürüdüğü için olacak, can sıkıntısından bitip tükenmektedir. Johan evini bırakıp yeni ilişkisi Paula ile çıkıp gitmezden önce, karısı Mariane'ye bu ilişkiden açıkça söz eder. İşte bu yıkıcı konuşmada, şimdiye kadar ki evlilik ilişkisine karşı gösterilen dehşet verici duyarsızlık yetmişli yılların stiline tamamıyla denk düşüyor... Ancak ertesi yılların insanı içinden çökerten ve acılı tartışmaları sırasında Johan ve Marianne birbirlerine sevimli gelmeye, birbirlerinden kaygı duymaya başlarlar. Yıllar sonra her biri bir başkasıyla evlendiğinde artık birbirleriyle öylesine dost ve yakındırlar ki aralarında "âşıkane" konuşmalar geçer. Film'de "tevekkül" rüzgarları eser, esas havası "çaresizlik"tir. ne denli iyi olursa olsun hiçbir evlilik bu kadere karşı hazırlıklı ve bilenmiş değildir. "Filmle ille de bir tezi savunduğu iddiası yakıştırılmak isteniyorsa Evlilik Sahneleri filmindeki tez şudur: Evlilik imkânsız bir şeydir. Kendi deneyimleriyle... dürüstçe hareket eden biri, Bergman filmindeki çiftin ilk iki seansta kusursuzca yarattığı sanatı -yani sorunları halının altına süpürüp atma sanatını- beceririm diye evliliği bu yüzden mümkün olabileceğini hemen keşfeder sanki".
Yetmişli yıllarda pek çok çift "halının altına" mümkün olduğunca pislik süpürmeyi denedi. Evlilikteki tartışmalar daima önemli sayıldı ve kavga etmek deniliyordu, çiftleri birbirine bağlar. Bir yandan da evlilik ve ikili ilişkiler konusundaki psikolojik literatür sanki altın çağını yaşıyordu. Üstelik ruhbilimci bu eğilim bugün de sürüyor. Tedavici eğilimlerin patlak vermesi de aynı zamanlara rastlar. Orta sınıfın yaşadığı çevrelerde tedavi amaçlı yardıma başvurmak yalnız zorunlu durumlarda âdet değildi, tek tük bazı kişiler bir deneyim yaşamak ve kendi durumuna bir anlam aramak, yaşama duygusu içinde derinlemesine bir gezinti aramak, yaşama duygusu içinde derinlemesine bir gezinti yapmak amacıyla da istiyorlardı bu tedaviyi. İnsanların çoğu tedavi önerilerinden birey olarak yalnız kendileri için yararlanıyor, ama evlilik danışma bürolarına çiftlerin ve ailelerin tedavi talepleri de çoğalmış bulunuyor ve buralara başvurmak artık aşağılayıcı bir durum olmaktan çıktı, hatta başvuranlar arasında evlenmemiş çiftler bile var. ikili yaşam konusunda danışmanlık ve öğüt sağlayan literatürde artık evli ve evlenmemiş olarak yaşayan gruplar arasında pek fark gözetilmiyor.
1890 yılında Almanya'da yayınlandığından kısa süre sonra uzun bir zaman bestseller listesinden düşmeyen bir kitap çıktı. 1956 yılından beri hiç basılmamış olan bu kitap Erich 'undu ve Sevme Sanatı adını taşıyordu. Gerçi kitap daha adıyla bile satışlardaki başarısına katkıda bulunuyordu, ama yaşanan döneme yeni bir hava getiriyordu: Aşkın öğrenilmesi gerekir... Fromm, batılı insanın sevme yeteneğindeki çöküntüyü eleştiriyordu. Her malı ve insanı yalnız mübadele değeriyle ölçer kapitalist toplumda yaygın bir yanılgı, yani "sevgi de satın alınabilir" yanılgısı hakim diyordu Fromm ve bu yüzden sevgiyi bir tüketim metası gibi tüketmek de mümkündü. "Sevgi" diyor Fromm "insanın yalnız bırakılmışlığından, meta yerine konulup birbirinden koparılmışlığından, içine tıkıldığı günümüz hapishanesinden kurtulma deneyidir". Bu durumda Aşk insan için biricik şanstır, çünkü öteki deneyleri insanın... seks, uyuşturucular, düzenden yana davranışlar... çevresiyle ancak bir süre için bir ve bütünleştiği hayalini yaratır insanda. Sevme yeteneğini, "sevme sanatı"nı öğrenmek insanın olgunluğa erişmesi gibi bir şeydir, bireyselleşmesinin en yüce basamaklarına, insanın kendi özüne ulaşması demektir. Başka biri için gerçek aşkı duyabilen kimse kendini kabul edebilmiş, kendisiyle uyum halinde biridir. "Çünkü aşkın izlediği ilke, sevildiğim için seviyorum ilkesidir. Olgun aşkın ilkesi ise şudur: Sevdiğim için seviliyorum. Oysa ilkel aşkta temel olan ilke, seni sana ihtiyacım olduğu için seviyorum, ilkesidir". Olgun aşk, çiftin simbotik (taraflardan birinin ya da her ikisinin birbirine asalak) biçimde birleşmesi ya da kaynaşması değildir; tam tersine taraflardan her birinin kendi bütünlüğünün ve bireyselliğinin korunageldiği bir birleşmedir. Aşkı veya sevgiyi öğrenmek demek, kendini burada ve şimdi (şu anda) yaşadığına konsantre edebilmek, dinç kalabildiğini aklının ve canının ruhuyla sezmek demektir ki bu "yoğun ve uyanık bir bilinçlilik gerektirir ve de dinamik bir canlılık, yani hayatın dolu dolu yaşanabilirliğini". Ve şunu da ekliyor Fromm: "Aşk ancak, kendi varoluşlarının ortasında fışkıran iki insanın birbirlerine kaynadıkları zaman doğar, yani her biri kendini kendi kaynağından taşarak yaşadığı zaman... Böylesine yaşanıp duyulan aşk sürekli bir meydan okumadır, yoksa dinlence değil. Aşk demek sürekli hareket etmek, açılıp gelişmek, birlikte çaba göstermektir".
Erich Fromm'un yazdığı denemenin otuz yıl öncesine uzanan başarısı batılı insanın aşk ve evlilik karşısındaki tutumunda bir dönüm noktasını belgeliyordu. Açık Evlilik ve Yan-İlişkilerle dolu evlilikler, cinselliğin cinsellik olsun diye öne çıkarılması, bütün bunlar artık geri planda kalmaktaydı. Onun yerine romantik aşk ideali'nin yeniden doğuşu gibi bir durum yaşanıyordu. Bu yeni eğilimden bir yanda yeniden güçlenen tutucu akımlar sorumluydu ki bu akımlar Batı-Avrupa'nın birçok ülkesinde altmışlı ve yetmişli yılların ruhuna ters düşüyorlardı. Öte yanda romantizme dönük bu gelişmelerin ardında geçmiş yıllarda serbest cinsel anlayışın deneyimleriyle yaşanmış bir takım gerçekler vardı. Cinsellik konusunda, bir zamanlar yaygarası çıkarılan özgürlükler söz konusu oldukça daha temkinli davranılıyordu, hem yeterince deneyim yaşamış olan orta yaşlı kuşak böyle bir tutum içindeydi hem de önceki kuşağın deneyimlerini hep kuşkuyla karşılamış olan gençler... ne ki yeni dönemin havası öyle baştan aşağı bir restorasyon veya eskiye özlem biçiminde olmadı, yani burjuva aile ve burjuva evliliğindeki o eskimiş temellere geri dönmek istenmiyordu. Aşkın yeniden idealleştirilmesinde bu kez ilişkinin bir emek olduğu inancı da rol oynuyordu.
1920-30'lu yıllara kadar Romantik Aşk kavramı genelde evlilikle hiç bağdaşmayan duygusal bir ağırlık, yani Tutku (Passion) tarafından belirleniyordu. Daha 1939'da Denis de Rougement bu durumu sergileyerek aşkın bu tutkulu yönü karşısında uyarıyordu çiftleri, çünkü tutkunun özünde yıkıcılık vardır demek istiyordu: "Evlilikteki sadakat, tutkuyla yaratılan hayallere gizli bir kült yakıştırma, bu hayallerden esrarengiz bir yaşam coşkusu bekleme eğilimlerine yemin billah daha baştan veda etmektir". Romantik bir evlilik'e karşı uyarılarda bulunurken yazar Ricarda Huch da Tutku ile Evlilik arasında o çözümü bulunamayan çelişkilerden hareket eder. "Bu duvarlar (evlilik) tamamıyla çökecek olsa tutkunun yükselen ve orada ilk çatlaklarını açtığı dalgalar hemen geri çekilir ve sonunda kumlarda eriyip giderdi. Tutkuları tatmin edilsin diye yıkılıp geçilen bu duvarlar, sırf tutkuyu uyandırmak için yeniden inşa edilmek gerekirdi". Rougement olsun Huch olsun, evliliğin tutkulu bir aşkla ilke olarak bağdaşamazlığına ikisi de inanmamaktadır. Ne var ki Rougement evliliği tutkuların yaratacağı yıkımdan sakınmak isterken Richarda Huch, (evlilik dışı) tutkuların sönmesini istemez ve evliliğin yine de ayakta kalması gereğini savunur: "İnsanın doğasında onu güzelleştirip yücelten şeyler hep baskı, zor ve direnmekle yakından ilgilidir".
Evlilik konusundaki düşüncelerin tutkulu davranışlar karşısında böyle ikiye ayrılmasıdır ki evlilikle ilgili olup, son ikiyüz yıldır alttan alta oyulup kemirilen ve bugün gücünü yitiren eski anlayışların kalıntılarını açıkça yansıtıyor. "18. yüzyıldan beri toplum, geleneksel olarak aşkın birbirine karşıt biçimlerini yaklaştırmaya çalışıyor birbirine. Batıda gitgide öyle bir evlilik ideali doğdu ki buna göre, evli çiftler birbirini aşıklar gibi sevmeli ya da en azından aşıkmış gibi davranmalıydılar". Bizim bugünkü ideal düşüncemiz, eskilerin hiç hayal etmeyecekleri bir şey, yani aşkı sürekli bir romantizmle yaşamak. Günümüzün başarılı diye nitelenen aşk ve evlilik konulu yayınlarında romantik aşk ideali "erkekle kadın arasındaki akıl-ruhsal, duygusal ve cinsel yönden tutkulu bir yakınlaşma eğilimi olarak tanımlanıyor, ama ilişki ortağının kişiliğine büyük değer veren bir eğilim".
Temeldeki düşünceleriyle pek çok kimsenin görüşünü temsil eden bir kitap söz konusu: Amerikanca orjinalinin adı "Romantik Aşkın Psikolojisi". Almanya'da bu kitap "Bütün Bir Yaşam İçin Aşk" adıyla yayınlandı. Romantizmin savunduğu Aşk Evliliği fikrini yeniden buluyoruz orada kadın ve erkek, romantizm doğrultusunda ciddi bir çaba gösterdikleri sürece bu tür bir evliliğin sürebileceği inancı yeniden beliriyor. Aynı alandaki öteki yayınlarda olduğu gibi bu kitabın da yazarı psikolog ve evlilik sorunları uzmanı olan biri. Evlilik söz konusu olduğunda artık eskiden olduğu gibi, genelde yalnız tanrı-bilimci ve filozoflar kalem oynatmıyor, şimdilerde psikolog ve tedavi uzmanları başı çekiyor ki bu da tarih boyunca yaşanan dönüşümün belirtilerinden biri... Batıda aşk evliliği yandaşlarının ulaştığı düzey, bireyleşme süreci içinde o eski "hesap evliliği"ni tamamını ortadan kaldırıncaya kadar iki yüz yıl geçti. Ama "aşk evliliği" toplumda ancak yerleşmişti ki bireyleşme süreci bu evliliğin içinden geçip onu atlayarak ileri gider gibi görünüyordu. 1975'te Edward Shorter şöyle bir kehanette bulundu: "Çekirdek aile... kendi yerini kararsız bir çifte bırakmak üzere, sanıyorum -parçalanıyor, "evli bir ikili"ye, dramatik bir takım gerilim ve bütünleşmelere uğrayan bu ikiliye bırakıyor yerini". Söz konusu gerilim bütünleşmenin neler olabileceğini altmışlı ve yetmişli yılların sonlarındaki tartışmalar gösterdi. O yıllarda aşkın öncelikle evlilik kurumunun cenderesinden kurtarılması artık tartışılmıyor g2ibi görünüyor. tam tersine cinselliğin, duygulardan ayrı tutulması, kadının erkekten çözülmesi, bireyin onu hep sıkmakta olan bağlardan kurtarılması gibi konular tartışılır hale gelmiş görünüyordu. Erkek olsun kadın olsun "tek başına bireyin kendisi" yeni bir fenomen olarak algılanıyordu: Yalnız kendisi için yaşayan, adamakıllı autark (kendine yeterli) olup yakın ilişkilere girmeyen ya da birbiri ardından kısa süreli aşk ilişkilerine giren insan!
Tutucu sesler "bağlanma korkusu"nu ve "bağlardan kurtulma eğilimi"ni fark ediyor ve kendi gerçeğinde diretme egoizmi ve hiper-bireycilik karşısında uyarıyorlar, insanlar arasındaki mahrem ilişkilerin piyasanın yasalarına yenik düştüğü uğursuz bir gelecek tablosu çiziyorlardı. Genç ve çekici olanların hiç de o denli çekici olmayan ve her yönden zayıf olanlar pahasına "bırak gitsin" gibilerden bir takım tüketim ve umarsızlık koşullarına saptırıldığı bir gelecekti ve bu oyun, güçlüler ve şanslılar kendi koşullarına güvenip iş işten geçinceye kadar sürecekti.
Böyle bir tabloyu tek tük bir takım olaylara indirgeme eğilimi var, ama ben sanmıyorum ki bu eğilim temelde hedonist (haz ve zevk sever - y.ö.) bir tutumdan kaynaklansın! Batıda insanlar, daha çok birbirlerinden soyutlanıp sosyal gruplardan genelde pek fazla şeyler beklediklerinden yalnızlığa çekilmek eğilimindeler. Hayal kırıklıklarına uğrayıp incindikleri için ve hiç değilse bir süre yeniden hayal kırıklığına uğramak ve incitilmek istemedikleri için tercih ediyorlar yalnızlaşmayı. "Varlığını tek başına yaşama"nın -özellikle genç insanlar arasında- sürekli bir yaşam tarzı veya stili olarak yaygın bir geçiş fenomeni, yeni ve kalıcı bir bağlantıya girmeden önce ayrılmalarla dolu kısa veya uzunca vadeli bir dönem olacağa benziyor. Sürekli bir ikili ilişkiyi yaşamak veya böyle bir çift pek çok insanın ideali oluyor. İlişki arkadaşını, yani partnerini sık sık ya da çabucak değiştirmenin karşısına dikilen güçlü eğilimler var ki bunlar hem bireyin kendisine hem de ikili ilişkinin doğasında yatıyor.
İkili bir ilişkiyi sürekli kılan, genelde W. Reich'in "baskı yaratıcı" olarak nitelediği "cinsel körelme" sürecinin "sorun yaratamayacağı kadar sürekli kılan şey, evlilik kurumunun kendisine hâlâ musallat olan son kalıntıları değildir. Kurum olarak evliliği tehlikeye sokan söz konusu bireyleşme ya da bireycileşme süreci, aynı zamanda evliliği sürekli olacağı düşünülen bir ilişki olarak koruyan hem ruhsal hem sosyal bir takım mekanizmalar da yaratmıştır: Uzun zaman devam eden bir ortak yaşamda kadın ya da erkek eş birbirleri için en önemli insan haline gelirler. "Modern koşullarda çok özgül olan şey, evlilikte eşlerin kültür bakımından kendi yetişkin yaşlarında bile birbirlerini kendileri için en önemli "öteki kişi" diye tanımlamalarıdır. Böyle bir kültürel tanım doğal olarak burjuva ahlakındaki radikal yeniliklerden birini oluşturuyor." Gerçi geleneksel "hesap evliliği"nde de kadın erkek için önem taşıyordu, erkek de kadın için: Burada ancak birlikte üstesinden gelinebilen eme ya da çalışma en başta geliyordu.
Eski toplumlarda çiftler aynı ortamdan geldikleri ve aralarındaki ilişki yavaş yavaş değişen bir sosyal yapının içine oturmakta olduğu için evli çiftlerin birbirlerinin değer ve tutumları konusunda hemfikir olmaları, evlilikteki rolleri doğal bir kurum gibi kabul ediliyordu. Oysa bugün erkek ve kadın birbirlerini ilkin ilişki süreci içinde tanımak zorunda kalıyorlar. Kendileriyle ilgili düşünceleri ve dünya görüşlerini birbirlerine aktardıkları için birlikte ancak ve yalnızca kendilerinin paylaştıkları "evliliğe özel bir dünya" oluşmaktadır. "Temelli oluşturan yakınlıklardan ve bunları tamamlarcasına romantik aşkı doğuran farklılıklardan kendimize özgü bir dünya kurduk. Ben kendim ve eşimin kendisi birbirimize uyduk. Bizim ikimizin kişiliği, bizim ikimizin yaşama duygusu, bizim ikimizin bilinci birbiri içine girmeye, ilişkimiz devam ettiği sürece birlikte oturacağımız bir mekân yaratmaya başladı". Yaratılan bu yeni mekân ya da ortam, çiftin ortak kendileridir, paylaştıkları kendileridir. Ve bu ortaklık, hayatımızın öbür bölümleri olarak kişisel olanın tamamıyla dışında, sadece biçimsel ve bölük pörçük ilişkilerden oluştuğu için daha da önem taşıyor. Üstelik bu ilişkilere, kişiliğimizin sadece bir bölümü ile öteki insan kişiliklerinin de sadece bir bölümü katılıyor.
Oysa bir aşk ilişkisinin içine biz o bölünmemiş kişiliğimizi koyuyoruz ve ilişkiyi paylaştığımız insandan, kendimizin bütünsel görüntüsünü onda yansımış biçimiyle geri alıyoruz. İkili ilişki, bir insanın -şayet mutlu ise- yalnız şefkat bulduğu, kişiliğinin onaylandığını gördüğü, cinsel doyuma erdiği, sevgiyle karşılandığı bir ortam değil, aynı zamanda kendinin başka ortamlarda olabileceğinden daha çok kendisi olabildiği ve genelde yine kendisinin yarattığı bu imgenin oluşmasına ilişki eşinin, yani partnerinin de belirleyici tarzda katkıda bulunduğu bir ortamdır. "Aşk diye aranan şey, mahrem ilişkilerde aranan şey... diyor Niklas Luhmann "en başta şu olmalıdır: İnsanın kendini sunuş biçimini onaylanabilir kılması". İnsanın kendinin anlaşılmış olduğunu hissetmesi bugünkü ikili ilişkilerde en üstün tutulan değerlerden biridir ve bu, insan kendini algılarken nasıl onaylıyorsa onu da öyle olduğu gibi onaylayıp kabullenmek anlamına geliyor.
İnsan aşık olduğunda ve bu duygusu devam ettiği sürece üçüncü kişiler hep "signifikant (anlam veren) bir başka kişi" sayılıyor. Bu kişinin kendimizle ilgili olarak bize yansıttığı imge, uzun süren bir ortak yaşam boyunca oluşan ve önceden tanıdığımız görüntüye belki de şaşırtıcı yeni görüntüler, çoktandır unutulmuş imkânlar, gizli kalmış yetenek ve beceriler ilave etmektedir. Erkeği ve kadını "yabancıya yönelmeye ve gitmeye" iten faktör, cinsel ilişkide değişiklik ihtiyacından çok belki de kabına sığmazcasına gelişen bir kimlik ve yaşam duygusunun ani ve ya da geçici taşkınlığından doğan bir yaşantıya duyulan özlemdir çoğu kez.
İnsanların çoğunu durmadan yeni aşk ilişkileri peşinde koşmaktan alıkoyan temel neden onların dengeli bir kimliğe karşı duydukları ihtiyaçtır. Yeni bir aşk ilişkisi yüzünden, yaşadığım önceki birliktelikten koparsam kendime (kimliğime - y.ö.) yalnız bir şeyler kazandırmış olmuyorum, eski ilişkimle birlikte kendimden bazı bölümlerleri, eski partnerimin kişiliğiyle birlikte örülmüş olan ve onunla birlikte yoklara karışan kendi tarihimin de bir takım bölümlerini yitiriyorum.
Çevremizdeki dünya güven verici olmaktan çıktıkça, öteki bütün sosyal ilişkilerimiz günden güne güvenilebilirlik'ini yitirdikçe kararlı bir ilişkiye, güvenilir bir ortak ilişkisine o denli ihtiyaç duyuyoruz. İnsanların çoğu, çoktandır huzursuzluk duydukları bir iletişim nedeniyle, kimliklerinin gerçek görüntüsü diye, kendilerine gerisin geriye kendilerinin donuk ve çarpıtılmış bir görüntüsü yansıtıldığı zaman, yaşam -ortaklığından işte o zaman kopmak eğilimindedir. İkili ilişkiler uzmanı Jürg Willi "sadakat" diyor "eninde sonunda insanın kendine, kendi içinde tutarlı ve anlamlı bir süreç olarak kendi tarihine, geleceği hep geçmişinden kopup gelen bu tarihe duyduğu sadakattir". Eşleşen Devrim: Birlikte Gelişme Sanatı adlı kitabında J. Willi bir "İletişimsel Kimlik Edinme" modeli geliştiriyor. Bu, belki yoğun, ama kısa süreli karşılaşmalarla değil, uzunca süren bir birliktelikte-yaşam boyunca, süreli bir iletişim süreci içinde varılabilen bir kimlik kazanımıdır: "Tarafların her biri iki kişilik kimliğin doğup gelişmesine kendi sorumlulukları altında da katkıda bulunmalıdır. Birlikte gelişme, birbiriyle sürekli boğuşmaktır, birbirine karşılıklı olarak sürekli meydan okuma ve direnme demektir. Birlikte gelişme, partneri uğruna kendinden feragat veya kendini feda etmek değil birbirinin içinde eriyip kendi kimliğinden olma hiç değildir. Yin ve Yang (geleneksel Çin diyalektiğine benzer şekilde: Diyalektik, yani hiçbiri ötekisi olmadan yapamayan karşıt ikili= Birbirini dıştalayarak tamamlayan olasılık çifti - y.ö.) birbiri içinde erimezler, tam tersine birbirlerini karşıt ve karşılıklı olarak doğururlar." Jürg Willi, ikili ilişkiyi ve aileyi, kendini kendi kimliğinden yola çıkarak güden, yönlendiren, davranışlarını kendi kimliğiyle düzenleyip yön veren küçük bir sosyal sistem olarak görmektedir. Bu, kendi normlarını kendi koyabilen, kendini yenileyebilen, yeniden üretebilen ve ancak içerdeki (iletişim öğeleri arasındaki veya bütünün kendisindeki - y.ö.) iletişim Arıza'ya uğradığı, bozulduğu ve karşılaştığı Riskler (ya da müdahaleler - y.ö.) büyük boyutlara ulaştığı zaman dağılabilen bir sistemdir. (4)
Çiftin kendi arasındaki aşka dayanan bu yaşam-ortaklığı anlayışı tarihsel açıdan yenidir, şu eski "romantik aşk" kavramıyla pek ilişkisi yoktur. Şu var ki bir kurum olarak alındığında evlilik fikri'ne de pek uymuyor, çünkü bireysel irade ve değerlendirmelerden yoksun, ancak genel olarak bağlayıcı değerler, normlar ve yapılardan da yola çıkmıyor, tam tersine içinden kendine özgü bir takım yapı, norm ve değerlerin kaynaklandığı, süreç anlamındaki bir ilişkiden çıkıyor yola. Öğrenme Süreci anlamında bir Aşk ya da böyle bir sevgi oluyor bu... Eski toplumun evli çiftleri maddesel açıdan ortak bir takım ilkeler üzerinde ve birbirine, kopmazcasına bağlandı iseler bugünkü çiftlerin kendilerine maddesel olmayan ortak bir temel yaratmaları gerekiyor ki yaşamlarının görevlerini de o zaman aynı paralelde tanımlayabilirler, yani ortak bir kimliğin gelişmesi'ne katkı olarak.
NOTLAR
1 (Y.Ö.) Oysa liberal kapitalizmde cinselliğin "meta haline getirilmesi", baskı mekanizmalarınca cinselliği ve de cinsel ihtiyaçları "baskı altında tutmaktan kurtarıcı" -sözde özgürleştirici- bir rol oynuyor. Çünkü cinselliğin metalaşması insanın bireyselliğinden çok toplumsallığını ilgilendirir, ama tersine olarak insan, üzerindeki (bireysel?) cinsel baskıyı sanki kendi toplumsallığını doğrudan ilgilendirmiyor gibi hisseder. Toplumsallaşmışlıkla ilgili her imge insana kendi bireyselliğinden daima daha yabancıdır! O bakımdan kullanım değeri değil, meta üreten bir toplumda insan ihtiyaçlarını bireysel (tercihlerine göre "serbestçe tatmin ediyor" olsa bile, bunu nasıl yapıyor? Cinsel tercihlerini, bu arada "Günahın-Riskin-Ceremesi ile ölçülen bir toplumsallaşma", özellikle değer (mübadele) konusu, yani meta haline getirerek... Bireyin özgür tercihi, bir toplumsal süreç olan "mübadele sürecinin içine sürüklenmek" zorunda bırakılıyor. Söz konusu sürecin şöyle "toplumsallaştığı" ve "değer"in şöyle oluştuğu tahmin edilebilir: (1) Bireyin "cinsel ihtiyaçlarının tatminine, tatmin ilişkisine yönelik tercihler" toplumun ekonomik yapısı ile doğrudan ilgisi yok gibi gözükürken, "tatmine yönelik bu bireysel tercih" eylemi birey kategorisine özgü bir eylem olmaktan çıkıp, bakıyorsunuz birdenbire -ihtiyaçları toplum içinde karşılandığından ötürü- TOPLUM kategorisine mal oluyor. Ve (2) Bireysel tercihten muhakkak ki bir Beklenti doğuyor, bir değer, harcanan bedensel ya da ruhsal emeğin karşılığı veya günahın kefareti (ceremesi), girilen Riskin bedeli bekleniyor: Ya (bireysel düzeyde) psikosomatik ya da (toplumsallaşmış düzeyde) ekonomik bir beklenti veya ikisi birden. (Risk ve Cereme kavramları için bak: Y. Öner, Bilimlerde ve Sanatta Diyalektik, Belge Yayınları, 1990).
2 (Y.Ö.) Aşırı-dinci gruplarda tanrı buyruğu gibi gösterilen buyurucu nitelikteki bu baskıların gerisinde en başta ekonomik ve siyasal çıkarlar, dolayısıyla egemenlik kurma, örneğin islam toplumlarında Şeriatçılık eğilimleri vardır. çünkü boyun-eğdiricilik ancak çevresinde böyle ekonomik ve siyasal bir teslimiyet (İslâm) ve kölelik yarattığı ölçüde rahat eder, amaçladığı mutlak egemenliğine kavuşur.[bak. O. Çalışlar, İslamda Kadın ve Cinsellik, Afa Yayınları, 1991].
3 (Y.Ö.) Çünkü evliliğin yasal güvencesi bir yana, birlikte yaşamayı anlamlı kılacak "yan ilişkilerin bağışlabilirlik sınırlarını aşmama" ya da kişiliğin gelişmesini sağlayacak biçimde bu sınırları aşma gereği söz konusuydu.
4 (Y.Ö.) J. Willi'nin belirttiği bu karakteristikleriyle ikili ilişki, "kendini yeniden üreten ve prodeterminist anlamda diyalektik bir sistem"i andırıyor. (bak. Y. Öner, Bilimlerde ve Sanatta Diyalektik 1990, Belge Yayınları, s. 178, 174.) Yukarda söz konusu edilen "karşıt cinsten iki kişinin diyalektik sistemi"nin ömrü sınırlıdır, ancak bir insan ömrü kadardır. Ama bu iki kişilik sistemi, özel kişilerden soyutlayıp sosyal tarihin akışı içinde öyle iki kişilik bir genel sistem olarak düşünürsek, o zaman sistemin karşılaştığı riskler, artık özel (örneğin psikolojik) risklere değil, sadece sosyal risklere indirgenir olacaktır. Ve böylece karşıt cinsten iki kişilik diyalektik sistemler'in tarihinden söz etmek mümkün olur. Şu var ki böyle bir sistemin, tarihsel perspektifte "karşılaştığı riskler karşısında kendini aynen (hiç aksamadan veya olduğu gibi) yeniden-üretebilme olasılığı", kısacası sistemin asamazlık yeteneği -sosyal tarih boyunca- nasıl değişiyorsa, sistemin özgül tarihi de aynı paralelde değişecektir ki bu yöntemin, sevgi üretebilecek ikili ilişkilerin tarihsel evrimine ışık tutabilecek biricik yöntem olacağı kanısındayım.
Çeviren: Yılmaz Öner


Seksin gizli tarihi

Seksin gizli tarihi

Milyonlarca yaşındaki dünyamız yeni bir seks devriminin eşiğinde. Kendimizi bildik bileli var olan kadın ve erkek ikilemi tarihe karışıyor. İnsanlık yüzlerce yıldır bastırdığı arzularını salıvermeye çok yakın. Binlerce yıldır bastırılmış şekilde var olan seksin çok cinsiyetli yönü, tarihin gizemli derinliklerinden baş veriyor.

Hazırlayan : HANDE ÖNGÖREN


Utanacak değilim. Tanrı beni kendi suretinde yarattı" diyordu Boy George açılma albümü olan "Cheapness and Beauty?de. Üstelik bu yıllar önceydi. Peki siz gay ve lezbiyenlerin son zamanlarda mı çoğaldığını düşünüyorsunuz? "Metroseksüel erkek" kavramı dilimize yeni düştü diye kadınsı yönünün farkında olan erkeklerin ve tarzı "normal"e göre daha sert olan kadınların sayısının son yıllarda mı arttığını zannediyorsunuz? Öyleyse çok yanılıyorsunuz. Çünkü gay samuraylar, Çin'li "şeftali yiyenler", lezbiyen denizciler, çok cinsiyetli Amerikan yerlileri, dolunay şahitliğinde seks ayinleriyle Afrika kadın evliliği gelenekleriyle dünyamız, modern fantezileri gölgede bırakacak bir seks tarihine sahip. "İçkili bir toplantı. Konu, bu tür toplantılarda çoğu zaman olduğu gibi seks. Komedi oyunları yazarı Aristophanes, çevresindekilere cinsellik hikayelerinin ortaya çıkışını anlatıyor: 'Başlangıçta üç cinsiyet varmış; erkek, dişi ve hermafrodit. O zamanlar insanların görünüşleri çok farklıymış. Vücutları yuvarlakmış, dört kolları ve bacakları, iki yüzleri ve iki cinsel organları varmış. Ama bu insanlar çok güçlü oldukları ve tanrıların iktidarını tehdit ettikleri için Zeus hepsini tam ortadan ikiye ayırmış ve her bir yarının diğeri için özlem duymasına neden olmuş. Böylece başlangıçta hermafrodit bütünün bir dilimi olan erkek kadınları, kadın ise erkekleri çekici bulmaya başlamış. Başlangıçta kadın olan bütünün dilimi olan kadın kadınlara, başlangıçta erkek olan bütünün dilimi olan erkek ise erkeklere yakınlaşmak istemiş." Bu hikaye, Platon?un"Şölen" adlı eserinde anlatılıyor. Bu eski eserde tabii ki "eşcinsel"ya da "transgender" gibi terimler kullanılmıyor; ama bunlarla ilişkili olgular insanlığın kendisi kadar eski. BEDEN BENİM, SANA NE OLUYOR? Sanayileşmiş kuzey ülkelerinde birkaç yüzyıldır "cinsel çeşitlilik hakkı" için yasal düzenleme çabaları arttı. Ama sonuç "normal"denilen heteroseksüellerle; "anormal", "sapık" ya da "sapkın" denilen eşcinseller arasında keskin bir ayrım oldu. Artık direnme yönünde dünya çapında bir hareket var. Londra'daki South Bank Üniversitesi sosyoloji profesörü Jeffry Weeks, cinsel çeşitlilik açısından günümüzde asıl değişenin tarih tarafından sürekli olarak susturulanların bir patlamayla ortaya çıkışları olduğunu söylüyor: "Marjinalleştirilenler, her yerde eşitlik ve adalet istiyorlar. Önyargılara, ayrımcılığa, homofobiye ve baskılara karşı koyuyorlar." İçinde bulunduğumuz "paradokslar çağı"nda seksüel tercihler konusunda ciddi bir karmaşa var. Kesin olan tek şey ise yüzlerce yıldır farklılıkları nedeniyle zulme uğrayan gay?ler, lezbiyenler, biseksüeller, travestiler, transseksüeller, transgendered?ler, hadımlar, interseksüeller, hermafroditlerden oluşan cinsel çeşitliliği kabullenme zorunluluğu. Çok değil; daha 10 yıl önce eşcinsellerin bile "varolmadığının" iddia edildiği Güney yarıkürede ve zengin ülkerde sesi yükselen transgender hareketi, kadın ve erkekten oluşan ikili biyolojik ve toplumsal cinsiyet sistemini sorguluyor. Metis Yayınları?ndan çıkan "Cinsel Çeşitlilik/ Yönelimler, Politikalar, Haklar ve İhlaller" kitabının yazarı Vanessa Baird?in derlediği araştırmalara göre çok cinsiyetlilik tarihi, oldukça derin. Örneğin Kenya?nın Mombasa kentinde zengin müslüman kadınlar arasında; devrim öncesi Çin?de vejetaryen rahibe topluluklarında; Gana, Lesotho ve diğer Afrika ülkelerinde kadınlar arası evlilik geleneklerinde ve Avustralya Aborjin topluluklarında çok cinsiyetli gelenekler yaygın. Nedimesi Sarah Churchill?le uzun süreli ilişki yaşayan Britanya Kraliçesi Anne; sevgilileri arasında Marlene Dietrich ve Greta Garbo da olan İspanyol sosyetiği Mercedes de Acosta gibi ünlülerin geçmişleri de çarpıcı örneklerle dolu. ANTİK YUNAN?DA SEKS KODLARI Antik Yunan kültürü, mitolojilerdeki çok cinsiyetli hikayeleriyle bir fenomen. Örneğin baş tanrı Zeus, yakışıklılığının yanı sıra güzelliğiyle göz kamaştıran Ganymedes?e düşkünlüğü nedeniyle biseksüel olarak tasvir ediliyordu. Milattan sonra ikinci yüzyılda Roma?da yaşayan Yunanlı doktor Soranos?un yapıtlarının çevirilerinde "tribade" denilen kadınlardan söz ediliyor; "Bunlar iki tür seks de yaparlar. Ama kadınlarla ilişkiye girmeye erkeklerle olduğundan daha heveslidirler." Başka ilgi çekici bir alıntı Artemeidorus Daldianus'tan: "Bir erkek için daha zengin ve yaşlı bir erkeğin içine girmesine izin vermek iyidir; çünkü böyle erkeklerden almak geleneklere uygundur."Plutarkhos ise "Sevgi Üstüne Diyalog"da şöyle diyor: "İnsan güzelliğine aşık olan, erkek ve kadınların aşk konusunda giysilerinde olduğu kadar farklı olduklarını düşünmez. Her iki cinsle ilişkiye tamamen ve eşit derecede eğilimli olur." Klasik Arap eserlerinde eşcinsellere sık sık tarafsız bir biçimde ayrı bir insan tipi olarak değiniliyor. Binbir Gece Masalları'nın en az üç yerinde eşcinsel aşkın mı, heteroseksüel aşkın mı tercih edilmesi gerektiği tartışılıyor. Tasavvufi gelenekten gelen şairlerin transgendered ve homoerotik davranış biçimlerine yönelimleri sır değil. Mevlana?nın eserleri gibi dünya edebiyatının en güzel erkek aşk şiirleri ilhamlarını bu gelenekten alıyorlar. SEKSİ GONDOLCULAR Avrupa'da rönesans dönemi de yaygın eşcinselliğin çağı olmuş. Çoğu soylunun kendi cinslerinden gözdeleri varmış. Londralı tüccarlar ve aktörler, Venedikli berber-cerrahlar ve gondolcular, Cenovalı matbaacılar, işçiler, hizmetkarlar ve denizciler, yani toplumsal yelpazenin her kesiminden erkekler birbirleriyle seks yapıyorlarmış. Ünlü ressam Donatello, çıraklarını "yeteneklerinden çok güzelliklerine bakarak" seçermiş. Dini nedenlerle seksten uzak dursa da Michelangelo'nun erkeklere hissettiği platonik tutkuyu herkes bilirmiş. Araştırmaların gösterdiğine göre Amerika?nın yerli toplumlarında da eşcinsel ve transgender gelenekler yaygınmış. Hem kadınların hem erkeklerin yaptıkları eşcinsel evlilikler, erkek gibi giyinen ve davranan kadınlar, kadın gibi giyinen ve davranan erkekler çokmuş. Gay travestiler ise kabilenin şamanları ya da şifacılarıymış. Evlenmeyi, çocuk doğurmayı reddeden Yukon'daki kızlar erkekler gibi giyinir ve avlara katılırlarmış. Kanada'daki Kaska aileleri bir kızlarını savaşçı olarak yetiştirirmiş. Bu kız cinsel deneyimlerini sadece kadınlarla yaşarmış. ŞEFTALİYİ PAYLAŞMAK Araştırmalara göre Afrika'daki yerliler de evreni siyah-beyaz, kadın-erkek, iyi-kötü kutuplarından oluşmuş olarak algılamıyordu. Bir kişi için "doğal"olan ruhların o kişiye ne anlattığıydı. Yaşlı bir yerlinin deyişiyle: "Bizim için insan, doğa ve düşleri onu nasıl yaptıysa öyledir. Onu olmak istediği gibi kabul ederiz." Günümüz Amerikan yerlisi kökenli eşcinsel ve transgendered kişiler de, tarihlerinden güç aldıklarını gizlemiyorlar. Apaçi ve İskoç-İrlandalı melezi Gary Bowen, "Transgender?lığım bana Ruh tarafından verilen kutsal bir dürtü; beyaz tıp tarafından keşfedilmiş bir nevroz değil. Atalarımın yolunda yürüyorum?"diyor. Eşcinselliğin Çin?de belgelenmiş uzun bir tarihi var. "Savaşan Krallıkların Vakayinamesi'nde, önemli şahsiyetlerin eşcinselliklerini açıkça ortaya koyan çok sayıda biyografi yer alıyor. Örneğin Vei Dükü Ling ve bakanı Ni Xia arasında duygusal bir ilişki varmış. Bir gün meyve bahçesinde dolaşırlarken Ni ağaçtan şeftali koparıp ısırmış. Lezzetli bulduğu şeftalinin kalanını düke ikram etmiş. Erkekler arasındaki eşcinsel aşktan söz ederken yaygın biçimde kullanılan "paylaşılan şeftali aşkı" sözü bu hikayeden geliyor. Tarihçi Vivien W Ng, resmi tarihin ünlülerin eşcinsel yönelimlerini gizlemediğini yazıyor. "Eski Han Tarihi'nden son imparator Aidid'in birçok erkek sevgilisi olduğunu ve bunlardan Dong Xian?a düşkün olduğunu öğreniyoruz. Bir gün Dong başı imparatorun omzunda uyurken, imparatorun bir ziyaretçisi gelmiş. İmparator sevgilisini uyandırmamak için elbisesinin kolunu kesmiş. Bu hikayeden de eşcinsel aşk için kullanılan diğer edebi ifade doğmuş: Duanxiu (kesik yen). Günümüzde Uganda?daki Langolar, Kenya'daki Muruslar, Güney Zambiya'daki İlaslar ve Güney Afrika'daki Zulular gibi pek çok Afrika kültüründe eşcinsel ve transgendered erkekler ruhani görevliler. 16-19'ncu yüzyıl arası Afrika kıtasından getirilen çoğu Yoruba dinine mensup 12 milyon Afrikalı için kullanılan en az 25 terim var. Örneğin "adodi" kelimesi eşcinsel, biseksüel ve transgendered erkekler için; "alakuata" kelimesi ise lezbiyen, biseksüel ve transgendered kadınlar için kullanılıyor. BÜTÜN MUTLULUKLARIN MERKEZİ Bugün Sudan'ın güneybatısı, Demokratik Kongo Cumhuriyeti?nin kuzeyi ve Orta Afrika Cumhuriyeti'nin güneydoğusundaki Azandeler, 20'nci yüzyıla kadar kuşaklar arası bir homoerotizm yaşamış. Azande kadınları da, erkekleri de yoğun bir eşcinsel erotizme sahiplermiş. Lezbiyenler özellikle prenslerin saraylarında yaşayan kadınlar arasından çıkıyormuş. Ağaç kökünden üretilen bir penis kullanırlarmış. Lezbiyenliğin büyüsel çağrışımları varmış. Çinli budist rahibeler arasında da lezbiyen ve trangender davranışlar çok yaygınmış. 16'ncı yüzyıldan sonra kurulmuş olan On Kız Kardeş Budist Rahibe Topluluğu, heteroseksüel evliliğe direnişi, tutkulu dostluğu ve lezbiyen ilişkiyi benimsemiş; eşcinsel evlilik törenleri düzenlemiş. 19?ncu yüzyılda Güney Çin'in Guandong eyaletinde binlerce kadın, rahibe toplulukları kurarak ilişki kurmuşlar ve asla bir erkekle evlenmeyeceklerine dair Tanrıça Yin?e ant içmişler. Erken dönem Budizm'indeki Hint kökenli "cataka" hikayelerinde Buddha?yla öğrencisi Ananda arasındaki sevginin de, eşcinsel ilişkiyi işaret ettiği söyleniyor. İki yakışıklı brahman olan Buddha ve Ananda?nın birbirlerinden ayrılmamak için evlenmedikleri biliniyor. Hinduizmin bir kolu olan tantra geleneğinde de kadın cinselliğine çok değer veriliyor ve lezbiyenliğe dinsel kutsallık tanınıyor. Kadınlık organı bütün mutlulukların merkezi olarak görülüyor. Bhubanesvar'da bulunan bir heykel biri diz çöken, diğeri ayakta duran ve tanrısallığını gösterecek şekilde sağ elini havada tutan iki kadını tasvir ediyor. Diz çöken kadının yüzü, ayaktaki kadının venüs tepesinde olarak görünüyor.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

ATLI AĞAÇ VE KADIN

ATLI AĞAÇ VE KADIN    

Doç. Dr. Engin BEKSAÇ

“ ... En iyi, dürüst şey, dürüst Ardvi Sura Anahita,
sana saygılar olsun.
Hürmüz’ün yarattığı doğru şey, güzel ağaç,
Sana saygılar olsun.
Ölümsüz,  parlak, hızlı  atlı Güneş’e kurban veririz.
Ölümsüz, parlak, hızlı atlı Güneşe ulaşırız.”
Güneş Duası, 19, Horda Avesta.

“... Kalk ! Ölümden yaşamı ayıran
loş direğe onu bağla.
Kalk ! evreni temsil eden
Bu hayvanı iyi bağla.”

Markandeya Purana, 91 : 32


Geçmişin izleri içinde semboller gerçekleriyle zaman içinde birer taşıyıcı olarak kendi mesajlarını görünmeyen aleme olduğu kadar zaman ötesine de taşırlar. Değişik ortamlarda semboller kendi ana fikirlerini kaybetmeseler de değişik yorumlarla değişik biçimlerde algılanabilir ve etkin kılınabilirler.  Ama gerçek olan algılama ve ifade etme tarzı,  bu semboller ve sembollerin oluşturduğu karmaşık söylemlerin  taşıdığı değerleri ortaya koyabilmek için onların yaratıldığı ortam veya ortamları en iyi biçimde kavrayarak sağlanacak olan yorumlarda kendisini gösterecektir. Avrasya ve Orta Asya Kültür alemi binlerce yıllık geçmişi içinde bir çok özgün sembol yanında, dışardan gelerek yeni boyutlar kazanmış sembol dönüşümleri için de önemli bir merkez olmuştur. Doğuyla batının, kuzeyle güneyin düşünce biçimlerinin kaynaştığı ve özgün değişimler ve dönüşümler kazandığı bu topraklarda  geniş alanlara yayılan bazı temel fikirler ve semboller etnik yapılaşmaları aşan bir biçimde kendisini hissettirmiş ve ortak ifade biçimlerine dönüşmüştür. Bu durumun en güzel ifadesini bulduğu söylemlerden biri, kadın  betimlemesiyle dışa vurulan ve Tanrıça kimliğine bürünmüş olan  kadın sembolü ile, bir atlı savaşçı görüntüsünde ifadesini bulan Tanrı ve ağaç sembollerinin oluşturduğu bütünleşmede kendisini göstermektedir. Bu üç sembolün her biri de bağımsız birimler olarak evrensel bir boyutta talep ve  kabul görmüş semboller olarak kuşaklar boyu varlığını sürdürmüş ve sürdürmekte olan tinsel ve materyal sembollerine dönüşmüştür. Çok yaygın olarak kullanılmış ve kullanılmakta olan pek çok sembolle de ilişkili olan bu bireysel parçaların  gerçeğini en güzel ortaya koyan ve açıklamalar getirmeye imkan tanıyan üçlü oluşumlar da Avrasya ve Orta Asya Dünyası’nda hoşlanılan ve talep gören sahnelerde ortaya konulmuştur. Bu noktada Türk ve  diğer Ural Altay toplumları ile Hint Avrupa topluluklarının kültürel bellekleri ve simgesel evrenleri için de önem taşıyan bir nitelikte değerlendirilmeye çalışılacak olan Pazırık Kurgan 5 buluntuları içinde önemli bir yer tutan ve bahsi geçen kurgan içinde yer alan  6,50 x 5.50 m ebatlarındaki keçe çadır malzemesi üzerinde yer alan sahne önemli bir çıkış noktası teşkil etmektedir.
 

Son dendrokronolojik, karbon  14 ve diğer tarihleme teknikleriyle (1) M.Ö. 260-250 arasına tarihlenen Pazırık Kurgan 5 zengin tekstil ve diğer buluntularıyla ünlü bir mezardır.  Mezarda yer alan buluntular arasında ünlü Pazırık Halısı da yer almaktadır. Keçe üzerinde yer alan sahne ile ünlü Pazırık halısı üzerinde yer alan görünümler arasında da ikonografik bir ilinti ve ikonolojik bir bütünleşme olduğu aşikar biçimde fark edilmektedir. Bu sahne Orta Asya kadar tüm Avrasya  kültür dünyası içinde önemli bir yayılım ve ortaklaşma gösteren bir bütünleşme ve evrensel inanç sisteminin en güzel ifadesini bulduğu yansımalardan biri olarak, Türk ve diğer Avrasya toplulukları için çok önemli bir açılım ve derin ifade biçimi oluşturmaktadır. Çok geniş bir alan içinde geçerlik kazanmış bir ana söylemin görsel ifadesi olan sahne çoğunlukla tekil olarak görüntülenen  veya gösterilen ana sembolik öğeleriyle az rastlanan bir görsel yansılam sergilemektedir. Bu nedenle Türk ve Avrasya kültür konteksti içinde halen işlevini koruyan ve inanç sistemlerinde etkisini hissettiren sembolik bir dilin ve derin anlamların ve derin işlevlerin ana çıkış noktası için de önemli bir niteliğe haiz olduğunu hissettirmektedir.
Sahne alt ve üstten Stepler Dünyası ‘nda metal ,kemik ve keramik objeler üzerinde sıklıkla rastlanan ve lotüs-palmet karışımı bitkisel süslemelerden oluşan birer şeritle sınırlanmış olup, bu şerit içinde yer alan süslemelerde fark edildiği kadarıyla belirli bir bitkisel sembolizmin uzantıları olarak  ele alındıkları izlenimini vermektedir. Ana sahneyi oluşturan kısım uzun  elbisesiyle, başında sivri üçgen uçlarla çıkıntılar yapan ve fark edildiği kadarıyla sekizgen bir taç teşkil eden bir alt kısım üzerine yukarı doğru daralan bir yüksek başlık ile yanlarından ve arkasından sarkan örtüsüyle sarılmış yüksek bir başlık taşıyan oturur vaziyette gösterilmiş bir kadın ve ona doğru ilerlemekte olan , pelerini rüzgarla savrulan bir süvariden oluşmuştur. Bu noktada, kadının eliyle tuttuğu  uzun ağaç dalı tasviri ile atlının özenle betimlenmiş yayınında içinde yer aldığı sadağı ilgi çekmektedir.  Eserin yaratıldığı ortamın tam bir yansıması olan sahne biniciliğin ve atlı yaşam biçiminin temel teşkil ettiği bu dünyanın gerçekçi bir yansıması gibi görünse de esasında, kadının giyimi ile hemen teşhis edildiği gibi  farklı çağrışımlar yapmakta ve olağan gündelik yaşam sahnelerini aşan bir konunun yansıması olduğunu hemen hissettirmektedir. Çok fazla rastlanmasa da bazı benzer temalar ve sahneler  yoluyla bu sahnenin ikonografik gerçeği, işlevi ve oluşumu açıklık kazanmakta ve mitolojik, dini ve kültürel verilerle desteklenerek de anlam boyutu ve ikonolojik gerçekliği geçerlik kazanmaktadır. Aynı zamanda , bir söylem bütünlüğü oluşturan bu sahne ve yakın benzerleri aracılığıyla burada yer alan ve sıklıkla tek başlarına kullanılan görsel öğelerin tekil işlev  ve içerikleri kadar içlerinde yer aldıkları ifade gruplarına da ikonolojik bir katkı ve anlamını açıklama olanağı sağlanmış olmakta ve bu önemli kültürel oluşum ve inanç öğesinin  kültürel kimliği ve işlevi ortaya konabilmiş olmaktadır.
Bu sahneye en yakın görünümü  ihtiva eden ve aynı zaman süreçleri ve kültürel ortamlara bağlanan eser  olarak hemen akla gelen obje bir rhyton  oluşturmak için  repousse tekniğiyle yapılmış ve MÖ 4. Yüzyıl sonu ve 3. Yüzyıl başlarına tarihli altın bir levha üzerinde yer almaktadır. Kuban Bölgesi, Anapa çevresinde Merdahana Köyü yakınlarındaki bir Kurganda 1878 de ele geçmiş olan bu buluntu üzerinde bahsi geçen keçe üzerindeki sahnenin çok yakın bir benzeri yer almaktadır. Dokuma ve metal teknikleri kadar, bölgesel ifade biçimlerinden kaynaklanan bazı ifade  biçimi farklılıkları yanında sahne içinde yer alan bazı ilave öğeleri hemen teşhis etmek mümkünse de bunların her iki sahnenin temelini oluşturan oturan kadın, ağaç ve atlı yanında sadece niteleyici öğeler olduğu anlaşılmaktadır. Bu niteleyici öğelerin özellikle metal objenin bulunduğu Step Dünyası’nın Batı kesimi kadar Doğu kesimi için de önemli bir çıkış noktası olduğu ve özellikle de bağıntılı bir çok sahneye bağlandığı gözlenmektedir. Üç ana öğeye katılan ilginç objelerden biri tahtta oturan kadının elindeki yuvarlak gövdeli kap ile atlının elinde görülen içki kabıdır.  Bu öğeler aynı zamanda sahnenin ana temelini oluşturan görsel öğelerle birlikte bütün Demir Çağı ve Büyük Göçler Devri Kültür alemi ve inanç sistemleri içinde öneme haiz ikonografik elemanlar olarak kendisini de göstermektedir. Hatta , altın kabartma üzerinde görülen  bu kaplar arkeolojik çalışmalarla bir çok gömüde bulunmuş olan benzer kaplarla mezarlarda gerçekten varlığı kanıtlanmış objeler olarak karşımıza çıkmakta olup, bu objelerin kullanımı Ortaçağ içlerinde İslam ve Hıristiyan çevreler kadar diğer kültür bölgelerinde de karşımıza çıkan bir inançlar dizgesinin parçasıdır.

Aynı zamanda her iki sahnede yer alan objeler içindeki önemli bir fark kadının oturduğu objelerde de belirlenmektedir. Batı Stepler ortamına bağlanan altın kabartmada kadın açıkça bir tahtta oturur vaziyette gösterilirken, Pazırık keçesi üzerinde kadının oturduğu taht, Göçerler’in dünyasına ve Doğu Asya Kültür ortamına daha uygun düşen, fakat işlev olarak diğer tahta eş değer bir nitelik taşıyan bir biçimdedir. Ayrıca keçe üzerinde kadının eliyle tuttuğu ağaçla eş değerli dal geriye alınmıştır. Altın objede tekniğin olanakları doğrultusunda kadının giysisi daha açıkça teşhis edilmektedir. Yanlara sarkan örtüleriyle yüksek bir başlığa sarılmış baş örtüsü ve uzun ve geniş bir harmani altındaki bol ve uzun iç giysisi ile ihtişamlı bir görüntü veren ve tahtta oturan kadının Demir Çağı dünyası içinde tüm Akdeniz, Avrupa ve Avrasya dünyasında aynı özellikleri gösteren çok sayıdaki betimlemesi, onun sıradan bir kadından çok bir tanrıça veya bu tanrıçanın kültüne adanmış bir rahibe olabileceğini akla getirmekte olup, eski kayıtların ışığında kimliği teşhis edilebilen Tanrıça betimlemesiyle özdeştiği görülmektedir. Bu iki objede karşımıza çıkan şekliyle bu tanrıçanın hemen hemen aynı giysiler içinde çok geniş bir coğrafya ve zaman dilimi içinde ortak bir şekilde algılandığı ve betimlendiği görülmektedir.Her iki sahnede de atlı, ağaçla ilişkili üstün konumunu belgeleyen bir tarzda oturan kadına doğru ilerlerken gösterilmiş ve bu noktada geniş bir kültler ve ritualler dünyasına açılan kaplar ve bu kaplarla ilişkili ayin ve törenlerde ana anlam bütünlüğüne dahil edilmiştir.
Bu noktada dikkat çekici  diğer objeler de yine altından yapılmış kabartma aplikler olarak karşımıza çıkmaktadır. MÖ 4. Yüzyıl sonlarına tarihlenmesi gereken bu objeler  Dnieper Bölgesi’nde bulunan Çertomlyk Kurganında bulunmuş olan çeşitli objeler arasında yer alan yirmi objelik bir grup aplik içinde yer almaktadır.  İki değişik betimlemeyle ele aldığımız temanın çeşitlemesi olan bu sahnelerden ilkinde elinde saplı yuvarlak ayna tutan ve oturur vaziyetteki bütün özellikleriyle Tanrıça kimliği teşhis edilen kadın karşısında boynuz bir ritondan içki içen ayakta bir adam yer alırken, diğerinde Tanrıça cepheden betimlenirken adam yine sağ tarafta durmakta fakat, Tanrıça ’nın  yakın ilişkide olduğu ağaç yerine bir altar geçmiş bulunmaktadır.  İlk sahnenin benzerlerine bazı başka mezar buluntuları arasında da rastlanmıştır. Klasik Akdeniz Dünyası’nda  ve Demir Çağı Avrupa Dünyası’nda da önemli bir yer tutan ‘ Atlı ‘ kültleriyle yakın bir paralelite ve hatta yakın bir ilişki gösteren altar ve ağaç Klasik Akdeniz dünyası kadar, bu ortamla ilintili Kırım ve Karadeniz kıyısındaki kolonilerde de karşımıza çıkan mezarlar  ve sunaklarla ilintili steller üzerinde de karşımıza çıkmaktadır.
 Step Dünyasına ait başka bir altın obje bu noktada  ilginç bir açılım yapmaktadır. Bu obje altın bir kemer tokası olup, Petro Koleksiyonu’ nda bulunan tanınmış bir objedir.  Bu obje üzerindeki sahne de genellikle olağan gündelik bir sahne olarak algılanmışsa da genel özellikleri itibariyle ele aldığımız ana sahneye bağlantısına işaret eder gibi görülen temel öğeleriyle dikkat çekmektedir.  Oturan geniş ve yüksek başlığıyla dikkat çeken  kadın ve onunla ilişkili gibi duran ağaç ve Pazırık keçesi üzerinde görülen atlının giysileriyle uyum içende olan ve kadının dizlerinde uyuyan süvari ile birlikte keçeyle ortak bir başka öğe olan  yay ve okları görülen sadak  ağaçta asılı durmaktadır. Burada görülen tek farklı öğe binicisi olmayan atları tutan seyis veya  uyuyan atlının yoldaşı olan erkek figürüdür.Bu niteliğiyle buradaki sahnede de karşımıza çıkan  tema  ele aldığımız ana sahnenin uzantısı olarak yorumlanabilecek bir nitelik göstermektedir.
    
 
Bu noktada, Kuban Bölgesi, Karagodoş Kurganı ’nda bulunan  ve MÖ 4. Yüzyılın ikinci yarısına tarihlene altın kabartma başlık takısı üzerindeki sahne ilgi çekici bir nitelik taşımaktadır. Burada  ele alınan sahnelerdeki tipik giysilere sahip tanrıça  iki kadınla birlikte, bu iki figür arasında otururken gösterilmiş olup, sağda ona doğru giden ve elinde rhyton tutan bir adamın bulunması daha önceki sahnelerin açılımı olarak belirlenirken,  sahnede iki atlı bir arabanın yer alması hayli ilginç bir özellik taşımaktadır. Ayrıca sahnede bir başka figürle birlikte araba ve ana sahne arasında iki föniksin yer alması çok dikkat çekicidir.Bu noktada arabanın varlığı ile  Pazırık Kurgan 5 keçesi üzerindeki elinde ağaç dalı tutan Tanrıçayı bir birine bağlayan ilginç bir örnek Avrasya Kültür Dünyası’nın bir başka köşesinden gelmektedir. MÖ 4. Yüzyıla tarihlenen ve Bulgaristan’da  Rogozen Hazinesi buluntuları içinde yer alan gümüş bir içki kabı üzerindeki betimleme ilginçtir. Bu kültürün Step Dünyası ile yakın bağlarını gösterdiği kadar, Tanrıça Kültleri için de önemli bir açıklama teşkil etmektedir. Gümüş kabın gövdesine kabartma olarak yapılmış sahnede bir tarafta dört kanatlı atın çektiği bir ara içinde arabacı ve tahtta oturan tanrıça elinde uzun bir ağaç dalı tutarken gösterilmiştir. Diğer taraftaki dört kanatlı atın çektiği arabada ise arabacı ve tahtta oturan ve elinde yay tutan bir figür yer almaktadır. Bu elinde yay tutan figür Trak Sanatı’nda sıklıkla betimlenen ve yaban hayvanlarıyla ilintili bir Tanrıça tasviriyle bağıntılı olup, ilginç bir örneğinin Finlandiya’da tespit edildiği çok erken kaya tasvirleriyle başlayan bir Tanrıça tasvirinin uzantısıdır. Bu tanrıçanın geyikler ve yaban yaşamı kadar, bazı ayinlerle bağıntısı bellidir. Rogozen Hazinesi buluntuları içinde yer alan başka gümüş bir kapta da bir av sahnesiyle bağıntılı olan atlı tasvirinin yer alması ilginç olup, Trak Sanatı’nda yaygın olarak kullanılan av ve ‘ Trak Atlısı ‘ olarak bilinen sahnelerin bazı İber ve Anadolu buluntuları tanıklığında bu yaygın kült kapsamında kaldığını gözler önüne sermektedir.(2)
 Karagodoş buluntusu içinde yer alan hakim kadın görünümlü Tanrıça ve yanında yer alan iki kadın ve diğer öğeler, bazı değişikliklere rağmen, benzer bir çağrışım yapan önemli bir Göktürk Dönemi eseri olarak karşımıza çıkan Kudırga Kayası örneğini akla getirmektedir. Bir gömü bölgesiyle ilişkisi bilinen bu kaya betimlemesi üzerinde de Pazırık Kurgan 5 keçesi üzerindeki Tanrıça ’nın  sivri üçgen uçlu tacını hatırlatan tacı ve giysileriyle görkemli bir nitelik taşıyan Tanrıça olması muhtemel kadın ve maiyeti karşısında eğilen atlarından inmiş biniciler tasvir edilmiştir. Atların  maskeli olması da ilginçtir. Bu sahnede üstte görülen bıyıklı erkek yüzü , farklı da olsa  ana sahnenin bıyıklı erkek temsilcisinin değişik bir yansıması olması ihtimalini akla getirmektedir.
Genel açılım içinde ele alınan sahnelerin hepsinde yer alan bazı objelerin toplandığı ve hatta Tanrıça ve içki temasının önemli bir bütünleşme gösterdiği ilginç bir sahne, Ukrayna’da  Sakhnivka Köyü yakınlarındaki Kurgan-2’de bir kadın gömüsüyle bağıntılı olarak bulunmuş altın bir taç üzerinde karşımıza çıkmaktadır. İster bir cenaze ayini, isterse bir yaşam ve kutsanma  ve baht bulmaya şükran ayini olsun bu sahne gerçekten bütün ele alınan alt sahnelerin bağlandığı önemli bir ana sahne olarak karşımıza çıkmaktadır.  Esasında bu çok eklemli sahneler bütünleşmesinde merkezi oluşturan Tanrıça tahtta oturmakta ve bir elinde saplı yuvarlak ayna ve diğerinde de Merdahana Köyü yakınlarındaki kurganda bulunan altın rhyton parçası üzerindeki Tanrıça betimlemesinde Tanrıçanın elindekine benzer yuvarlak bir kap tutmaktadır. Karşısında diz çökmüş ve ok dolu sadağı özenle belirtilmiş elinde tuttuğu rhyton teşhis edilen savaşçı diğer sahnelere bağlanırken, bu figürün ardında yer alan  lir benzeri bir müzik aleti çalan adam farklı  bir açılım göstermektedir. Bu müzisyen arkasında görülen boynuz kadehe içki koyma sahnesi ve yuvarlak kapların görüldüğü masa ile içki içen adamın elindeki yuvarlak kap  ilginçtir. Diğer taraftan tanrıçanın arkasında duran, Kudırga’daki sahnede yer alan Tanrıça’nın yanındaki figürün konumunu hatırlatan ve elinde bir bereket boynuzu tutan muhtemelen kadın figürü arkasında yer alan İskit ve Bozkır dünyasının yaygın teması tek kaptan içki içen ve birinin sadağı teşhis edilebilen iki figür ile betimlenen ant içme ve Kan Kardeşliği temasını işleyen gurup ile birlikte bu kısmın en uç kısmını temsil eden bir adamın başının kesilmesi, kurban teması olarak Stepler Dünyası’nda çok sık rastlanan bir  çok ikonografik  oluşumun ve görsel temanın da ana çıkış noktasını belgelemektedir.
Burada ele aldığımız  atlı, ağaç ve kadın teması ve buna bağlı temalar esasında Orta Asya Kültür ortamı için daha erken süreçlere ait olduğunu gösteren örneklerle de temsil edilmektedir. Özellikle MÖ 1900lere tarihlenen  Gonur Tepe buluntuları arasında yer alan bir mühür üzerinde atlı, ağaç ve kadın karşımıza çıkmaktadır.(3) Buradaki kadın figürünün bir eliyle ağacı tutarken betimlenmesi de ilgi çekicidir. Bu noktada ana bütünleşmeleri belirlenen ana sahne içinde yer alan öğelerin teker teker açılımlarını da ikonografik olarak belirlemekte yayar vardır. Bu noktada  bu sahneler içinde önemli bir yer oluşturan Tanrıça’nın erken betimlemeleri arasında yine Gonur Tepe ’den bir örnek dikkat çekmektedir. (4) Bu mühür üzerinde Tanrıça oturur vaziyette gösterilmiş olup elinde yuvarlak bir kap tutmaktadır.  Buna benzer bir tema  MÖ 4. Yüzyıl sonları ve 3. Yüzyıl başlarına tarihlenen  Ukrayna’da  Velikaya Znamenka Kurgan buluntuları içinde yer alan bir çift küpe üzerinde karşımıza çıkmaktadır . Bu altın küpeler üzerinde Tanrıça yüksek başlığı ve uzun giysisi ve harmanisiyle tahtta otururken betimlenmiştir.  Bu tahta oturma sahnesi, özellikle Merdahana köyü yakınlarında bulunan rhyton  buluntusundakine benzer bir şekilde kurgulanmıştır. Fakat ilginç bir durum olarak Tanrıça küpelerden birinde yuvarlak kap tutarken, diğerinde farklı bir obje tutarken betimlenmiştir. Bu durum özellikle Bronz Çağı ve Demir Çağı Anadolu Uygarlıkları tarafından yaratılmış bazı Tanrıça tasvirlerini hatırlatan bir durum arz etmektedir. Bu ikonografik temanın Anadolu ve Yakın Doğu kadar Balkanlar ve tüm Akdeniz ve Avrupa’nın Demir Çağı Dünyası’nda da etkin olduğunu gösteren örnekler hemen akla gelmektedir.
Bu noktada, Tanrıça ve ağaç bağlamı kadar geyikler, kartal ve dağ keçisi açılımını gösteren ilginç bir obje 1864 te Rostov Bölgesi’nde Koklaç Kurganında bulunan ve Novoçerkessk Taçı olarak bilinen ilginç bir  Sarmat objesinde karşımıza çıkmaktadır. Kozalak biçimi küçük takıların sarkıtlar oluşturduğu tacın ortasında ametistten yapılmış başında taç bulunan küçük bir kadın büstü ile yanlarda yarı kıymetli taşlardan kakmalar ve sağlı sollu ana taç gövdesine lehimlenmiş birer kartal yer almaktadır. Tacın üs kısmındaysa yaprakları özenle belirtilmiş iki ağaç ve ortaya gelende iki geyik, yana gelendeyse iki dağ keçisi görülmektedir. Bu tacın bulunduğu kurgandan gelen objeler arasında tahtta oturan tanrıçanın tuttuğu tipten yuvarlak altın bir metal kap ile birlikte bir tahta ait olması muhtemel gümüş parçaların bulunması mezardaki cesedin bir kadına ait olmasıyla bir bütünlük arz ederek, Tanrıça kültüne bağlı bir Rahibe veya bir kurban fikrini akla getirmekte ve tacın konumu ilginç açılımlar yapmaktadır. Özellikle gömüde bulunan yuvarlak metal kabın benzerlerinin yaygın olarak kadın gömüleri ağırlıklı olmak üzere değişik mezar buluntularında varlığının tespiti bu objenin görüntüler dışındaki gerçek törensel varlığını da kanıtlamakta ve bu inanç sistemindeki önemini belgelemektedir.  Ayrıca bu kadın ve ağaç temasının yanında kartalın devreye girmesi ilgi çekmektedir.  Bu taca benzeyen bir gömü ekipmanına yine Rostov Bölgesinde  1987 de bulunmuş bir kadın gömüsü ihtiva eden Kobiakovo Kurgan 10 da rastlanmıştır. Bu gömü içinde bulunan kadın iskeletinin baş kısmında bir deri ile bağlanmış altın ağaç geyik ve kuş tasvirlerine rastlanırken, cesedin boyun kısmında ilginç yekpare altın gerdanlıkta yer alan tasvirler ilginç çağrışımlar yapmaktadır. Bir kanatlı pars benzeri ejdere saldıran hayvan başlı insan gövdeli varlıkların yer aldığı iki sahnenin ortasında uzun saçlı uzun sakallı bağdaş kurmuş bir adamın yer alması ilginçtir. En ilgi çekici öğe  önünde kılıcı görülen adamın elindeki yuvarlak metal kaptır. Bu durum, yine Ukrayna’da Nikolaev  Bölgesinde
1974 te bulunmuş olan bir başka kadın gömüsü ihtiva eden Sokolova Mogila Kurganı buluntuları arasında yer alan ve cesedin başının yan tarafına yerleştirilmiş bulunan bir gurup buluntu arasında bir yelpaze ile birlikte bulunmuş metal aynanın sap kısmında karşımıza çıkmaktadır.  Burada da, sakallı bir erkek figürü bağdaş kurmuş vaziyette elindeki yuvarlak kapla gösterilmiştir. Ayrıca bu mezarda da benzeri bir kabın bulunması da ayinsel açıdan önemlidir.  Aynı zamanda bu buluntular Ukrayna’dan doğuya kadar bütün Stepler ve çevresinde bulunan değişik dikili taşlar üzerinde görülen figürlerin ellerinde görülen kapları ve bu taşların da burada karşılaştığımız kültün parçası olduğu fikrini veren özellikleri akla getirmektedir. Geç Neolitik süreçlerden başlayarak Ortaçağ ortalarına kadar Avrupa ve Avrasya’da geçerliğini koruyan bu dikili taşların cenaze kültleriyle aşikar olan ilişkisi burada ilginç bir durum almaktadır. Avrupa, Akdeniz ve Anadolu Kültür ortamında  değişik adlar alan Trak Atlısı veya Tuna Atlısı temasıyla birleşen bu sahnelere ayna ve güneş ile bağıntılı bir öğeyi dahil eden ilginç bazı örnekler Kırım’da bulunmakta ve benzerlerinin yaygın olduğu fark edilen örnekler olarak dikkat çekmektedir.(5) Ayrıca bu sakallı adam Step Dünyası’nda tasvirlerine rastlanan ve ilginç bir örneğine 1991 ve1992 yıllarında yapılan kazılarla ortaya çıkarılan Dniropetrovska Bölgesi, Ordzhonikidze Kasabası yakınlarındaki Soboleva Mohyla gömüleri buluntuları arasında yer alan bir sadağa ait altın apliklerde rastlanmaktadır.  Dallar ve çiçeklerden oluşmuş bitkisel süslemelerle bağıntılı stilize ağaç betimlemeleri ve kanatlı aslan motifleri ve değişik ağaç betimlemeleri arasında yer alan sakallı ve uzun saçlı kanatlı erkek figürü hayli ilginçtir. Özellikle bu erkek figürünün ayaklarının kartal pençeleri biçiminde oluşu ve kartal kanatları çok dikkat çekici olup, bu durum mücadele ettiği iki yılan veya ejderle birleşince daha önemli bir nitelik kazanmaktadır. Bu obje dışında yuvarlak kap veya rhytondan içki içen veya bu objeleri tutan  şahısları betimleyen tasvirler de vardır.
Kartal, Kartal Adam, Ağaç, Dallar ve Kadın tasvirleri bağlamında özellikle günümüzde  Macaristan’da kalan Torontal Bölgesi Aronika Nehri Kıyısında 1799 da bir çukur kazısı esnasında rastlanılan ve halen Viyana bulunan, M.S. 7-8. Yüzyıllara tahihlenen Nagy-Szent Miklos Hazinesi kaplarından 2 ve 7 numaralı olanlar üzerindeki sahnelerde rastlanmaktadır.  Bu hazinenin 2 numaralı kabı üzerinde alt ve üst köşelerinde palmet ve dallar biçiminde stilize olarak ağaç betimlemelerinin yer aldığı dört madalyon içinde rastlanan dört değişik sahne  Büyük Göçler Devri sürecinin ilginç bir örneği olarak, daha erken süreçlerin ilginç bir uzamı olarak karşımızda durmaktadır.  Demir çağı ve Büyük Göçler Devri İkonografyasının önemli bir öğesini temsil eden bu obje tinsel ve sanatsal açıdan da önemli bir odak teşkil etmektedir.  Burada özellikle dikkat çeken iki sahne ele aldığımız tema açısından önem taşımaktadır. Bunlardan birinde Büyük bir kartalın pençeleri arasında tuttuğu  ellerinden ağaç dalları çıkan  ve ağaçla özdeştiği fark edilen çıplak kadın figürüyle kartalın konumu bu sahnenin erotik bir içeriği  olduğu izlenimini verirken, hemen yanında yer alan diğer madalyon içinde  kanatlı bir aslana binmiş ve pars avlayan bir okçu tasviri yerleştirilmiştir.  Diğer madalyonlardan birinde geyiğe saldıran föniks ve diğerinde, yayan yürüyen esirinin saçlarından tutarak götürmekte olan zırhlar içindeki bir savaşçı betimlenmiştir. Özellikle bu savaşçının atının kuyruğunun yas törenlerinde uygulanan biçimde bağlı oluşu dikkat çekerken, elindeki flamalı kargısı da göz doldurmaktadır. Ağaç,  atlı ve kadın temasını  kartal ve hayvan dövüşü sahneleriyle birlikte bir savaş galibiyetine de bağlayan bu kabın bir uyarlaması olan 7 numaralı kap sadece öncelikle ele alınmış bulunan ik madalyon içindeki sahnelerin değişik varyasyonlarıdır.  Kabın temelini teşkil eden iki madalyon üzerinde kartalın pençeleri arasında yer alan çıplak kadının bir elinden çıkan dal gösterilirken, bu sahnelerde diğerinden farklı olarak kadının bir  elinde yer alan bir içki kabının varlığı dikkat çekmektedir. Ayrıca, kabın boyun kısmında lotüs yaprakları ve dalları arasında yer alan kurbağa avlayan leylek tasviri de ilginç bir biçimde Ortaçağ sürecinde yaygın olarak kullanılan geyik tasvirleriyle ilişkili gibidir. Yan kısımlarda yer alan sahneler alternatif olarak kullanılmış ve bir birlerinin tersi konumlar gösteren ağaç sembolü dallar arasında yer alan Elinde dal tutan ve bir kentavrosa binen adam ile, insan başlı  ve kanatlı bir aslana binen ve yine elinde dal tutan adam olarak dikkat çekmektedir. Kentavros ‘un bir elinde yer alan yuvarlak kap veya meyve tasviri kadar, insan başlı aslanın başının Soboleva Mohyla buluntuları arasında yer alan sadaktaki kartal adamın yüzünü anımsatan bir şekilde tasvir edilmesi de ilginçtir. Aynı ikonografik düzenleme Urallar ’da bulunmuş bir gümüş tepside de ortaya konmuş bulunmaktadır. (6)
   
 
 Avrasya kültür alemine ait Kadın-Ağaç dönüşümü ve kaynaşması olgusunu görsel olarak ortaya koyan  ve aynı zamanda da ikonografik açıdan bu olgu ve bağıntılı görsel öğelerin durumu hakkında açıklık getiren ilginç bir mimari elemana Bombacı, Gazne’deki çalışmaları esnasında rastlamıştır.(7) İki yüzünde de kabartmalar ihtiva eden bu mimari eleman çok zengin ve karmaşık bir  görsel bütünlüğe sahip olarak,  daha önceki süreçlerden aktarılan görsel ve tinsel oluşumun ilginç bir yansımasıdır. İki yüzünde de yoğun bir tezyinat gösteren bu kabartma Ortaçağ içlerinde dahi bazı değişikliklere rağmen ağaç ve kadın temasının ikonografik olarak varlığını nasıl koruduğunu ortaya koymaktadır. Bu mimari elemanın her iki yüzündeki süsleme tamamen bir birini tamamlayacak şekilde kurgulanmış olduğunu gösteren bir özellik sergilemektedir.  Her iki yüzde de benzer bir kompozisyon şeması mevcutsa da ana nitelikler çok farklıdır.  Her iki yüzde de üç taraftan iç kısmı çevreleyen bir bordür içinde ana kompozisyon yer almaktadır. Bu yüzlerden birindeki bordürde üstte harpiler, yanda  ikili figürler, ve çift başlı kartal benzeri tasvirlerle ile aşağıda aslanlar yer almaktadır. İç kısımdaysa, bitkisel süslemeler arasında bir ağaç tasviri ve bu ağaçla kaynaşmış bir kadın tasviri görülmektedir. Gövde kısmı kolları be başı insan şeklinde olan bu figürün  belden aşağısı bitkisel bir dönüşüme uğrarken başının ortasından da uzayan bir ağaç tasviri gösterilmiş bulunmaktadır. Bu ağaçla kaynaşmış kadın figürünün yukarı kalkık kolları yanında , sırtından çıkan kanatları da ilgi çekicidir. Aynı figürün başındaki taç, Kudırga Kayası üzerindeki ve Pazırık Kurgan 5 keçesi üzerindeki Tanrıça tasvirlerinde görülen taçların benzeridir. Bunlar dışında , ağacın üstündeki Simurg ağacın olağan üstü yönünü ve Evren temsili olduğunu gösterirken, ağacın yanında duran insan başlı kanatlı aslan Nagy Szent Miklos ve diğer buluntulara doğru açılım yapmaktadır. Arka yüzdeyse, bordür üzerinde kanatlı aslanlar,fil, tavus kuşu, kanatlı boğa, simurg , kanatlı unikorn gibi figürler ile bir kuş yer almaktadır. Bu hayvanlar daha çok  kozmik özellikleri yanında, astrolojik ve astronomik bir nitelik sergilemektedir. Ana  bölümdeyse, bir ağaç tasviri ile üst kısımda insan başlı aslana eşlik eden harpi, kanatlı aslan gibi hayvan figürleri yanında pelerinli ve elinde kadeh tutan bir insan figürünün yer alması gerçekten ilgi çekici olup, ağaç ve kadeh tutan adam ve ağaç kanatlı aslan ilişkisini kanıtlarken, simurgun yerine geçen insan başlı kanatlı aslan açıkça astronomik bir sembole dönüşmektedir. Burada, ağaç-kadın kaynaşması kadar, simurg-insan başlı kanatlı aslan dönüşümleri yanında ağaç ve sıvı içme teması arasındaki bağın kozmik karakteri de açıklık kazanmaktadır. Ayrıca ağaç ve tanrıça- kadın kaynaşması kadar , tanrıçanın kanatlı olarak gösterilmesi de önemlidir. Bu özelliğiyle tanrıça tüm Avrasya dünyası içinde sıklıkla rastlanan kanatlı tasvirleri yanında , bitkiler ve yılanlarla kaynaşmış görüntüsüne de bağlanmaktadır. Bu kanatlı haliyle tanrıçanın Orta Asya Bronz Çağı ortamından, İndüs, Mezopotamya, İran ve Balkanlar’ a kadar yayılan bir alanda  karşılaşılan iki yılan  iki sığırı ,  iki dağ keçisini,  veya başka bir hayvanı tutan tasvirleri de bir bağıntı göstermektedir. 1851 de Alexandropol Kurganında bulunmuş olan M.Ö. 4. Yüzyıla tarihlenen bir alem üzerinde yer alan bu tip bir tasvir ilaveten, Trak ortamında Svaştari Mezarı’nda  tonozlu mezar odasının yan duvarlarında aynen elleri havada  heykellerden oluşan benzer kadın tasvirlerinin varlığı, bu mezarın duvarındaki Tanrıçanın kendisine taç uzattığı atlıyla ilginç bir bütünleşme içinde bulunduğu yapıya uygun olarak, cenaze temaları bütünlüğüne girmektedir.
Kadın ve bitki kaynaşması ilginç birleşimlerle Avrasya kültür dünyasında ilginç örneklerle temsil edilen bir durum arz etmektedir.  Bu noktada ilginç bir örnek Ukrayna’dan gelmektedir. Babyna Mohyla Kurgan buluntuları arasında yer alan M.Ö. 4. Yüz yılın ikinci yarısına tarihlendirilen altın bir başlık takısı üzerinde Kadın lotüs üzerinde yapraklar arasında yer almakta olup, bitkilerin dalları geyik başları biçiminde sonuçlanmaktadır.  Geyik varlığıyla başka bir boyut kazanan sahne en erken örneklerine Finlandiya’da Astuvansalmi Kaya Resimleriyle, Altay Dağları’nda Tsangaan Gol Kaya Kazımalarında görülen,  avcı geyik ve kadın/tanrıça ilişkisinin oluşturduğu kompleksin bir örneği olarak teşhis edilmektedir.

 
Avrasya kültür ortamının bir başka köşesinde Romanya’da 1978 de bulunan  Lupu gümüş definesinde yer alan  ve Trak–Dak kültür ortamına dahil olan gümüş aplikler üzerinde yer alan sahneler Tanrıça, ağaç, kuş bağlamına Atlı savaşçıyı da dahil etmektedir. Değişik metal parçalar üzerinde kabartma olarak yapılmış figürlerin bu parçaların topluca belirli bir zemine uygulanmasıyla sağlanacak sahne bütünlüğü içinde  elinde rhyton tanrıça iki parçada görülürken, kuş ve ağaç iki parçada, sola doğru ilerleyen kalkanlı ve atlı savaşçı iki parçada gösterilmiştir. Diğer bir parçadaysa Tanrıça. Avrasya kültür ortamında yaygın olarak rastlanan biçimiyle kanatlı olarak gösterilmiştir.  Bu ikonografik oluşumu anımsatan bir çok örnek Balkanlar kadar tüm Avrupa ve  Avrasya ortamında da Demir Çağı ve Büyük Göçler Dönemi boyunca karşılaşılan önemli temalardandır.(8) Aynı kültür ortamından gelen Agighiol savaşçı avadanlıkları arasındaki bir baldırlık üzerinde Demir Çağı ortamında.
İkinci obje M.S. 6. Yüzyıla tarihlenen Ukrayna’da Mala Pereşçepina da bulunmuş gümüş tastır (Bkz. Hunnen + Awaren, 1996, s. 217,, Resim 5.19) Bu tasta uzun elbiseli kadının arkasında Ağaç önünde bir at, kaz yiyen tilki veya kurt,  lir  çalan adam, içinde balık ve ördek görülen göl, leylek, küçük kuşa saldıran yırtıcı kuş, Ağaç, geyik, iki  kuş ve ağaç ile birlikte asma tasvirleri yer almaktadır. Bu geniş sahneler Tanrıçanın niteliği kadar, diğer öğelerin açıklanması açısından da çok önemlidir.  Bütün bu tasvirler Tanrıçanın kimliği ve sahnelerin kült uygun bir nitelik taşımaktadır. Bu iki ayna üzerindeki sahneler Tanrıça çevresinde şekillenmiş olan kütl için de çok önemli veriler ihtiva etmektedir yaygın bir talep gördüğü anlaşılan sahnenin ilginç bir düzenlemesi gözlenebilmektedir. Burada üstte elinde yay tutan ve bir yılanla ilişkisi olan zırhlı bir atlı görülürken, alt kısımda bir elinde rhyton diğerinde kuş tutan ve tahtta oturan bir tanrıça tasviri yer almaktadır. Bu noktada,  atlıyla ilişkili tanrıçanın niteliği hakkında fikir verebilecek bir örnek yine Trak ortamıyla ilintili gümüş bir diademde ortaya çıkmaktadır. 

Burada Ortada sağ eli havada görülen atlının yanında ikisi önde ikisi arkada Bereket Boynuzları tutan dört kadın figürüyle birlikte iki uçta bebek emziren ve tahtta oturan Tanrıça betimlenmiştir.(9) Bu örnek tanrıçanın rolü açısından önemli bir açılım yaparken, Demir Çağı Avrupa ve Avrasya Dünyasında yaygın olarak görülen bir  temayla da ilişkiye girmektedir. Avusturya’da , Viyana Doğa Tarihi Müzesi’nde bulunan bazı Demir Çağı buluntuları üzerindeki  betimlemeler bu noktada ilgi çekicidir.  Keramik Urnolar üzerindeki bu betimlemelerde Tanrıça, atlı, geyik, dört kadın ve lir çalan figürü kapsamaktadır.(10) Bir diğer Orta Avrupa örneği olarak karşılaşılan  Sopron-Burgstall Tümülüs 28 den gelen bir urno üzerindeki betimleme atlının yanında Tanrıça’yı geyiklerin çektiği bir araba  kadar savaş temasıyla da ilintili kılmaktadır.(11) Bu dizge içinde çok dikkat çekici bir örnek olan bir Trak ortamı objesi , Bulgaristan’da Razgrad yakınlarında bulunmuş bir bronz kabartma üzerinde karşımıza çıkmaktadır. Bu sahnede  başında tipik bir Trak giysisi olan Frig başlığı giymiş  bir atlı merkezde  yer almakta olup, elinde bir rhyton tutarken gösterilmiştir.  Atlının pelerini geriye doğru uçmaktadır. Atlının yayında yerde bir yılan yer alırken önünde çekiçli bir adam ve onun üstünde rhyton tutan bir kadın yer almaktadır. Sahnenin en ilginç figürü, atlının arkasındaki  lir çalan Orpheus’tur. (12)   Antik Çağ Dünyasında Yer Altı yolculuğu ve ölüp dirilme temasıyla ilintili olan Orpheus’un doğa ve yaşamı yönlendiren ilahi müzik kavramıyla ilişkisi bilindiği için, bu temanın çok daha eski kökeni ve Avrasya ve Avrupa kültür ortamındaki yayılımı için de önemli bir odak teşkil etmektedir.
    
 
Pelerini savrulan atlı ve okuyla avda gösterilen atlı teması tek olarak da Avrasya dünyasında teşhis edilen bir temadır. İlginç bir örnek MÖ.  3. Veya 2. Yüzyıllara tarihlenen Kazakistan’ın güney doğusundaki Talda Kurgan Bölgesi’nde Tenlik Kurganında bulunmuş olan bir Saka eseri olan altın apliklerde ortaya çıkmaktadır.  Burada pelerini savrulan bir atlı betimlenmiştir. Kazakistan’da Alma Ata yakınlarında bir Ateş Tapınağı’nda bulunmuş M.Ö. 2. Yüzyıla tarihli metal bir buhurdan veya mangal olması gereken obje üzerindeki üç boyutlu betimlemeler arasında karşımıza çıkan atlının gerilmiş yayı ile geyik avlarken gösterilmiş olması yanında,  Ukrayna’da 1976  da bulunmuş Hunivka Kurganından gelen  altın bir at başlığı süslemesinde geyik, ağaç ve geyik avlayan elinde yayı ile bir atlı betimlemesi gibi sahneler de görülmektedir.  Ayrıca,   Ukrayna’da  M.Ö. 4. Yüzyıla tarihlenen  Filipovka  Kurgan 1 buluntularından  altın  bir plaka üzerindeki gergin yayı ile avlanan atlı ve Kurgan 3  buluntularından  kemik atlı tasvirlerini de unutmamak gerekir.
Ağaç kökleri çok erken süreçlere kadar giden bir sembol olarak dikkat çekerken, Avrasya Step Dünyası için ilgi çeken en erken örnekleri Bronz Çağı ortamında karşımıza çıkmaktadır. Bu örnekler de özellikle cenaze kültleriyle ilintilidir.  Orta Asya’da  M.Ö.  3. Binden 2. Bine kadar uzayan Okunev Kültür ortamında yaratılmış dikili taşlarda güneş, yılan ve mask tasvirleriyle birlikte geyiklerle de ilişkili olarak görülen ağaç,  Türkmenistan’da M.Ö. 3. Binlere ait  önemli bir Bronz Çağı yerleşmesi olan Gonur Tepe ’de Nekropolden çıkarılmış keramikler üzerinde kazıma olarak yapılmış ve kuşlar ile geyikleri de içine alan sahneler teşkil ederek karşımıza çıkmaktadır. Step Dünyasının batı ucunda Kerç Yarım Adası’nda Astanino’da  da  M.Ö. 4500 – 3000 arasına tarihlenerek aynı sürece denk düşen Eski Çukur  Kültürü (Old Pit Culture) sürecine ait içinde iki çocuğun kalıntılarının yer aldığı bir mezarda  iki düz  taş bloğu yüzeyine kazınmış  ağaç tasvirlerine rastlanmaktadır. Bu tasvirlerden birinde 2 yuvarlak oyuk, diğerindeyse, 3 çift 6 oyuk yer almaktadır.(13) Bu oyuklar çok daha sonraki süreçlerde uzun bir zaman sürecini kaplayacak şekilde kullanılacak olan ağaç tasvirlerindeki meyve ve diğer sembollerin de öncülerinden biri olarak ortaya çıkarken, ağaç ve mezar bağlantısını ve Baltık kültür çevresinde  özellikle Baltık Dil grubuna sokulan toplulukların mezarlıklarında mezarın ayak ucuna konan üzerinde ağaç tasviri bulunan mezar tahtalarını ve Türk Dünyası’nda yaygın bir kullanımı olan ağaç tasvirli mezar taşlarını da akla getirmektedir.  Bu noktada, Baltık Dünyası’nda kullanılan bu mezar kültü öğesinin ruhun göğe ulaşmasıyla ilintili konumunun bilinmesi ilgi çekicidir.
Ağaç sembolünün çok yaygın bir yayılım alanı olup, Step Dünyası dışında da çok talep edilen bir  sembol olarak, Balkanlar, Anadolu, Yakın Doğu, İran ve İndüs ortamı başta gelmek üzere çok geniş bir coğrafi açılım göstermektedir.  Özellikle Sümer ve Akad Dünyası ile Elam Kültür ortamından gelen objelerde karşımıza çıkan ağacın tanrısal bir yönü aşikar olup, tanrıçalarla ilişkisi de hem ikonografik hem de yazılı kaynaklarca desteklenmektedir. Bronz Çağı Uygarlıklarında yaygın olarak  karşımıza çıkan ağaç, atlı ve kadın tasvirlerinin tek tek ve ayrı ayrı oluşturdukları kompozisyonlar kadar, birlikte oluşturdukları kompozisyonlar da çok yaygındır. Fakat daha çok  bu kompozisyonun Maveraünnehir  ve Güney Sibirya ağırlıklı olmak üzere Orta Asya çevresinde önemli bir kullanımı olduğu gözden kaçmamaktadır. Orta Asya,  Elam ve Erken İran Kültür ortamı kadar İndüs Uygarlığı ’nın Mezopotamya ile birlikte kullandığı semboller dizgesi içinde büyük öneme haiz olan  Tanrıça, Kanatlı Tanrıça çift yılan, çift aslan, gibi hayvanlar ile Anadolu ve Balkanların Ana Tanrıçası  ikonografik açıdan yakın bir paralelite göstermektedir.
Bu kompleks  ikonografik oluşumun açılımı açısından, yılanlarla dövüşen  kartal veya kartalan-adamın  durumu açısından ilgi çekici bir obje Oxus Bölgesi’nden  Bronz Çağı ‘na ait bir balta üzerinde karşımıza çıkmaktadır.(14) Burada bir domuz ve kanatlı aslanla dövüşmekte olan çift kartal başlı ve kanatlı, belinde bir peştemal bulunan bir erkek tasviri yer almaktadır. Bu tasvir domuz avı sahneleri kadar, kartal ve diğer canlıların mücadeleleri açısından önemli bir obje olarak teşhis edilmektedir. Bu kuş başlı ve kanatlı figürün başında geyik boynuzları ve vücudundan uzayan bir kuyrukla betimlenerek keçi ve benzeri hayvanları bacaklarından tutarken gösteren görüntülerle karşılaşılması yanında bazı mühürlerde hayvanlarla kadın bazı mühürlerdeyse kuş başlı adam figürünün bulunması Bronz çağı Maveraünnehir ve Orta Asya Bronz Çağı ortamında önemli bir evrensel şekillenmenin mevcudiyeti açısından önem taşımaktadır. Bu noktada bir Akkad Devri çağdaşı Doğu İran  silindir mührü üzerinde yer alan sahnede karşımıza çıkan kompozisyon bütün ikonografik oluşum açısından da öneme haizdir.(15) Bu sahnede  omuzlarından yılanlar çıkan ve başlığında bir sığır kafası görülen  tahtta oturan tanrıçanın önünde eğilen bir figürle bunun üstündeki lir ve lirin yanındaki kartal ilginç bir bütünleşme oluşturmaktadır. Aynı mühür üzerinde tahtta oturan tanrıçanın alt ve üstündeki kısımlarda ikiye bölünmüş, kurban edilmiş bir sığırın varlığı önemlidir. Bu tip sahneler bahsi geçen bütün Bronz Çağı kültür çevrelerinde  ufak tefek farklılıklarla mevcudiyetini sürdürmüş gibi görülmektedir. Step Dünyası’nda önemli bir talep gören Hayvan Dövüşü sahnelerinin oluşumu kadar erken tanrıça ile yılanlar, aslanlar ve sığırlar arasındaki bağlantıyı ortaya koyan en ilginç objelerden biri hiç şüphesiz ilginç bir Sümer devri objesi olan, Bağdat’ın kuzey doğusu ‘nda  Hafaceh ‘ de bir tapınakta bulunmuş klorit taşından bir kabın üstünde yer alan kabartmalar üzerinde kendisini göstermektedir. Burada, tanrıça birinde elinde yılanlar tutarak aslanlar üzerinde yer alırken, diğerinde sığırlar üzerinde elinde akar suları tutarken gösterilmiştir. Sahnenin en sağındaysa, kartal ve aslanın parçaladığı bir sığır ile birlikte ağaç tasviri sahneyi tamamlamaktadır.(16) Bu tip Doğu İran mühürlerinden birince(17), bu tip mühürlerin ana oluşumunu gösteren sahne bütünlüğünde  kartal görülmezken, bir adamın sahneye dahil olması önemlidir. Ayrıca mühürlerde kadeh ve daha önce bahis konusu olan ve Step Dünyasının tasvirleri ve mezar buluntularında yer alanlara benzer yuvarlak kapların varlığı ilgi çekicidir. Bu mühürlerdeki sahneler , müzik, Tanrıça , ağaç ve atın evcilleştirilme süreci öncesindeki  şekliyle adam tasvirleri ile kartalı, aslanları ve sığırları da içine alan bir bütünlükle Tanrıçanın Su, dağ ve sığırlarla bütünleşen kimliğine ışık tutarken, M.Ö. 2500 lere giden Mezopotamya mühürleri ve diğer eserler üzerindeki sahnelerdeki ağaç , tanrıça ve adam tasvirleri Step Dünyasının Bronz Çağı Kültürleriyle Mezopotamya, İran, İndüs, Anadolu, Balkanlar ve Maveraünnehir  bölgelerindeki çağdaşları arasındaki ilişkileri de ortaya koymaktadır. Ayrıca bu adam tasvirinin yerine atın evcilleştirilmesiyle birlikte Orta Asya kültür çevresinden başlayarak atlının geçtiğini göstermektedir.
Ana gelişimi içinde tahtta oturan tanrıça ile özdeşen kadın, elinde kadeh tutan atlı ve ağaç gibi figüratif elemanların Ortaçağ içlerinde de varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Bu sahne oluşumu ve ikonografik gelişim içinde ufak tefek farklılaşmalara rağmen ana fikrin çok fazla değişime uğramaksızın politik bir kimlik kazandığı görülmektedir. Bu açıdan, M.S. 8. Yüzyıla tarihlenen Khoten ’den gelme tahta bir levha üzerindeki resimde solda kadın, ortada ağaç, sağda atlı ve kartalla özdeşen yırtıcı kuş ilginç bir durum arz etmektedir.(18) Burada atlının elindeki kadeh de dikkat çekicidir. Ayrıca bu tip sahnelerin daha sonraki süreçlere de taşındığı görülmekte olup, özellikle tekstil, fildişi, seramik  ve metal eserler ile minyatürlerde ilgi çekici örneklere rastlamak mümkündür. 13. yüzyıldan kalma İran kökenli bir Selçuklu seramiği üzerinde karşılaşılan sahnede kabın boyun kısmında ağaç ve oturan kadın ile aşağı kısımda  elinde yay tutan bir atlı ve ağaç betimlemeleri hayvan ve bitkiler arasında görülmektedir.(19) Ayrıca Bronz Çağı içlerinde şekillenen Tanrıça temasının uzantısı olarak karşılaşılan ilginç bir örnek olarak Sibirya  çıkışlı olduğu iddia edilen gümüş bir tabak üzerindeki sahne dikkat çekmektedir.(20) Bu sahnede bağdaş kurmuş büyük boyutlu bir figür tahtta oturur vaziyette gösterilmiş olup, başının arkasında bir hilal motifi fark edilmektedir. İran kültür çevresiyle yakın paraleliteler sergileyen bu sahnede hilalin yanlarındaki melekler ile aşağıda ok ve yay tutan figürler yer almakta olup, bir kadeh sunma sahnesi oluşturulmuştur.  Ayrıca sahnede iki aslan figürünün varlığı bu sahnenin Gonur Tepe ve diğer bazı  Bronz Çağ objelerinde karşılaşılan iki aslanla bağıntılı Tanrıça fikriyle ilişkisini  hatırlatmaktadır. Ayrıca bu ikonografik oluşum tüm Ortaçağ dünyasında farklı dinsel tercih ve oluşumlara rağmen etkisini sürdürmüş gibi gözükmektedir. Ayrıca çok stilize olmuş biçimlerde bu ikonografik oluşumun tümü veya tekil elemanlarının yansımaları  halılar, seccadeler ve diğer tekstil ürünleri üzerinde kendisini göstermiş ve hatta göstermektedir.
Sahnelerin ikonografik açılımı içinde önemli bir nitelik  arz eden kadın figürünün Tanrıça kimliği net bir biçimde belirginleşirken, atlının da olağan bir insan figürü olmadığı da aşikardır. Bu noktada  ağacın da olağan üstü rolü kesindir. Bu ilahi nitelikli sahnenin genel oluşumu itibariyle ilk belirginleştiği süreçten itibaren önemli bir sosyal kimliğe de sahip olduğunu belli eden özellikler, dini oluşumu yanında dünyevi niteliğiyle de sahnenin ve içindeki figürlerin  ayrıcalıklı seçkin politik semboller olarak da işlev gördüğünü gösterir gibidir. Özellikle Ortaçağ sürecinde iyice netleşen bu durumun daha erken süreçlerde de elit gruplarla bağıntılı bir dini ve sosyal sembol ve semboller topluluğu olarak ana temayı ön plana çıkarttığı fark edilmektedir.
Üst Paleolitik süreçlerden itibaren kullanım gören bir sembol olan ağaç daima tüm insanlık için temel sembollerden biri olarak ön plana çıkmıştır. Evrensel bir niteliği olan ağaç tüm oluşumu itibariyle kozmik bir sembol olarak belirlenmektedir. Genellikle Hayat Ağacı ve Yaşam Sembolü olarak yorumlanan ağacın bu sığ yorumunu aşan bir işlevi olduğu ve geleneksel veya eski toplumlar için çok daha geniş bir kozmik değer taşıdığı kesindir. Ağaç sadece tek boyutlu bir simge olmayıp, yaşam ötesinde ölüm ve ölüm ötesine de açılan bir simgedir. Ölüm ve ölüm ötesine geçen durumunu belgeleyen en güzel kanıt Astanino ’daki çocuk mezarındaki kazımalarda da kendisini göstermektedir. Pek çok topluluğun dillerindeki anlam derinliğiyle birlikte,Türkçe’deki şekliyle ağaç sözcüğünün toplanma ve toplayan anlamına gelen ifadeselliği yanında baş ve köken ifade eden semantik bir değer taşımakta oluşunun teşhis edilmesi çok önemlidir. Bu noktada, Hint-Avrupa dillerindeki semantik boyutuyla ağaç süreklilik ve sonsuzluk kavramlarıyla birlikte gerçekliği de ifade etmektedir.
    
 
Bunlar dışında ağacın ölmüş ata ruhları ve doğacak torunların ruhlarının da toplandığı bir yer olması önemlidir. Ülkelerin de koruyucusu olan ağaç ruhsal ve maddi dünyalar arasında bir bağ olarak bütün dünyaların zamanların ve güçlerin bütünleşme noktası olarak tam bir  kozmik  odak oluşturmakta ve evrensel kimlik kazanmaktadır. Vedik ilahilerde Tanrıların kutsal adı olarak beliren ve değişik cihetlere de açılan tipleri teşhis edilebilen, Sümer mitolojisinde tanrıların evi olan ağaç, Hint Dünyası’ndan gelen ilginç verilerle önemli açılımlar yapmaktadır. Reinkarnasyon ötesindeki sonsuz tek olgu ile bütünleşmeyi temsil eden ağaç kavramı tam anlamıyla sonsuzluğu temsil ederken, ölümden sonra ruhların kurtarıcısı ve ruhların Tanrısal aleme ulaşmasına hizmet eden bir aracı ve aynı zamanda da, yaşayan alemin koruyucusu olarak belirginleşmektedir. Aynı zamanda bu ağaç kavramı yaratım ve yaratılmış tüm evreni oluşturan, saf ışıkla her şeyi kaplayan,  yaratıcı soluk olan omnipresent, etheral eril güç simgesi ters incirle, kütlevi kaotik sular evreniyle özdeşen dişil güç simgesi lotusun da bütünleşmesiyle oluşmuş bir semboldür. Nordik mitolojide sondaki başlangıç, başlangıçtaki son olan  ağaç , ölümde yaşam , yaşamda ölüm kavramını da ihtiva ederek geniş bir boyut kazanmaktadır.  Bu ölüm ve ölümü aşan ağaç kavramı Eski Mısır Dünyası’nda sonsuzluk ve ölüme karşı zafer ve ölümsüzlük kavramlarıyla, Eski Yakın Doğu Dünyası’ndaki benzer rolünü sürdürmekte ve daha sonraki süreçlerde, Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıktaki Cennet Bahçesi ortasındaki ağaç veya bilinen alemle gaipler alemi arasında duran ağaç şeklini alacak sonsuzluk ve yenilenme kavramını da içine almaktadır.
Bu noktada ağacın en güzel ifadesini bulduğu ortamlardan biri olan Zerdüşt kutsal metinlerinde ve Zerdüşt anlayışında bu dinin en önemli şahsiyeti olan Işık, Zihnin ve Bilincin Yaratıcısı, Her Şeyi Bilen Yaşlı Efendi Ahura Mazda’nın Yarattığı Doğru-Güzel Ağaç, Sonsuz Hayat ve Yaratım’ın sembolü olarak, Vouru-kaşa Denizi ortasında  yükselen bir şifa sembolüne de dönüşmüştür. Yaşam sembolü olan bu ölümsüz ağaç, sağlık ve sıhhat kaynağı işlevine haiz bütün bitki tohumlarının da bütünleştiği ve ölümsüzlük içkisi olan Hoama’nın var olduğu yegane kaynaktır. Ağaç ve ölümsüzlük içkisi arasındaki ilişki sadece Zerdüşt düşüncesi için değil, geniş bir alana yayılan değişik toplumların ağaç sembolizmi ve mitolojisi için de geçerlidir.  Zerdüşt düşüncesinde bu ağacın üstünde yerleşmiş bulunan ve bir tür Kartal  kavramı ile özdeşen yüce kuş Sinamru ve onun Hint paraleli  Bilgi sembolü ve Yüce Yargıç niteliğine haiz  Raşhu için geçerli olan tem de benzeri bir evrensel bir yayılıma sahiptir. Tunguzlar’ın inanç sistemindeyse  çift başlı kartal Zerdüşt inancındaki Zurvan gibi zamanı temsil eder.
Türk Dünyası’nda önemli bir sembol olan ağaç tümüyle Avrasya kontekstindeki niteliğini korumaktadır. Bu ağacın dallarında ölmüşlerin ruhları beklemektedir.(21) Ağacın her  şeyin anası olduğu inanan Yakutlar, Türkler ve diğer uluslar gibi bu ağacın soy menşei olduğunu kabul ederler. (22) Türklerce altın yapraklı bir kayın ağacı olarak tahayyül edilen bu ağaç aynı zamanda ulusun da koruyucusudur. Yakutlar’ın doğum ve hayat tanrıçası  kudretli Ana Tanrıça, Kün Kübey Kotun (Hatun) veya Altaylar ’daki şekliyle Umay Ana bu ağacın sahibi olup, onun altında oturmaktadır.(23) Ağaçla özdeşen ve ağacın sahibi olan  Kün Kübey Kotun (veya diğer bir ifadeyle Ak Ana), Yakutlar’ın Yaratıcıdan sonraki en önemli gücü olan aktif kişilikli, Evrenin Baş Hakimi Ürün Er Toyon’un Beyaz Güneş olarak aydınlıkla özdeşen Hatunu ve Hayatı Veren ve Koruyan, İyiliğin Sahibi olan bir Tanrıçadır.(24) Altaylar ‘daki anılışıyla Umay olan Tanrıça’nın Geceleri koruyuculuğu aydınlık ve karanlık çatışmasındaki önemli koruyuculuğunu gösterir.(25) Yakut kozmolojisinde önemli bir yer tutan ağaç kavramıyla bütünleşen bir unsur olarak, kısır kadınların çocuk sahibi olabilmek için kutsal ağaçlara kurbanlar yapması önemli bir tapınımı göstermektedir.(26) Bu durum diğer Türk Toplulukları kadar, bir çok İç Asya ve Avrasya topluluğunda ağaçlara beyaz at kurbanı yapılmasıyla da daha değişik oluşumlara açılmaktadır. Bu noktada, ağaçla ilişkili olarak  ortaya konan Kartal veya kutsal kuş motifi Türk Dünyası’nda da kendisini göstermektedir.  Oxus Bölgesi’nden gelen Bronz Çağı tören baltasındaki pars ve domuzla dövüşen çift başlı kartalı hatırlatan bir şekilde,  ölümsüzlük suyu içmiş olan bu Çift Başlı bir kartalın ağacın tepesinde bulunduğu ve diğer benzerleri gibi Evrenin Gözcüsü  olduğu görülmektedir.(27) Şamanların aşağı ve yukarı alemlere yolcuklarına yardım eden bu yaratığın(28), Hint mitolojisi’ndeki Garuda ve diğer benzerleri gibi ilahi ağacın ölümsüzlük kaynağı olan meyve özünü koruyan Kuşbey kimliğini kazanması önemlidir.(29) Bu ilahi kuşun bu belirginleşen niteliğiyle  daha önce bazı objelerdeki tasvirleri bahis konusu olan kartal veya kartal adamın kimliğine olduğu kadar, ilahi işlevi ve rolüne  de ışık tuttuğu aşikardır.
Paleolitik süreçlerden itibaren önemli bir üstlenen kadın tasvirleri ve kadın idollerinin uzantısı olarak gelişim gösteren ve Bronz Çağı ortamında önemli bir değişiklik geçirdiği gözlenen Kadın tasvirleri ardında varlık bulan Tanrıça kavramı, Yakın Doğu, Avrupa, İndüs ve Avrasya ortamında,  Türk Dünyası’ndakiyle paralel bir biçimde İlahi Ağaçla iç içe geçmiş bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu noktada ağaçla ilişkili değişik tanrıça kavramlarının bulunduğu Mezopotamya mitlerinde en ilginç tanrıça betimlemesi Babil’deki adıyla Gula Bau  olarak tanınan ve Sümer Pantheonu’nda Ninhursag olarak adlandırılan tanrıçadır.  Evrenin merkezindeki içinde kozmik ağacın bulunduğu bir tür cennette yaşayan Gula Bau Yaratıcı bir Ana tanrıça olarak  ölüyü yaşama döndüren ve kadere hükmeden bir kişilik sergiler. Bu tanrıçanın Sümer pantheonundaki karşılığı olan Ninhursag,  Dağlar ve Çöller gibi  Yabanıl Yerlerin Hanımı olarak belirlenen ve aynı zamanda, yılanlarla yakın bir ilişkisi görülen  bir Ağaç Tanrıçasıdır.  Yerin Hanımı olduğuna işaret eden Ninki ve Yaşamın Hanımı olduğuna işaret eden Ninti adlarını da taşımaktadır. Yaban keçisi, gazeller ve eşeklerle de ilişkisi görülen bu Bereket Tanrıças zamana hükmeden
Göksel varlık olan Tanrı Anu’nun kızı, Sular ve Yerin Efendisi Bilge Ea’nın eşi ve Bitkiler Tanrıçası Ninsan veya Ninmu’nun annesi olarak kimlik kazanmaktadır.  Dağ kavramıyla özellikle Anadolu ve batıdaki benzerleriyle paraleliteler sergileyen tanrıçanın doğum kadar,  şifa ve ölümsüzlük kavramlarıyla yakın bir ilişkisi ve ölümden sonra tekrar diriltme ile belirlenen bir işlevi vardır.
Bu iki başlı kuşa Türk Mitolojisi’nde  eril bir ifadeyle Alp Karakuş adı da verilmekte olup, Üç kızıyla birlikte var olan bir Tanrıça olarak da ifadelerine rastlanan  bir başka kuş tanımı da Demirkazık ve Kuzey Yıldızı ile de özdeştirilebilmektedir.. Ölümsüzlük suyu verme motifiyle yakından ilgilidir (Bkz. İnan , A., ‘ Türk Folklorunda Simurg Ve Garuda ‘, Makaleler ve İncelemeler. Ankara, 1987, s. 350-352. Ural mitolojisinde de benzer bir kuş bulunmakta olup, Gök veya Yüce anlamına gelen Num veya Yüce Parıltı/Göksel Parıltı anlamına gelen adıyla Tanrı Numi Turem , Ostyak ve Vogul inancına  Yıldırım Kuşu olarak belirir. Numi Turem (veya Torum) aynı zamanda, Tanrıça’nın da eşidir (Bkz. Simçenko, Ju. B. 1978, s. 506). Ayrıca Macar Baş tanrısı Isten de Kartal ile özdeştirilirken, Altay Dünyası’nda Altın Dağ’ın Tepesinde ve  Yedi Kollu bir Kayın olan Kozmik Ağacın yukarısında oturan Baş Tanrı Bay Ülgen ‘in  Gök Kuşu, Bekçisi, Gözcü  Berkut ile ilişkisi gözden kaçmamaktadır.  Bu noktada, Kuş kavramının ruhsal olan olgularla ilişkisini de unutmamak gerekir.
Ana tanrıça veya Büyük Tanrıça olarak da anılan Tanrıça Türk mitolojisi kadar, değişik kültürel ortamlarda da  ağaçla yakın ilişki içindedir.  Suriye kökenli Artagatis ve Kenani ve Fenike Tanrıçası Astarte bu durumun en güzel örnekleri olup, Babil’in İştar olarak tanıdığı Sümer tanrıçası İnanna da ağaçla ilişkilidir.  Bu noktada, en ilginç verilere ulaştığımız Eski İran Tanrıçası veya Zerdüşt inanç ortamının baş Tanrıçası olan Yüce Güçlü Belirsiz veya Kirletilmemiş Yiğit Nem anlamlarına açılan ismiyle beliren Ardvi Sura Anahita, Koruyucu kimliğiyle  Yaşam Suyu  kadar Hayatın Akışının   Altın Anası olarak büyük öneme haizdir. Materyal aleme güç veren Tanrıça uzun boylu,beyaz elbiseli, sekizgen yıldızlı taçlı, altın küpeler, gerdanlıklar takan, altın işlemeli pelerin giyen ve elinde dal demeti tutan bir şekilde tahayyül edilmektedir.  Yiğitleri ve yöneticileri koruyan , yaşam ve zafer veren bu elit kimlikli Tanrıça, rüzgar, yağmur, lulut ve doluyu temsil eden  dört beyaz atın çektiği arabaya biner ve Vourakaşa Denizi’nin ortasında  yetişen Göksel Ağaç ile ilintili olarak,  bu ağaçtan elde edilen sonsuz yaşam ve ölümsüzlük kaynağı Hoama’yı verir. Büyük krallar ve İmparatorların özellikle çok hürmet ettiği tanrıça(30) aynı zamanda, ruhsal ilham ve güç ile başarı verir. Yaratılışın bekçisi olan Ardvi Sura Anahita sığır, meşale ve ateş sembolleriyle yakın ilişki içindedir. Bu Tanrıça’nın çok yakın bir paraleli olarak teşhis edilen Bağlayan ve Bağlanılan gibi anlamlar taşıyan Bendis adıyla belirlenen Trak Tanrıçası da yer altı, ölüm ve yeniden doğma kavramlarıyla birlikte Ardvi Sura Anahita  ‘ya yaklaşan bir nitelik taşır. Bu noktada, özellikle dikkat çeken bir kavram olarak belirlenen Hindu Pantheonu’nda Evren’in Ruhu ve Özü olan Tanrı Brahma’nın eşi Tanrıça Sarasvati bir Göl  ve Sular Tanrıçası kimliğiyle Anahita ‘ ya benzer bir nitelik sergilerken,  müzik ve bilgeliği de  bu temel Tanrıça kavramıyla özdeşen diğer bir çok Tanrıçada da olduğu gibi etkin kılmaktadır. Bunlar dışında, bir Pelasg Tanrıçası olarak teşhis edilen Eurynome,  Tanrısal soluğu temsil eden güvercin, evrensel il eylemi temsil eden dans ve Kuzey Rüzgarı’nın dönüşümü olan Yılan görünümüyle Tanrı Ophion gibi kavramlarla ilginç bir açılım yapmaktadır. Bu semboller özellikle Trak ve Avrupa dünyası ’ndan gelen örneklerde tam bir anlam derinliği vermektedir. Bu tanrıça tasvirleri Ana Tanrıça’ nın özünde yaşamın koruyuculuğu kadar ölümden sonraki yeniden dirilme ile ilintili kılmaktadır. Bu noktada, Tanrıça ve Kozmik Ağaç arasındaki bağıntı ve iç içelik de nettir. Elde dal tutma daha çok İran ortamında kendisini gösteren ve yaradılıştaki birliği ifade eden ritualistik bir nitelik taşırken(31), içinde soma veya hoama  ile özdeşen bir sıvı ihtiva eden küçük kap kavramı da bu ortama tam anlamıyla karşılığını bulmakta (32) ve Tanrıça kültünün önemli bir ritual objesi olarak  Avrasya’nın birçok yerinde mezarlarda bulunan yuvarlak kaplar başta olmak üzere bir çok kabın ve Tanrıça’nın elinde görülenlerle birlikte diğer figürlerin elindeki rhyton ve phialeler için de önemli bir çıkış yapmaktadır. Bu kapları dini olduğu kadar, politik ve sosyal işlevleri de olduğu aşikardır .
Ural Kültür ortamında yaratıcı Ana Tanrıça  Madder-Akka ve üç kızı  kader ve koruyuculuk işleviyle ortaya çıkmaktadır. Ölümü  denetleyen  ve kendisine yapılan sungular karşılığında yaşam süresini uzatan  Ölüm Ana anlamına gelen bir ada sahip olan Jabme-Akka da bir kadındır. Özellikle üç kızdan Ateş ile ilintili olan Ev ve Ocağı koruyan  Sar-Akka önemli bir kimlik sergiler.  Bu tanrıça için  ritualistik objeler ayrılmıştır.(33) Nordik ortamda bu rolü üstlenen  diğer benzerleriyle bütün özellikleri paylaşan Tanrıça Freya aynı zamanda  anlara ve zamana da hükmeder. Bu durum diğer tanrıçalar için de geçerlidir. Büyük Anne anlamına gelen Akka , Mader-Akka şekliyle Anaların Anası anlamını kazanmaktadır.  Toprak ile özdeşen  ve geyiklerle yakın ilişkiler sergileyen Mader- Akka insan ve hayvan ruhlarının sahibidir ve ruhu saran vücudu da yaratır. Kızı Sar-Akka ise ruhları vücuda koyar.(34) Bu rol Buryatlar’da Manzan-gormo ve Altaylılar’ın Umay Ana’sında  Yaşam Gücü ve  Beden veren şeklinde karşılığını bulur.(35) Nanai ve Evenkler’de rastlanan şekliyle Yaşlı Kadın  boyun da koruyucusudur.
Antik Çağlar’da ve Erken Ortaçağ’da Evrenin Tahtı olarak algılanan su kaynaklı, ölüm ve yaşamın denetleyicisi olduğu kadar, savaşlarda başarı veren ve kadere hükmeden Tanrıça yanında onunla bütünleşen erkek figürü olarak atın evcilleştirilmesinden önce, daha çok mızraklı , savaşçı giysili veya değişik görünümlü bir adam iken,(36) atın evcilleştirilmesiyle atlı olarak tahayyül edilen bir görüntü kazanan şahıs Pazırık Kurgan 5 deki keçe üzerinde görülen ikinci önemli insan figürü ve üçüncü önemli sembolik öğedir. Bu figür aynı zamanda bağıntılı sahnelerde yer alan kartal  ve diğer atlı veya adam figürleriyle ilişkilidir.(37) Bu noktada atlının özellikle üstünde gösterilen sadak dolusu ok ve yay onun okçu oluşuna bir gönderme olarak teşhis edilmektedir. Eski  Avrasya ve Asya kadar tüm Yakın Doğu ve Avrupa  Dünyasında yer alan ilginç Tanrı tiplemeleri bu noktada ilginç verilere kaynak teşkil etmektedir. Bu noktada, Hint Avrupa dillerinde temel çıkış noktası teşkil eden ve halen de kullanımını belli ölçülere de sürdüren (Hindistan’daki genel kullanımına ters düşen bir biçimde Cinlere  işaret eden )ve genellikle de, Tanrı anlamının karşılığı olan Deus veya Dievs  (Deiw)  sözcüğü aynı zamanda Parlamak anlamına da haizdir. Aynı durum , Ural Dünyası ‘nda açıkça görülmektedir. Bu noktada en ilginç örnek Ostyak ve Vogullar’ın Baş tanrısı Num Turu veya Numi Turum’un Gök veya Yüce Parıltı anlamında kendisini göstermektedir. Bu Tanrının  7. Kat gökte , Orta aya ve Sibirya mitlerinin önemli bir şahsiyeti olan Usta Okçu Mergen Tengre ile birlikte  ve hatta kaynaştırılmış oluşu ilginç bir durum arz etmektedir. Yıldırım Kuşu olarak bilinen bir yaratıkla da özdeşen Numi Turum’un Her Şeyi Bilen bir Yıldırımlar Tanrısı ve aynı zamanda da, Büyük Anne anlamına gelen adıyla belirginleşen Ana Tanrıça Kaltas-imi’nin eşi olarak tanımlanması çok önemlidir.(38) Ayrıca , Fin mitolojisi’nin baş tanrısı Ukko’nun da ok ve yay ile ilişkisi bu noktada önemli bir nitelik taşımaktadır.(39) Ayrıca Fince de Tanrı sözcüğüne karşılık olan ve Gök (veya Gökteki/ Gökteki Yer) anlamına da açılan adıyla Jumala ’nın Mızrak Biçimi Yıldırımlara sahip olduğu inancı  önemli bir nitelik taşımaktadır.  Bu noktada, Avrupa Demir Çağı Kültür Ortamıyla bağıntılı objeler üzerinde mızrak ve yıldırım bağıntısı kadar Güneş ve Gök bağıntısını ortaya koyan  sahneler ve süslemeler ihtiva eden bazı metal objelere rastlanmış olması dikkat çekicidir.(40)
Avrasya’nın Doğusu ile ilintili olduğu fark edilen Okçu’ ya özellikle Ural ve Altay topluluklarının inanç sistemlerinde ve anlatılarında da rastlanmaktadır. Stepler Dünyası’nın Batı bölgelerinden gelen objeler üzerinde de Geyik Avlayan  Okçu Atlılara rastlanması ve bu sahnelerde ağacın yer alması  çok önemlidir.(41) Altaylılar arasında Usta Okçu anlamına gelen Mergen lakabını taşıyan tanrıya yedinci kat gökte Tanrı Bay Ülgen’in oğlu olarak Kün Ana ile birlikte rastlanmaktadır.  Evenkler  için Yaşam Sağlayan, İnsanların ruhlarını veren ve Ren geyiği ile geri alan  ve Yukarı Dünya’da Geyik Avlayan Main ’in Ural topluluklarında dağlarda Gök Tanrısına yapılan kurbanın hayvanı olarak seçkinleşen geyik avlaması ve göksel kimliği  de dikkat çekicidir. Ayrıca Tunguzlar’ın Gök ve tüm aleme hükmeden Tanrısı Buga’nın da geyik kurbanıyla ilintili oluşu diğer önemli bir öğedir. Moğol Toplulukları ‘nın inanç sistemlerinde karşımıza çıkan  Mergen lakabını taşıyan şahısların yayları yanında, düzlüklerde dolaştıkları atları da önem taşır. Ayrıca Yıldırımlarla ilişkileri ve Her Şeyi Bilen Mergen Tengri tanımlamasıyla tanrısal bir kimlik kazanan Okçu, Buryatlar’da Esege Malan Tengri’nin Çobanı Debetsoi ile sürüleri ve bozkırları koruyan bir nitelik de sergilemektedir. Bu Bozkırlar ’ın ve Sürüler ’in Koruyucusu kimliği özellikle Hint Avrupa Toplulukları’nın önemli bir Tanrısal şahsiyeti olan Mithra ile benzeşmeler göstermektedir.
Zerdüşt İnançlarında Ahura ile birlikte, Bozulmaz Doğru Şeyler olarak belirtilen İki kavramdan biri olan Mithra, Bütün Ülkeler ve Düzlükler ’in Sahibi ve Koruyucusu olup, Güneş ve aynı zamanda , Güçlü Rüzgar olarak tanımlanmıştır.  Gece göğüne de hükmeden Mithra gündüz Güneş, gece ’de Atlıdır. Ölümsüzlük Veren, İlahi Koruyucu Mithra, Suların Oğlu Parlak ve Hızlı Atlı Yüce parlak Efendi olarak anılır. Bu  Tanrı aynı zamanda  Ardvi Sura Anahita ile yakın ilişkiler içinde betimlenir. Güneş ile ilintili atlı ve gezen bir yiğit kavramı Tibet’e ve Altay Dünyası  ‘nda da teşhis edilmekte olup, Gezer Han olarak ifade edilebilir.  Mithra’yı anıştıran bir biçimde Macarca ‘da Tanrı sözcüğüne karşılık olarak kullanılan İsten’in  Atlı ve Okçu olarak, ağaç ile yakın bir ilişki sergilediği gözden kaçmamaktadır. Atlı ile rüzgar ve güneş ilişkisi Hint Mitolojisinde de açıkça sergilenmektedir. Bu noktada, Hint Mitolojisi’nde Ölümsüzlük İçkisi Soma’nın çıktığı İlahi Ağacı korumakla görevli ve Kader ile ilişkili Göksel Okçu Gandhava  ‘nın Güneş ile ilişkisine rağmen, Ölüm Tanrısı Yama’nın da babası olması ilginç bir açılım yapmaktadır.(42) Bu hususta atın sembolik durumu özellikle dikkat çekicidir.  Bir çok Hint-Avrupa ve Ural-Altay topluluğunun inançlarında Rüzgar ‘ın ve Güneş’in özdeştiği  Atlı’nın bindiği ve Paleolitik süreçlerden beri yaygın olarak kullanılan ve M.Ö. 5000 lerde şekillenen  Eneolitik Süreçten itibaren Avrasya’da değişik bir boyut kazanarak kullanılan  önemli bir simge ve kavram olan at , Laponlar ’ın Rota  ve Nordik Mitoloji’de Tanrı Odin’in Atı Sleipnir örneğinde olduğu gibi, sembolik açılımı itibariyle ölüm ve ölmüşlerin ruhlarının öbür dünyaya taşınması ile de ilintilidir.  Güneş ve Güneş ile ilintili Tanrılara  yapılan kurbanlarda başlıca kurban hayvanı olan At, evrendeki olguların dengesiyle yakın ilişkiler sergiler. Bir çok noktada kendisi de evreni var eden eril güç kaynağı ve  yüce enerjinin sahibi olan Yüce Varlığın binek hayvanı olarak algılanan at, bu noktada  bizzat Güneşe de dönüşe bilir ve geleceği sezme yetisiyle binicisini şimdiki zaman kadar, geçmiş ve geleceğe de taşıyabilir ve hatta, göklere de ulaşır. Ve bu noktada, Kozmik Ağaç ve bu ağacın değişik bir dönüşümü olan direkle ilişkiler sergiler.  Kurban öncesi atın direğe bağlanması önemli bir ritualistik olgu olarak belirir. Bu durumu en güzel belirleyen ifade Hint Dünyasından gelmekte olup, Markandeya Purana’da ortaya konmuştur.(43) Türk dünyasında da diğer kültürler gibi, önemli bir öğe olarak yaygın olarak uygulanan at kurbanlarının ve mezara konan atların aynı fonksiyona haiz olarak yer altı yolculuklarına açıldığı belirlenmektedir. Altay ve Sibirya şamanizminde şamanın önemli ritual objelerinden olan At Sopası’nın ölüler dünyasına yapılan yolculuklar ile ilintisi bilinmektedir.  Bu noktada geyik sopasının göksel yolculukları belirlediği de bilinmektedir. Bu hususiyetleriyle değişik objeler üzerinde tasvirlerine rastlanan atlı ve atlının içinde yer aldığı sahneler ile Mithra ve benzeri bir Güneş veya Güneş Ötesindeki Parlak güç odağıyla bütünleşen Tanrı kavramının güneşin doğup batması örneğinde olduğu gibi, ölüm ve karanlıklar ülkesine gidip gelişi ve ölümsüzlüğü ortaya konmaktadır. Bu tanrı aynı zamanda hayatın ana devinim kaynağı olan rüzgarla da bütünleşmekte ve tam bir dinamizm içinde sergilenmektedir. Bu noktada bu tanrısal kavramın tanrısal kökenine rağmen insanın atası olan soy atası ve kültür kahramanı kimliğiyle de bütünleşme sergilediği fark edilmektedir. Bu durum  özellikle insanın atasının ilahi kökeninin vurgulandığı destanlarda açıklık kazanmakta ve ritualistik olarak  da bir örtüşmeler dizgesi oluşabileceğini göstermektedir. Altın apliklerde yer alan atlı çok geniş bir coğrafi alana yayılan benzerleri gibi, ölüm ötesi kadar yaşamı da kucaklayan bir oluşum olarak Tanrı ve insan bütünleşmesini de sergilemektedir. Ayrıca , Alma Ata yakınlarında  bir ateşgede ile ilintili kalıntılar arasında bulunmuş olan bronz tören mangalı üzerindeki Ok atar vaziyetteki atlının geyik avı betimlemesi, geyiğin kurban edildiği Göksel Yüce varlık kavramıyla birlikte, göksel ortamda geçen sembolik bir avın dönüşümü gibi durmaktadır. Ateş ile bütünleşen mangal bu oluşumuyla, burada gösterilmese de geyik avı sahnelerinde görülen ağaç öğesini de akla getirerek önemli bir anlamsal boyut kazanmakta ve bu sahnelerin tanıklığında önemli bir kutsiyet ve kozmik kimlik kazanmaktadır. Moğollar ’ın  ritualistik Geyik Maskesi Şa-ban’ın kuzey batı yönüyle bağıntılı Rüzgar Tanrısı ve onun binek hayvanı olan geyik ile yakın ilişkisi ilginçtir.(44)
    
 
Ağaç ve diğer elemanların durumuna açıklık getirecek önemli verilere  Avrasya Dünyası’nın pek çok ulusunun mitleri ve inanç sistemlerinde rastlanmaktadır. Aynı durum Türk Ulusları’ için de geçerlidir. Bunun en güzel örneklerinden biri Yakutlar’ın Er-Sogotoh Destanı ‘dır. Bu destanın değişik versiyonlarında ağaç ve benzeri öğelerle birlikte bir çok kozmolojik ve sembolik elemana rastlanmaktadır. Bu elemanlar  sembolik sistemin anlaşılması için de önem taşımaktadır. Bu destana göre  Yakutlar’ın  atası olan Er-Sogotoh veya bir versiyona göre de Ak-Oğlan olarak beliren yaşanan dünyayı temsil eden büyük bir evde yaşarken, doğu tarafında bulunan Ağaç Her Şeyin Anası, Kutsal Ruh,  Kut Veren Ulu Hatun, Yurdun Ruhu, Kadere Hükmeden Ak Saçlı Ana Tanrıça’dır.  Kadın görüntüsüyle ağaçla bütünleşen tanrıça ağacın dibindeki delikten çıkmaktadır. Ağacın köklerinin kadının belden aşağısında olduğunun belirtilmesi,(45) özellikle Herodot’un, İskitler’in atası olan Skythes’in annesi olarak  belirttiği üst kısmı kadın alt kısmı yılan  biçimli doğa üstü yaratığı da akla getirmektedir.(46) Bu yarı kök yarı kadın ve yarı yılan yarı kadın Doğa Tanrıçası olarak Avrasya ve Avrupa  kadar Yakın Doğu ve komşu bölgelerde mezar odalarında kabartma heykel olduğu kadar, bronz tuğlar, altın aplikler ve bir çok obje üzerinde ortaya konmuştur.
Ağaç dokuz kollu şamdan gibi olup, dokuz kat göğe yükseliyor. Yanında Hayat Pınarı olan ağacın usaresi  de şifa ve ölümsüzlük vericidir. Tanrı Er Toyon ve Kübey Hatun’un çocukları olan Er-Sogotoh, annesinden aldığı  ölümsüzlük suyunun yardımıyla ölümsüzlük kazanmıştır. Er-Sogotoh aynı zamanda ölümü temsil eden yer altı varlığı Buura-Dohsunû da öldürmüştür. Tanrı Er Toyon ’un binek hayvanı olan atını ağaca bağladığı görülmektedir.  Ağaç çevresinde esen rüzgar da önemli bir olgudur. Burada Er-Sogotoh’un eş istemek için ağaca gitmesi, halk arasında  halende sürmekte olan ağaçlara bez bağlama ve baht bulma olgusunun da çıkış noktasını göstermekte ve ağacın kader tayin etme ve baht bulmadaki rolünü göstermektedir.  Burada  sütüyle besleyen ve ölümsüz kılan ağaçtan çıkan kadın kavramıyla dolaylı da olsa ilişkiye giren Kün Kübey Hatun esasında ağacın bütünleştiği tanrıçadır. Diğer Türk destanlarında ve anlatılarında da aynı duruma rastlanmaktadır. Bu tür anlatı kahramanlarından biri olan Basat ‘ın da annesi ağaç babası da güneşle özdeşen aslandır.
Bu noktada bu geniş kült kompleksi içinde yer alan bade sunma motifi  ve kaseyle veya herhangi bir başka kapla bir içki içme teması Tanrıçayla ilişkili bir çok sahne kadar, içki kapları üzerinde yer almasıyla dikkat çekici yan bir açılım sergilemektedir.  Rhyton ile içki içmenin yanı sıra diz çökerek içki içmenin  bir saygı belirtisi olduğu kesindir.  Hint Pantheonu’nda  elinde kase tutan atlı olarak da tasvir edilen Indra, Baş Tanrı oluşuyla birlikte, Yıldırımlar ile ilişkili ve karanlığın ejderini öldüren bir ışık tanrısı olarak da, bir hakimiyet ve güç belirtir. Buna benzer bir durum olarak İran Dünyası’nda da Güneş Kasesi anlamına gelen Cemşid bir hakimiyet ve kraliyet sembolü olmuştur.(47) Kadere hükmeden Tanrıçalarla da ilgili olan kase veya benzeri bir kap kaderin hakimiyetini temsil eden bir nitelik sergileyerek,  yer yüzü üstündeki güç ve aynı zamanda da,  bir bağlılık sembolü de oluşturur. Ast ve üst ilişkilerini düzenleyen ve kesinleştiren bir antlaşma objesine dönüşen kap sunma teması, onurlandırma, kutlama ve kan bağı kurma ve ant içmeyle iç içe geçmiş önemli tinsel ve sosyal bir nitelik de kazanır.(48) Bu hususta içki sunmanın Tanrıça ve ağacı etkin kılan rollerinden biri de aşıklara  güzel söz söyleme yeteneğini verilmesidir. Tanrıçanın müzikle ilintili durumundan beslenen bu yön ağacın Köroğlu  ’na  aşıklık vermesinde görülebilir.(49) Bu noktada, ağaç kadar rüyada görülen güzel bir kızın elinden bade içmesiyle başlayan ilahi aşkın , aşığa yol göstermesi teması ağaç ve Tanrıça bağlamı kadar Tanrıça’nın ilahi gücünün  ve aşıklık verme kadar aşkı vermesinin de bir göstergesidir. Halk inanışında özellikle bu tip eylemlerde Kızın yanında en önemli şahsiyet olarak beliren Boz Atlı olarak da tanımlanan Hızır’ın bulunması ve eylemi desteklemesi bu inanış biçimi ve kültün halen yaşayan bir uzantısı gibi durmaktadır.(50)
Boz Atlı Hızır ve Ağaç kültü arasındaki bağ Nogaylar ‘daki  (İslami biçimiyle, dalları sekiz cennete uzanan ve sözcük anlamı itibariyle Doğa anlamıyla çakışan Tuba olarak adlandırılan) Göksel Ağacı Hızır’ın dikmiş oldu inanışıyla ilginç bir boyut kazanır.(51) Hızır, Er-Sogotoh ve benzerleri gibi bir kişilik sergileyen ölümsüzlük  kazanmış bir ata gibidir. İnsanların zor anlarında yardımına koşan Hızır inanışında, Hızır destanların tanrısal varlıkların evladı olan ilk insan gibi ölümsüzlük badesini içen ve ölümsüzlük kazanan bir kişilik olarak kabul edilmektedir. Hızır’ın atlı olarak betimlenmiş olması da çok önemlidir.  Hızır’ın  Arapça’da Yeşillik, Yeşil Dal veya Yeşilliği Çok Yer gibi anlamlar taşıyan adı da bilgi, neşe,aşk,güzel söz ve şiir yetisi veren Hayat Suyu Ab-ı Hayat ile birlikte insan yaşamındaki önemli işlevini açıklamaya yetmektedir. Hakikat İlminin Sahibi Hızır ve yakın ilişki içinde bulunduğu İlyas bir iş bölümü de sergiler. Buna göre Hızır Karada, İlyas ise denizde yardımcıdır. Ayrıca, İlyas ’ın, Anahita ve Sarasvati örneğinde görüldüğüne benzer bir  yağmur egemenliğiyle pekişen bir suları denetleme gücü vardır.  Halk inancına göre Hızır  ve İlyas Dünyayı dolaşmalarını tamamlayıp bir araya gelmelerini 5 Mayısı 6 Mayısa  bağlayan ve her ikisinin adından bozulma Hıdrellez gecesi gerçekleştirirler.   Bu buluşma Gül Ağacı altında olur. Halk tarafından yapılan ve fal, kehanet ve dileklerle özdeşen ve suyun önem taşıdığı eylemlerle kutlanır. Ayrıca bu inanç biçiminde, İlyas ’ın gökten gelen ateş gibi bir at ile göğe çıkması da atlı kavramıyla özdeşen  önemli bir öğedir. Ayrıça Hızır’ın Ölümsüzlük suyunu içtiği çeşmenin kuzeyde karanlıklar ülkesinde olduğunun görülmesi  kadar Kozmik Tanrısal  Ağacın  destanlarda daha çok doğuya konması da yeni yeni dinsel kimlikler ve değişik görünümler kazanmasına rağmen gücünü yitirmeyen bu binlerce yıllık kültün kaynakları için  önemli bir gösterge teşkil eder gibidir. Ayrıca burada esas olan  Tanrılar kadar, tanrısal bir ortamdan köklerini alan insanların, ilk insan ve atanın örneğinde olduğu gibi yaşam ve ölüm arasındaki çizgide yaşamı var etmesi ve ölüm ötesine geçişi ve ölümsüzlük kazanması için verdiği mücadele ve en zor anında yardımına koşulmasıyla kazandığı güç ile pekişmiş olan varlık nedeninin ölüm karşısında ritualistik ve sembolik olarak güçlü kılınması ve yaşam amacının geçerlik kazanmasıdır. (52)
Orta Asya çıkışlı önemli ve dikkat çekici verilerin mevcudiyeti bu temanın genel açılışı yanında, tüm  evrensel kimliğine olduğu kadar Türk düşünce ve inanç sistemiyle diğer Avrasya topluluklarının ortaklaşa paylaştıkları kavramlar dizgesine ışık tutacak ve Demir Çağı Dünyası’nın önemli bir bölümünü teşkil eden insanların yaşamı ve inanç sistemlerini anlamamız hususunda  önemli katkılar yapacak niteliktedir. Türk topluluklarında çoğunlukla Umay olarak adlandırılan ilahi kadın imajının Kuş Ana(53) olarak da tasvir edilmesi ve  şaman ilahilerinde “ Parlak gökten, süzülerek in, Umay Ana, Kuş Ana”(54)  şeklinde hitap görmesi sadece Türk Dünyası için değil, tüm Demir Çağı Dünyası’nda yaygın olarak tasvir edilmiş kuşlarla ilintili Tanrıça içinde önemli açıklama niteliği taşımaktadır. Tonyukuk Abidesindeki  ifadeler arasında birlikte anılan Gök, Umay ve Yer-Su ’nun birlikte zafer vermesi  olgusu,(55)  eril kimlikli Gök ile özdeşen Tanrı’ya eş değerdeki Tanrıça’yı da ifade etmektedir. Umay’ın bebekler ve çocuklar kadar yetişkinler üzerindeki koruyuculuğu kadar, Ölü Ruhlar için de önemli bir koruyucu olduğu fark edilmektedir.(56) Bu noktada, Umay sadece bireysel bir koruyucu değil dağlar ve kayalarla özdeşen,(57) çadırın direğini, soyu ve ulusu koruyan, soyun ve ulusun bereketini ve varlığını sağlayan,  idarecilere yaşatma ve idare etme güç ve yetkisi olan Yaşam Gücü Kut ’u  veren bir doğa üstü güçtür.(58) Umay da aynen Sümer Tanrıçası Ninhursag ve Dea Magna Mater Idea gibi Ormanlar, kayalar ve dağlar ile ilintili olup,  Yer ve dağ  ile ilişkili dişil bir olgu olan Ötügen ile de bütünleşir.(59) İdarecilere ‘ Kutsal Bereket Kutu ‘ nu veren tanrıça onları korur.(60) Tapınağında yenilmiş düşmanların kafaları asılan Ardvi Sura Anahita(61) gibi, savaşçıların da koruyucusu olduğunu  fark ettiren bir biçimde ifadeler de bulan tanrıça, Klasik mitolojinin  Artemis/Diana  figürünü anımsatan bir şekilde gökkuşağından inen ve altın yayı özellikle vurgulanan bir koruyucudur.(62) Bu nedenle, özellikle erkek bebekle için Türk topluluklarının koruyucu Ongonlarda veya tek başına ok ve yayı koruyucu olarak kullandıkları görülmektedir. Kız bebeklerde bu noktada hayvan kabukları, boncuklar ve püsküllerin de kullanıldığı bilinmektedir.(63) Fakat dikkat edilmesi gereken bir husus olarak , Hayat veren ve Yaşayan Varlıklar kadar ölmüş olanları da koruyan Umay ’ın  iyi ve olumlu kimliğine karşıt bir benzeri olarak bir Kara Umay’ın varlığı da Türk topluluklarında söz konusudur.(64) Beyaz giysili Umay, Altaylılar’a göre Bay Ülgen’in yanından gelir ve üç tepeli Kutsal dağ olarak belirir.(65) Bu noktada da eril gücü temsil eden Tanrı veya tanrısal kavramlarla karşılaşır. Bir çok şamanik törende kendisini gösteren eril semboller(66) ve  Kumanlar’da hayvanları koruyan  Çoban Küdügçü(67) gibi daha önce de örnekleri görülen ve çoğu atlıyla özdeşen öğelerle kaynaşır.
Kuş kavramıyla ilginç bir nitelik kazanan tanrıça  ağacın üzerindeki kuş kavramında beliren eril öğeleri tamamlayan bir diğer kuş kavramını da ortaya koymaktadır. Avrasya mitolojisinde üç kızıyla birlikte ağaç, ölümsüzlük suyu ve  bir tür Çadır olarak düşünülen Evrenin orta direği ile özdeşen Demir Kazık ile ilişkili kılınan tanrıça Kuşların Anası Merküt olarak belirirken, özellikle Yakutlar’da eril bir kimlikte görülen Kuşların Tanrısı Süng Haan veya Süngken Erilik gibi bir kavramla da karşılaşmaktadır. Bu hususta eril ve dişil kuş kavramları Türk ve Ural Dünyasında rastlanan motiflerdir. Özellikle Fin Destanı Kalevala’da ve diğer Ural anlatılarında gözlenen  Kartal ve diğer Yırtıcı Kuşların erkekler ile, kuğu, ördek, güvercin gibi kuşların kadınlarla ilişkisi tüm Avrasya Dünyası için de önemli bir çağrışım yapmaktadır. Sümer Mitolojisindeki Gula-Bau ile ilişkili küçük kuş Gula-hu’ yu akla getirir . Bu noktada Avrupa’nın tahta oturan kuşlarla ilintili tanrıçası ve Anadolu’nun tahta oturan ve karşısında eli mızraklı Tanrı Karhuhas’ın durduğu  kuşla bütünleşen Tanrıça Kubaba’sı Neolitik süreçlerden sarkan Tanrıça kuş ilişkisiyle birlikte tüm Avrasya ‘ya yayılan bir oluşumun parçası olarak karşımızda durmakta ve Pelasgian mitlerde gerçeğini bulan Kuş Tanrıça – Rüzgar ve Işık Tanrısı fikrine bağlanan bir oluşum sergilemektedir. Tanrı Ülgen’e yaratma kudreti veren  Aka Ana olarak da teşhis edilen tanrıça,(68) Yıldırım Kuşu kimliğiyle de bilinen Her Şeyi Bilen Yıldırımlar Tanrısı Numi Turum’un eşi olan ve adı Büyük Anne anlamına gelen Kaltaş-İme şeklinde açıklamasını bulduğu Ural ortamı dışında da bu gerçeğini yansıtır.
Özellikle Ortaçağ edebiyatında  Yüce anlamıyla örtüşen Huma kuşu biçiminde ele alınan  ve Saadet ve Kut kavramlarını temsil eden bir niteliğe büründüğü gözlenen Tanrıça ’nın  Kaf Dağı ile ilişkisi de önemlidir.(69)
Dört ara yönüyle gelişmiş bir evren sembolüdür. Bu şekliyle de keçedeki ağaç dalını karşılamaktadır.  İçten birinci bordürde ve en dış bordürde görülen ve daha çok güneş simgesi olarak kullanılmış olduğu fark edilen Grifonlar, Föniks ile benzeşen bir durumda ölümsüzlük ve ölümden sonra tekrar dirilme kavramına açılan bir sembol niteliği taşımaktadır. Bu noktada bu Grifonların  içinde yer aldığı madalyonların sarı zemin üzerine Grifonların yerleştirilmesi rastlantı olmasa gerektir.  İçten ikinci bordürü dolduran  yirmi dört ren geyiği tasviri de  aynı mezarda yer alan geyik maskeli at gibi Tanrıça ve aynı zamanda Tanrı ile bağıntıya giren bir motif olarak ölüm ötesine ve göksel yolculuğa ve ruhun yaratıldığı göksel ortama geri dönüşüyle ilgili bir nitelikte ve keçedeki tanrıça tasviriyle yakın ilişki içindedir. İçten dördüncü bordürde yer alan atlılar alayı halının en görkemli bölümlerinden biri olup, alternatif olarak biri atı üzerinde muhtemelen bir bey ve diğeri atın yanında yürüyen, muhtemelen beyin astı veya seyisi olan figürlerden oluşan süvari alayının başı  ve sonu, bir birine ince bir gövdeyle bağlanmış  çarkı felek benzeri yuvarlak iki çiçek motifinin oluşturduğu bir ayırıcı elemanla ayrılarak belirtilmiştir. Cenaze alayına katılanları belirleyen ve atlarının kuyrukları özenle bağlanmış olan bu atlıların aynı zamanda keçe üzerinde yer alan atlıyla da ritualistik bir örtüşme ve görsel bir ilişkisi olduğu fark edilebilmektedir. Bu noktada atlıların eğer örtüleri üzerinde görülen koç boynuzu veya geyik boynuzu motiflerinin varlığı da bu durumu açıklar gibidir.
Bu yüce kuş akıl sembolü de olup, eski Tanrıça’nın beyaz rengini de yücelme emaresi olarak üstüne alır ve  yaşam- ölüm dengesini belirleyerek, Yakut geleneklerinde Umay ’ın sembolü olarak kadınların kullandığı ağaç boncuklarla ağaç kavramına da bağlanır.(70) Grifon ve Föniks ile de ilişkiler arz ederek bir kuş biçiminde ortaya konan Hüma Kuşu  saadet verme ve Kut kavramlarıyla bağlantılı olarak eski Tanrıça’nın bu yönünü Ortaçağ’a taşımıştır. Atlının Hızır İlyas Kültüyle ilişkisi gibi Tanrıça da Hüma olup,  kader ve talihle özdeşerek  varlığını sürdürmüştür.  Bu kavramların köklerini takip etmenin mümkün olduğu Sümer panteonunda bir hakimiyet sembolü olarak beliren kartal Im-dug-ud yanında ruh, çocuk, ve rahim anlamlarıyla iç içe geçmiş küçük kuş Pa ’nın  Yaşam ve ölümü denetleyen Tanrıça Gula-Bau’nun ulu kuş anlamı da taşıyan sembolü Gula-hu veya Gal-hu şeklinde beliren  kuşu bu noktada Bronz Çağı dünyasında önemli bir kimlik kazandığı gözlenen eril ve dişil kuşlar dizgesinin varlığının  önemli bir yansımadır. Ural ve Altay dünyasında önemli yansımaları olan bu kuşlar Macarlar’ın Turul’u, Türklerin Tuğrulu ile ile hakim yırtıcı kuşun politik kimlik de kazanmasını temsil ederken,  Fin mitolojisinde  Pekkanen adıyla kimlik kazanan ve doğal işlevi Don olan tanrının babası Kuzey rüzgarı Puhuri’nin de Dev Kartal olarak betimlenmesi ilgi çekicidir. Kuş ve ağaç sembolizminin önemli bir kaynaşma gösterdiği Ural dünyasının bir başka köşesindeki Mordvinler’in ağaç üstünde oturan ve ulu Kuşla özdeşen  Skabavaz , Skai, veya Nishkepaz gibi adlar alan Zaman ve Güneş Tanrısı İnsan Talihine hükmeden, Evreni, Göğü  ve Tanrısal güçleri de yaratan, gelenek ve görenekleri koyan, yaşamın düzenini sağlayan eril bir varlık olarak karşımıza çıkmaktadır.(71) Mordvinler  ‘in inanışlarında yasalara karşı gelenleri cezalandıran  ve kızıl atlarla ilintili olan bir Yıldırımlar Tanrısı ve ölüler dünyası ile canlılar arasında aracı olan ve Rüzgar Tanrısı’nın Anası olan Rüzgar Tanrıçası ‘nın varlığı da kuş rüzgar, ölüm, doğum, reinkarnasyon kavramlarıyla birlikte, Avrasya toplumlarında yaygın olarak tespit ettiğimiz Kozmik ağacın üstünde küçük kuşlar şeklinde doğmayı bekleyen ruhlar kavramıyla da bütünleşmekte ve eril ve dişil güçlerin bütünleştirdiği ve dengesini sağladığı bir evren içinde yırtıcı kuşların küçük kuşlarla saldırması şeklinde yorumlanan sahnelere erotik bir kimlik kazandırmaktadır. Bu noktada Türk mitolojisinin yaratım anıyla ilintili olarak karşımıza çıkan Tanrı Kara Han ve Tanrıça Ak Ana ’nın ilginç bir açılımla genellikle Kartal olarak yorumlanabilecek Kara Kuş ve Kuğu olarak yorumlanabilecek Ak Kuş ile örtüştüğü görülmektedir. Genel anlam açılımı itibariyle Su veya akışkanlarla ilişkisi fark edilen Ak Ana’nın bir su kuşu olan Kaz veya Kuğu ile ilişkisi kadınların bir çok Türk anlatısında bu tür kuşlar ile ilişkili görüntüsüyle karşımıza çıkması, Kara Han‘ın Yer Yüzü ’nün üstü ve  yırtıcı kuşlar ile örtüşmesiyle önemli bir uyuşum içindedir. Bu noktada, Kaşkarlı Mahmut‘un ele aldığı sözcükler ışığında  ölmek mastarının kökü olan öl sözcüğünün ıslaklık ve nem ile ilişkili bulunması ve bir çok Avrasya toplumunun  geleneksel inançlarında ölüler ülkesinin dipte sular altında olması yanında, Eski Türk topluluklarında kuş olup uçmak ifadesinin ölmek kavramını ifade etmesi önemli bir yansımadır. Ayrıca, Avrasya kültür kontekstinden yansıyan önemli bir öğe olarak, Türk dünyasında Tanrı ve zaman bütünleşmesini ve tanrının zaman olması veya zamana hükmeden ölümsüz kimliğini belgeleyen ve aynı zamanda,  insanın ölümcüllüğünü  gösteren en güzel ifade, ‘....Zamanı Tanrı Yaşar. İnsan oğlu hep ölmek için türemiş.... ‘şeklinde Orhun Abidelerinden Köl Tigin Anıtı’nın kuzey yüzündeki 10. Satırda  yer almaktadır.
 Tanrıça oturup, var edendir, yok edendir, var olandır, yok olandır. Ölümüyle,  yaşamıyla candır can. Tanrı  onu elinden tutan, yaratan, koşup, ışıtan, akan, coşan, var olan, yok olan  zaman. Ağaç devinip ortada duran. Olanıyla olmayanıyla,  var olanla var olmayanın arasında kendine varlık bulan mekan.
Mermerlerin olamayacağı kadar soğuk
olan kaynağı göreceksin,
Gölge olurken ona doğanın
Hiç yaratamayacağı kadar güzel ağaç.
Hayatın boyu yaprakları hiç solmayacak,
Hiçbir kış kaybolmayacak.
Asılı bir demir tas var,
Öyle uzun bir zincirle,
Giden kaynağa kadar .
Kaynağın yanı başında bulacaksın,
Göreceğin taş sekiyi.
Bilmiyorum sana ne diyeceğimi,
Çünkü hiç görmedim bir benzerini.
Diğer tarafta duruyor kubbeli bir bina,
Küçük, güzel ama.
Sen bu tasla alıp suyu,
Taş sekiye dök onu.
O zaman göreceksin sen öylesine bir fırtına,
Hiçbir yabani hayvan kalmayacak ağaçlıkta,
Ne geyik, ne domuz, ne ala geyik, ne karaca.
Kaçacak kuşlar da.
Çünkü göreceksin sen düşen yıldırımları,
Esen rüzgarı, devrilen ağaçları,
yağmuru, gök gürültüleri, parlak şimşekleri.
Böylece uzaklaşacaksın sen biraz,
Tasasız, ziyansız.
Şövalyelerin hiç sahip olamayacağı
Çok güzel bir kısmetin olacak.(72)